| Cihan Dura |
|
Özelleştirme Batı oligarşisinin kendi çıkarı için geliştirdiği Neoliberalizmin, daha doğrusu bu öğretinin temeli olan rekabet kavramının dayatmalarından biridir. Büyük bilim adamı Karl Polanyi 1944’de, XIX. yüzyılın pazara dayalı sanayi toplumunu eleştirdiği baş eseri “Büyük Dönüşüm”ü (İletişim Yayınları, İst., 2000) yayımladı. Polanyi kitabında şu isabetli teşhisi yapıyordu: “Pazar ekonomisinin insanoğlunun ve doğal çevresinin tek hakimi olmasına izin vermek, toplumun çöküşü ile sonuçlanmaya mahkûmdur.” Polanyi, böyle bir yıkımın asla gerçekleşmeyeceğini söylüyordu. Ne yazık ki, aradan geçen yıllar Polanyi’nin iyimserliğini boşa çıkardı. Liberalizm hortladı, “Neoliberalizm” adıyla yeniden canlandı. Nasıl oldu da, Neoliberalizm, sığındığı kenar mahalleden çıkıp, dünyanın egemen doktrini haline geldi? IMF ve Dünya Bankası nasıl oluyor da, ülkelerin -verdiği Bağımsızlık Savaşı ile dünyaya örnek olmuş Türkiye gibi bir devletin de- iç işlerine karışıp, onları olumsuz koşullar altında dünya ekonomisi içinde eritmeye zorlayabiliyor? Bugün ülkemizi de -aramızdaki “bedhah”ların yardımıyla- pençesine geçirip boğmakta olan Neoliberalizm canavarının doğduğu yer Amerika’dır. Chicago Üniversitesi’nde ekonomist-felsefeci Friedrich von Hayek ile Milton Friedman gibi öğrencilerinin çekirdeğini oluşturdukları küçük bir gruptan yola çıkan neoliberaller ve onları parasal olarak destekleyenler; muazzam bir “vakıflar, enstitüler, araştırma merkezleri, yayınlar, öğretim üyeleri, yazarlar ve halkla ilişkiler ağı” kurarak düşüncelerini ve doktrinlerini geliştirip, allayıp pullayıp dünya ülkelerine satmaya giriştiler. Eğer insanların beyinlerini zaptederseniz, yürekleri ve elleri de arkadan gelecektir. İdeolojik çalışmalar ve pazarlama etkinlikleri gerçekten mükemmeldi. Milyarlarca dolar harcadılar. Sonuç, harcanan her bir kuruşa değecek nitelikteydi. Çünkü hedeflerine ulaştılar: Neoliberalizmin, insanlığın biricik normal ve doğal varoluş biçimi olarak görünmesini sağladılar. Ne kadar felakete yol açarsa açsın, kaç mali krize neden olursa olsun, ne kadar tutunamayan ve kaybeden insanla sonuçlanırsa sonuçlansın, Neoliberal sistemi, Tanrı’nın emri gibi bir tür önlenemezlik kisvesine büründürdüler. Kafaları öyle işlediler ki Neoliberal düzen herkes için geçerli biricik ekonomik ve sosyal düzen olarak kabul edildi. Neoliberalizm küçük, görünürde hiçbir etkinliği olmayan bir gruptan dogmatik bir doktrine, ruhban sınıfı, yasak koyucu kurumları, hatta belki hepsinden de önemlisi, günahkâr kulları cezalandıracak cehennemi bile olan bir dünya dinine dönüştürüldü [(Küresel Direniş sözcülerinden muhalif iktisatçı) Susan George’un Mart 1999’da yaptığı konuşma: Neoliberalizmin Kısa Tarihçesi, http://www.antikapitalist.net/yeni/makaleler/-22.10.2003]. Türkiye’de medyada, üniversitelerde, iş dünyasında sabah akşam liberalizm borazanlığı yapanlar, işe bu vâsi propaganda ve desteğin ürünleridir. Neoliberalizm, rekabet ve piyasa mekanizması Neoliberalizmin, dünyayı ele geçirmeye başladığı yıl 1979’dur. Margaret Thatcher’in iktidara gelip, İngiltere’de “neoliberal devrim”i başlattığı yıl… Friedrich von Hayek’in öğrencisi olmanın yanı sıra sosyal Darwinist olan bu kadın, ödünsüz tutumuyla tanınmış biriydi. Programını savunurken kullandığı slogan şuydu: Başka Seçenek Yok. Ne büyük yalan! Hayatta başka seçenek her zaman vardır. Thatcher’in öğretisinin, Neoliberalizmin merkezindeki değer rekabettir : Uluslar, bölgeler, işletmeler ve elbette kişiler arasındaki rekabet… Rekabet odak noktasıdır: Çünkü ak koyun ile kara koyunu birbirinden ayırt eden mihenk taşı görevini görüyordu. İster fizikî ister doğal, insanî ya da mâlî olsun, her türlü kaynağın en etkin kullanımını sağlayacağı varsayılan sihirli güçtür rekabet. Neoliberallere göre rekabet daima bir erdem olduğundan, sonuçlarının kötü olması da düşünülemez. Pazar mekanizması öylesine mükemmeldir ki, sahip olduğu “Görünmez El” ile -tıpkı Tanrı gibi- en kötü durumları mucizevî bir şekilde güzele ve iyiye dönüştürmeye muktedirdir. Thatcher bir konuşmasında, “Eşitsizliklerle övünmek, yeteneklerin ve becerilerin eşitsiz dağını görerek verilen firelerin hepimizin çıkarına olduğunu vurgulamak başlıca görevimizdir” diyordu. Söylemek istediği, rekabetçi mücadelede saf dışı kalanlar için üzülmemek gerektiğiydi. Rekabetçi düzen “fire veriyorsa”, toplum bundan kazançlı çıkacaktır. Oysa aradan geçen yılların bize öğrettiği, gerçek durumun bunun tam tersi olduğu olmuştur. Neoliberaller, öyle sanıyorum ki hayvanlar âleminde geçerli görünen bir yasayı aynen insan topluluklarına da uyguluyorlar. Ancak aldatıcı olan bir muhakeme yöntemi ile, analoji ile… Analoji çoğunlukla doğru sonuca götürmez, insanı yanıltır. Burada da öyle olmuştur. Oysa hayvanlar âleminde geçerli olan “doğal ayıklanma”yı olduğu gibi insan türüne uygulayamazsınız. Çünkü iki topluluk yapıları bakımından birbirinden çok farklıdır. Örneğin insanlar arasında geçerli olan adalet, acıma, onur, hamiyet, özveri... gibi duyguları hayvan topluluklarında ya hiç bulamazsınız, ya da aynı mahiyette bulamazsınız. Uygarlıktan dem vuranların bu ilkel öğretisi, ancak hayvanlar arasında geçerli olabilir. Özelleştirme neoliberalizmin dayatmasıdır Neoliberalizmin temel değeri olan rekabetin bir diğer dayatması da kamu sektörünün küçültülmesidir. Gerekçeleri şu: Kamu sektörü kâr yarışına katılımın ya da pazar paylaşımının temel yasalarına uyum sağlayamaz. Bu sav, bilimsel temeli olmayan sunturlu bir yalandı. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki kamu işletmeleri, en az özel işletmeler kadar kârlı ve verimli olabilir (Önemli olan, insan ve yönetim kalitesidir). Ancak yukarda sözünü ettiğim dünya çapındaki propagandanın etkisiyle büyük yalan tutmuş, özelleştirme geçmiş yirmi beş yılın başlıca ekonomik eğilimlerinden biri haline gelmiştir. Temeli İngiltere’de atılmış, dünyaya da (Türkiye’ye -ABD’nin en büyük müttefiklerinden biri olarak niteledikleri- Turgut Özal ve partisinin işbirliğiyle) oradan yayılmıştır. Bilindiği gibi kamu hizmetlerinin neredeyse tümü, iktisatçıların “doğal tekel” dedikleri hizmetleri kapsar. Bir şirket ölçek ekonomilerinin gereklerini yerine getirebilmek için belli bir büyüklükte olmalıdır ki, tüketiciye, en düşük maliyetle mümkün olan en iyi hizmeti sunabilsin. Devlet tekellerinin, söz konusu alanlarda en iyi çözüm olmasının başlıca nedeni de budur. Ancak, neoliberaller kamuya ilişkin her şeyi gözü kapalı “verimsiz” ilan etme alışkanlığındadır. Margaret Thatcher’ın her derde deva gördüğü özelleştirmenin bir yan çıktısı da, sendikaların gücünü kırmaya yaramasıydı. Özelleştirme uygulamaları en örgütlü alan oldukları kamu kesimini çökerterek, sendikaların belini bükmüştür. 1979 ile 1994 arasında İngiltere’de kamu kesiminde yitirilen iş, sayısal olarak iki milyonu, oransal olarak da yüzde 20’yi buluyordu. Üstelik, işlerini kaybedenlerin hepsi de sendikalıydı. Özel sektördeki istihdam, söz konusu on beş yıl için âtıl durumda olduğundan, İngiltere’deki toplam iş kaybı 1.7 milyona ulaşmıştı ki, bu da 1979’la karşılaştırıldığında istihdamda yüzde 7’lik bir daralma demektir. Neoliberaller için işçi sayısı ne kadar düşük olursa o kadar iyi demektir; çünkü, işçiler onların gözünde sermaye sahiplerinin lokmasında gözü olan kesimdir. Özelleştirmenin gerçek amaçları Özelleştirmenin temel hareket noktası ne ekonomik verimlilik sağlamak ne de tüketiciye daha iyi hizmet sunmaktır. Özelleştirmenin başlıca amacı, kaynakları sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için kullanabilecek olan kamunun cüzdanını açıp, serveti kamudan özel sektöre aktarmaktır. İngiltere’de olsun, diğer ülkelerde olsun, özelleştirilen kuruluşların hisselerinin önemli bir kısmı, daha sonra finansal kuruluşların ya da çok büyük yatırımcıların eline geçmiştir. British Telekom’un hisselerinin sadece yüzde 1’i, British Aerospace’in hisselerinin ise yüzde 1,3’ü çalışanları tarafından alınabildi. Bayan Thatcher’in açtığı “cihat”tan önce, İngiltere’deki kamu sektörü kuruluşlarının pek çoğu kâr ediyordu. Sonuç olarak 1984’de kamu kuruluşları hazineye 7 milyar pound katkıda bulunmuştu. Bu paranın tümü artık özel sektördeki hissedarlara gitmektedir. Özelleştirilen kuruluşlardaki hizmet kalitesi öylesine bozulmuştur ki bugün Yorkshire su şebekesinde fareler cirit atmaktadır; Thames trenlerine binip de hayatta kalmayı başaranlar madalyayı hak eder duruma gelmişlerdir! Dünyanın her tarafında aynı mekanizmalar işlemektedir. İngiltere’de özelleştirme ideolojisini yaratan entelektüel ortak, Adam Smith Enstitüsü’dür. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Dünya Bankası da, Adam Smith Enstitüsü uzmanlarından yararlanarak, özelleştirme doktrinini Güney’de yaygınlaştırmışlardır. 1991’e kadar Dünya Bankası, süreci hızlandırmak için 114 ülkeyi borçlandırmıştır; her yıl Küresel Kalkınmanın Maliyeti raporunda Banka’dan kredi alan ülkelerde yürütülmekte olan yüzlerce özelleştirmeye ilişkin bilgi yer almaktadır. Bu nedenledir ki artık özelleştirme sözcüğü yerine, gerçekleri daha iyi anlatan kavramlar kullanmak gerekir: Yabancılaşmadan ve on yıllardır binlerce insanın alın terinin ürününün bir avuç büyük yatırımcıya peşkeş çekilmesinden söz etmeli. Bu, gelmiş geçmiş her kuşağın yaşayabileceği en büyük soygundur aslında. Ne yazıktır ki bu yabancılaşma, bu peşkeş ve soygun Türkiye örneğinde çok daha trajik boyutlarda kendini gösteriyor. Türkiye’de özelleştirme Türkiye’de neden özelleştirme yapılıyor? Yanıtı çok basit! Çünkü işbirlikçilerin efendileri öyle istediği için… Neoliberal dayatmaya boyun eğildiği için… Batı’nın (ABD ve AB’nin) büyük sermayedarları ile onların yerli ortaklarının çıkarları gerektirdiği için... Türk milletinin geleceği bu hamiyetsizlerin umurunda bile değildir. Türkiye’de özelleştirme stratejik öneme sahip bütün KİT’leri, dolayısiyle Ulus-Devlet’i, Atatürk Türkiyesi’ni tasfiye etme sürecidir. IMF ve Dünya Bankası desteğinde, bütün kamu varlıklarını haraç-mezat elden çıkarma aymazlığıdır. Özelleştirme Türkiye’de IMF ve Dünya Bankası’na yaranmanın, bunların mâlî ve politik desteğini alabilmenin, dolayısiyle zengin ülkelerin çıkarlarına hizmet etmenin bir aracıdır. Gerçekte Batı sermayesinin hizmetinde olan bu kuruluşların patentini taşıyan programın dayattığı, hükümetleri bağlayıcı, daha doğrusu tutsak kılıcı, aşağılayıcı bir programdır. Program dayatma olduğundan, özelleştirme de bir dayatmadır. Her ikisi de yalnızca sömürgen Batı’nın çıkarları içindir. Her ikisi de kaçınılmaz olarak Türk ulusunun çıkarlarını, ulusal hayatın insani ve sosyal boyutlarını ayaklar altına alır. Çünkü esas olan Neoliberalizmdir, güçlü olan liberalizm ister. Bir göz atın Avrupa iktisat tarihine, İngilteresi, ABD’si, Almanyası, Fransası, bu emperyalist devletlerin her biri önce korumacı ve devletçi iken, sanayileşmelerini gerçekleştirir gerçekleştirmez liberal kesilmişlerdir [Kanıtlar için bakınız: Ha-Joan Chang, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, İletişim Yayınları, İst., 2003]. Özelleştirmeler, “yapısal uyum, yapısal reform” gibi cafcaflı söylemler altında, Türk halkının nesi var nesi yok, üç beş yiyiciye peşkeş çekmek için yapılıyor. Son TÜPRAŞ satışında olduğu gibi: Değeri en az 7 milyar dolar olan bu dev tesis yalnızca 1 milyar dolara bir yabancı ile onun türedi işbirlikçisine satılmıştır. İnsanın böyle bir satış kararının altına imza koyması için, gaflet mi, dalalet mi, yoksa hıyanet mi içinde olması gerekir? Bilemiyorum. Kamu iktisadi teşekküllerinden her biri kamu mülkiyetinden çıktıkça, ekonomik bağımsızlığımızın (istiklalimizin) bir kalesi daha düşmanın eline geçmektedir. Atatürk’ün kehaneti burada tam yerini buluyor: Ey Türk Gençliği, seni istiklalinden yoksun kılacak dahili ve harici bedhahların olacaktır. Son açıklanan özelleştirme takviminin biricik anlamı şudur: “IMF-Dünya Bankası patentli özelleştirme programı asla değişmemektedir. Değişen, yalnızca uygulayıcısıdır. Uygulayıcı daha önce DYP, ANAP, DSP, MHP hükümetleriydi; şimdi A.K.P hükümetidir.” Hem de ne uygulayıcı! Tayyip Hükümeti IMF’ye verilen taahhütlerin daha da ötesine geçerek mevcut özelleştirme programına, yoksul halkımızın öz malı olan yeni kuruluşlar eklemiştir. Bunu da Türk halkının çıkarı için değil, sermaye çevrelerine ve IMF’ye kendini beğendirme kaygısıyla yapmıştır. Tıpkı Kıbrıs konusunda olduğu gibi, Türk halkının refahını peşkeş çekmekte hep “bir adım önde”dir. Büyük bir olasılıkla, eklenen yeni kuruluşların müşterileri de hazırdır. Özelleştirme Türk ulusunun kaynaklarını âtıl kılmak, değersizleştirmek için yapılıyor. Bu kuruluşlar bile bile bakımsız bırakılıyor, yenilenmiyor. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (BYDK) yayımladığı en son rapora göre, özelleştirme programında olan kuruluşlar sürekli zarar etmiştir. Gerçekte maksatlı olarak zarar ettirilmiştir. Kuruluşların finansmanı için aktarılan kaynaklar Özelleştirme Fonu’nun kaynak-kullanım dengesini olumsuz yönde etkilemiştir. Yıllardır özelleştirme kapsamında tutulan kuruluşların yapıları bozulmuş, çoğu verimsiz hale gelmiştir [A. Konukman, “Hükümet 13 Ocak’ta Açıkladığı Özelleştirme Programını Durdurmalı: Hemen şimdi”http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org/ (12.2.2004)]. Gerçekte bilerek bozulmuş, bilerek verimsiz hale getirilmiştir. Özelleştirme Türk halkının ortak mallarını iç ve dış para babalarına yağmalatma ve hortumlatma için yapılıyor. Bu nedenledir ki mafya ve yolsuzluk çeteleriyle sıkıca bağlantılıdır. İşin ucu politikacılara, hükümetlere, bürokratlara kadar gitmektedir. Yahudi kökenli Amerikan sermayesine hediye edilen TÜPRAŞ karşılığında 400 milyon dolar rüşvet alındığından söz ediliyor [Aydınlık, 15.2.2004]. Ancak “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” misali, yolsuzluk usturuplu bir şekilde gerçekleştirilmekte, olası bir hesap sormaya karşı bütün açıklar önceden kapatılmaktadır. Özelleştirme Türkiye’yi yeniden sömürgeleştirmek için yapılıyor: Cumhuriyet’in ilanından bu yana halkımızın bin bir özveriyle yarattığı ulusal varlıklarımız, hem de kelepir fiyatına birer birer yabancıların ve onların uşağı yerli ortaklarının eline geçmektedir. Ekonomisi yabancıların eline geçen ülke kalıcı olamaz, bağımsız olamaz. Sömürgeleşir. Türkiye için parçalanma tehlikesi de vardır. Oysa Atatürk ne demişti: Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalıdır. Sonuç Neoliberalizm güçlü olanın felsefesidir. Dolayısiyle güçlüden yanadır. Zayıfa yaşama hakkı tanımaz. Şimdi bu görüşü dünya gerçeğine uygulayalım (“Güçlü” nitelemesini gelişme yarışında önde olma, “zayıf” nitelemesini geride kalma anlamında kullanıyorum): Dünyada güçlü olan kim? Batı! Zayıf olan? Türkiye dahil, az gelişmiş ülkeler! Demek ki Güçlü Batı zayıf ülkelere, örneğin Türkiye’ye hayat hakkı tanımıyor. Özelleştirme yapan ve bunu destekleyen, Neoliberalizme hizmet eder. Neoliberalizme hizmet eden, Batı oligarşisine hizmet eder. Onun zayıf ülkeleri, Türkiye’yi sömürgeleştirme hedefine yardımcı olur. Bu, Vatana ve Millete ihanet değilse, nedir? Demek ki özelleştirmeye karşı çıkmak, en az irticaya karşı çıkmak kadar gereklidir. Her gerçek Atatürkçü’nün ilk görevlerinden biri budur. Kendini “Atatürk’ün izinde sananlar”ın dikkatine sunulur. |