| Gökçe Fırat |
|
Türk stratejisi Kıbrıs’ta görüşmeler ne anlam taşıyor? Kıbrıs’ta Türk devleti ile Rum tarafı arasında başlayan görüşmeler, ver-kurtulcu kesimde büyük bir zafer ve çözüm adımı olarak sunulurken, milli kesimler gelişmeleri kaygıyla izliyor. Peki ver-kurtulcuların sevinci ile milli kesimlerin kaygısı ne ölçüde haklı nedenlere dayanıyor? Öncelikle, bugüne kadar Milli Davamızda hiçbir zaman ve hiçbir şekilde Türk tarafını tutmayan ver-kurtulcuların sevincinin nedenlerini ortaya koymak gerek. Bu Avrupacı güçlere göre, Türk tarafı 1 Mayıs’ta kesin olarak sonuçlanacak bir süreci başlatmış oldu ve başlayan bu süreç 1 Mayıs’a kadar kesilmeden sürecek ve 1 Mayıs’a gelindiğinde de birleşik Kıbrıs AB üyesi olacak. Ancak bu beklentinin biraz fazlasıyla iyimser olduğunu hemen söylemek gerek. Çünkü Türk ve Rum taraflarının görüşmelerde anlaşması, ardından Yunan ve Türk devletinin anlaşması, Türk ve Rum kesimlerinde referandumda evet çıkması ve her iki tarafın meclislerinin de onay vermesi gerekiyor. Sonuçta dört aşamanın birden pürüzsüz bir şekilde aşılacağını düşünmek, en azından politikayla uğraşan kesimler açısından çok büyük bir iyimserlik olur. Ama politikanın kurdu olan bu işbirlikçiler, neden bu zorlukları gördükleri halde bu kadar seviniyorlar? Nedeni çok basit, bu kesimler Kıbrıs’ta Türk varlığının yok edilmesi için belli bir direncin yavaş yavaş aşındırılması gerektiğini çok iyi biliyorlar ve bu aşınma başladıktan sonra hızla sonuç almaya giden yolun açılacağını görüyorlar. Bu bakımdan, onların en büyük korkusu Kuzey Kıbrıs ile Türkiye Cumhiriyeti’nin birleşmesidir. Süreç, bu gelişmeden ne kadar uzaklaştırılırsa, Kıbrıs’ın Avrupa ile ve elbet Yunanistan’la birleşmesi o kadar rahat olur. Türk tarafının Rum kesimi ile ortak bir devlet kurma yolunda bir adımı kabul etmesi ve görüşmelere başlaması, bu görüşmelerde sonuç ne olursa olsun, adanın Türkiye ile bütünleşmesini zorlaştırmaktadır. O nedenle de, burada işbirlikçi güçler kritik bir mevzi kazanmaktadır. Bu mevzi, Kıbrıs’ta tek yolun, Rum kesimi ve Avrupa ile birleşme olduğunun genel kabul görmesi ve Türkiye ile birleşme gibi bir secçeneğin hafızalardan silinmesdir. Sonuçta iki yoldan biri kapanmaktadır, bu da bu güçler için çok önemli bir mevzidir. Kayıp mevzide direniş Şimdi bu mevzide, kendisinden emin olduğumuz ve güvendiğimiz Denktaş’ın ne ölçüde direneceği tartışılıyor. Denktaş’ın sonuna kadar direneceği muhakkak ve bunu sorgulamak bile anlamsız. Ancak burada tarihsel bir gerçeklik olarak Yunan yayılmacılığı, Avrupa yayılmacılığı ve Türk geri çekilmesi hattında bir direniş verileceğini kabul ettiğimizi de ortaya koymak gerek. Sonuçta direnişin başarısı, Türk genişlemesini ve doğal bütünleşmeyi değil, en fazla Yunan yayılmasının bir süreliğine durdurulmasını temin edebilir. Başlayan görüşmeler bu bakımdan, Rumlar için çok önemli bir kazancı en baştan sağlamaktadır. Türk tarafı içinse, sadece KKTC değil özellikle Türkiye Cumhuriyeti için, belli bir kaybı baştan kabullenmek anlamını taşıyor. Türkler, bu görüşmelerle birlikte yaklaşık 150 yıldır Türk topraklarına doğru, işgal, hile, katliam ile ilerleyen Yunan yayılmacılığı ve onun arkasındaki emperyalist güçlere, bir karşı hamle yapmayacağını, yayılmayı sınırlamayı hedeflediğini ortaya koyuyor. Bu, Türkiye’nin şu anki topraklarına ne şekilde geri çekilmek zorunda bırakıldığının Türkler tarafından dikkate alınmadığını gösteriyor. Batı Trakya’yı, Girit’i, 12 Adalar’ı ve Kıbrıs’ın büyük bölümünü kaybettikten sonra ders çıkartmamak büyük gaflettir. Rumlar Türklerin vereceği en ufak tavizi kabul edip, zaman içinde bunu ilerleteceklerdir. 150 yıllık Rum oyunu budur. Görüşmelerde Türk tarafı Rum rüfusun % 10 ile sınırlandırılmasını şart koşuyor. Görünüşte bu bir güvenlik sübabıdır ancak adada yüzyılın başındaki Rum nüfusun bu kadar bile olmadığını unutmuş olamayız! Hatta tek bir Rumun bile yaşamadığı 12 Adanın bugün birer Rum adası halne geldiğini de! Onu geçtik, Anadolu’da hak iddia etmek için yüzyıl başında Rumların nasıl bir nüfus politikası izlediğini, Ege, İstanbul ve Karadeniz’e nasıl kitlesel göçler düzenlediğini de! Sorun bizce şu kadar net, Rumlara Türk topraklarına ve Türk nüfusunun içine girme hakkı tanırsanız, onlar çok kısa bir sürede önce nüfus çoğunluğunu ele geçiririler, ardından da toprakları. Bunun için Kıbrıs’ta tecrübeleri çoktur. Zengin Rumlar Türk nüfusun içine girip egemenlik sağlayacak, mülkiyet yapısını değiştirecek, ardından nüfus yapısı değişecektir. Bu böyle olmaz ortada anlaşma olacak diye iddia eden varsa, bugün tüm uluslararası anlaşmaların ihlal edildiğini ve bu nedenle yeni görüşmeler yapmaya zorlandığımızı hatırlasınlar. Sonuçta, yarın da o anlaşmanın ihlal edildiğini göre göre yeni anlaşma için yeni görüşmeler yapmak zorunda kalırsınız! Türk kanı taşıyanlar... Kıbrıs’ta izlenecek tek yol, Türk devletinin Kıbrıs ile bütünleşme yolunu tutmasıdır. Bu yol tutulmadıkça atılacak tüm adımlar sonuç vermeyecektir. Ancak Türk devletinin başında bulunanlar, buna göre davranmadığı sürece, mağlup mevzilerde direnmek dışında bir seçeneğimiz kalmamaktadır. Bu bakımdan Denktaş, direnmek istemeyen bir devletin uç beyi olarak yıllardır direnmektedir. Ama bugün bunun da yetmediğini görüyoruz. Aslolan Türkiye Cumhuriyeti’nin başına Türk kanı ve Türk aklı taşıyan güçlerin gelmesidir. Fakat görülen o ki, Türkiye’de yönetim, Türklerden gayrı her unsurun kanını taşımaktadır. Bu karışım da bir türlü Türk tezi savunmamaktadır doğal olarak. Ama doğal olan bir şey varsa o da Türk kanı taşıyanların, ancak Türk kanı taşıyanlardan Türk gibi bakmalarını beklemeleridir. Sonuçta Türkiye gerek ABD karşısında, gerek AB karşısında, gerek Yunanlar karşısında kayıp dolu günlerin arefesinde bulunuyor. Bunu bilelim. Bunun Türkler için zor günlerin başları olduğunu da bilelim. Sonuçta Türk olmayanların yönetimindeki bir devletten daha fazlası da beklenemez. Bu bakımdan Türk olmayanlar kanlarına uygun davranmaktadır. Onların tüm beklentileri, tüm planları ve uygulamaları bu gerçekliğe uygun, uzun vadeli bir stratejiye uygundur. Türkler açısından eksik olan bu stratejik planlamadır. Türklerin, bulundukları coğrafyada hakimiyet kurmak için, ekonomik, siyasal ve demografik bir plana ihtiyacı bulunuyor. Türk düşmanlarının kendi stratejilerini çoktan uygulamaya koydukları bir zamanda, Türklerin daha plan bile yapmamış olması utanç vericidir. Ama bu plan için bile öncelikle Türk’ün Türkten başka dostu ve dayanağı olmadığının bir kez daha hatırlanması gerekmektedir. Türkler artık başka milletlerin insafı ve iyiniyeti doğrultusunda kendi haklarını teslim etmekten vazgeçmelidir. O bakımdan, hiçbir emperyalist kutba dayanmayan, hiçbir etnik itifaka dayanmayan, hiçbir mezhep ittifakına dayanmayan bir Kuvayı Milliye hareketi, Türk stratejisini çizecektir. Sonuçta Atatürk’ün dediği gibi muhtaç olduğumuz kuvvet damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur! |