Arama: 
09.02.2004/Sayı:49
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Ekonomi
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Ekonomi Cihan Dura

Özelleştirme ihaneti

Hurşit Tolon Paşa, Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak, “verelim gitsinci” AB muhiplerini kastederek, “Bunlar hain değilse nedir?” demiş. Bu soru bana Türkiye’deki özelleştirme” faciasını hatırlattı. Neden? Yanıtını, değerli iktisatçımız, ODTÜ İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oktar Türel’in “Özelleştirme Üzerine Notlar” (http://www.bagimsizsosyalbilimciler.org) adlı makalesinden de yararlanarak yapacağım aşağıdaki açıklamalarda bulacaksınız.

Özelleştirmenin iki aşaması

Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) Türk kalkınmasının temelleridir. Türkiye eğer bir ölçüde sanayileşmişse, bunu KİT’ler sayesinde başarmıştır. Onlar sayesindedir ki ekonomik kalkınmada büyük adımlar atmış, yoksulluğu göreceli olarak azaltmıştır. KİT’ler ekonomik ve toplumsal hayat üzerinde çok olumlu etkiler yapmıştır. Şimdi özelleştirme dediğimiz rezillik nedeniyle, bütün bu etkilerin, ekonomik dengenin, bölgesel kalkınmanın, vergi gelirlerinin, toplumsal gönencin önü kesilmiştir.

Özelleştirme en yalın tanımıyla kamu mülkünün yerli ya da yabancı özel şahıslara satışıdır.

Özelleştirme Türkiye’de iki aşamada gerçekleştirildi: 1980’li yıllar, 1990’lı yıllar. Şimdi 2000 sonrası dönemdeyiz.

1) 1980’li yıllarda satış için gerekli hukuki altyapı oluşturuldu. Tabii her işlerinde olduğu gibi becereksizce: düşe kalka, sınama-yanılma yoluyla...

İkinci olarak, KİT yatırımları önemli ölçüde daraltıldı. Neden? Kamu kesimini gözden düşürmek için! Özellikle imalât sanayiindeki KİT yatırımları radikal bir biçimde daraltıldı. Esas hedefe uzun erimde ulaşacaklardı: KİT’ler yetersiz yatırım nedeniyle birer birer teknolojik yıpranma tuzağına düşürülecek; gerileyen piyasa veya muhasebe değerleri sayesinde, kapitalistlerin daha kolay vurabilecekleri avlar haline getirilecekti.

Başlangıçta satışlar düşük kaldı: Bütün 1980’li yılların özelleştirme satışları tutarı yalnızca 0.3 milyar dolardır. Ne mâli kaynak sıkıntısı içinde bulunan yurtiçi potansiyel alıcılar, ne de KİT sistemine kuşku ile bakan yabancı yatırımcılar, hiçbiri özelleştirme için yeterli satınalma isteğini göstermediler.

2) KİT’lerin defteri asıl 1990’lı yıllarda dürülmüştür. Bu yıllar yoğun bir ideolojik koşullandırma kampanyasıyla başladı. Başta TÜSİAD ve mütareke basını olmak üzere özel sektör, kampanyanın ön safında yer aldı.

Benimsenen ekonomik düzen, ABD imalatı ve AB dayatması olan Neoliberal düzendi. Türkiye’deki taşeronu Turgut Özal’dır. Sonraki hükümetler de, hangisi olursa olsun, bu ideolojiyi aynı kararlılıkla benimsemişlerdir. Her hükümet yeni sistemi ödünsüz uygulamakta, başta CHP, muhalefetten hiçbir itiraz gelmemektedir. Atatürk Türkiyesi’ni elbirliğiyle tasfiye etmeye koyulmuşlardır.

Neoliberalizmin birinci düşmanı devlet, daha doğrusu ulus-devlettir. Bilindiği gibi Neoliberalizm, gelişmiş Batı ülkelerinden az gelişmiş ülkelere doğru bir işgal şeklinde ilerleyen “mal-hizmet-para” ticaretini serbestleştirmek ister. Ne var ki karşısında tek bir engel vardır: Ulus devlet!... Türkiye özelinde Atatürk Türkiyesi!... O zaman yapacağı elbette Ulus Devlet’i çökertmek olacaktır. ABD ve AB’nin bütün dünyada ve Türkiye’de yaptığı da budur. Nasıl? Diğer araçların yanısıra özelleştirme uygulamasıyla... IMF ve AB Türkiye’ye özelleştirmeyi bunun için dayattı.

Sonuç olarak KİT’lerin işlevleri tanımsız kalmış, yoğun ideolojik koşullandırma kampanyasının da etkin desteğiyle defteri kolaylıkla dürülmüştür. Atatürk’ün yâdigarı, ekonomik kalkınmanın gerçek aracı, bu ekonomik kale ve siperler bir bir boşaltılarak, işbirlikçilere ve yabancı güçlere, “dahili ve harici bedhahlar”a terk edilmiştir. Bütün bu ihanetler yapılırken de koskoca ülkede, birkaç bağrıyanık vatansever aydının haykırışları dışında tek bir ses duyulmuştur: Tısss...

Özellikle “Büyük Sermaye” bu ihanet yarışının hep ön safındadır. Neden acaba? Şundan dolayı: Hükümetler, ANAP iktidarı ile başlayarak, kamu açıklarını yüksek maliyetli iç borçlanma ile finanse etmeye yönelmiştir artık. Büyük sermaye de bu kör gidişin, ergeç kendi vergi yüklerini de artıracağını sınıf sezgisi ile hemen kavramıştır. Ayrıca Atatürk Türkiyesi’nin, Anadolu halkının özverileriyle oluşturulmuş bütün birikimlerinin haraç-mezat satışından, kendisine de iri lokmalar düşeceğinin bilincindedir.

Gerekçeler ve yöntemler

1) Özelleştirme kampanyası sırasında kullanılan gerekçe ve slogan da sürekli değiştirilmiştir.

1980’lerde gerekçe “etkinlik amacı ile özelleştirme”ydi. Tabii bu slogan kamuflaj için kullanıldı; hakikî amaç hep gizlendi. Sömürgeci Batı, Türkiye’deki egemen sınıfa ve politikacılara neoliberalizmi dayatıyordu. Asıl gerekçe buydu: Büyük güçlerin buyruğunu yerine getirmek, Türkiye’yi ABD ve AB’nin yeni sömürü düzenine elverişli hale getirmek... 1990’ların başında ise, DYP-SHP koalisyonu programından alınan “özelleştirme artı yeniden yapılandırma” sloganı yeğlendi. İş iyice çığırından çıkıp halk da iyice şartlandırılınca, utanma ve arlanmayı bıraktılar. Amaç artık yoksul Türk halkının malını-mülkünü satıp para kazanmaktı: Artık özelleştirme “kamu açıklarını kapatma amacı”yla yapılıyordu.

2) Özelleştirmenin ikinci aşaması 2002 yılı sonunda tamamlandı. Satışlar yapılırken, Oktar Türel’in “kolaydan zora, zor daha öteye” şeklinde adlandırdığı bir yol izlendi.

Önce KİT iştirak payları, piyasa değeri ve çalışan sayıları görece düşük işletmeler (et, süt, yem); teknolojisi standartlaşmış, yerel tekeller kurmaya elverişli ve üretkenlikten yana ciddi zaafı bulunmayan tesisler (başlıca çimento fabrikaları); yarım kalmış yatırımlar, esas üretim faaliyeti ile bağlantısı kalmamış gayrimenkuller ve teçhizat satıldı. “Sorunlu” sektör ve işletmeler (örneğin kömür, demiryolu ulaşımı, şeker ve elektrik enerjisi) ile ilgili kararlar olabildiğince ertelendi.

“Sorunlu” kuruluşların pek çoğu nihâî “cehennem”lerinden (köklerinin kazınmasından) önce “Araf”a, yani Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın gözetimine alındılar. “Araf” gittikçe kalabalıklaştı.

En çok başvurulan satış yöntemleri “halka arz” ve “blok satış” oldu.

“Halka arz”ın, halkla, küçük tasarrufçularla hiçbir ilgisi yoktur. Bu sahte adın altında yapılan iş, halkın malının, varlıklı sınıfa, az sayıda sermaye sahibine ihale ve pazarlıkla satılmasından ibarettir. “Blok satışlar” ise, son yıllarda sözde “şeffaflık” gerekçesiyle televizyonlarda naklen yayınlandı. Gerçekte ise, talan ve soygun herkesin gözü önünde yapılmış oluyordu. Patronlar ihaleleri zaten önceden paylaştırmamış mıydı? Ekranlardaki ihaleler birer tiyatro değil miydi? Önceden belirlenen ihale sahibi, gerçek fiyatın çok altında bir fiyat veriyordu. Hangi KİT’i kimin alacağı belliydi. Her biri beşte bir, onda bir fiyata yağmalanıyordu. Tabii halk, büyük çoğunluğuyla yağmayı fark etmiyordu bile. Kampanyalar, propagandalar boşuna mı yapılmıştı? Sloganlar boşuna mı tekrarlanıp durmuştu? İşte meyvesini alıyorlardı.

Özelleştirmeden geri kalan

On yıl süren ikinci özelleştirme rezaletinden geriye kalan neydi acaba?

-Birincisi, özelleştirme satış hasılatı Hazine’nin kaynak ihtiyaçlarına kayda değer bir katkı sağlamadı (Bu, gerçekte mirasyedilerin umurunda da değildi; çünkü yukarda belirttiğim gibi esas gerekçe, Neoliberalizmin, Batının çıkarlarına uyum sağlamaktı).

-İkincisi istihdamla ilgili: 1990’da özelleştirme kapsamındaki kuruluşlar da dahil olmak üzere işletmeci KİT’lerde toplam 643 bin kişi çalışmaktaydı. 2002’de işletmeci KİT çalışanlarının sayısı 385 bin kişiye gerilemişti.

-Üçüncüsü, vicdansızca enkaza çevrilmiş olan bir kamu sektörü... 2002 ve sonrasının satış vitrinine konan, önemli büyüklükte çok az kuruluş kalmıştı : PETKİM, TÜPRAŞ, TEKEL (sigara ve alkollü içki üreten birimleri), TÜGSAŞ ve THY.

Dördüncü Beş Yıllık Plan (1979-83)’deki saptamalara göre 10 katma bütçeli üretici kuruluş, 40 KİT, özel kanunu olan 14 kuruluş, kamu payı %50’yi aşkın 65 (bağlı) kuruluş ve 111 iştirakten oluşan kamu üretici sisteminden artakalan enkaz işte buydu.

2002 sonrası

2002 sonrasında kullanılan, KİT sistemine kesin darbeyi vuracak tasfiye yöntemleri çok daha trajik mahiyette idi.

1)Teknik-fiziksel aşınma ve yıpranmanın net varlık yapısını alabildiğine çökerttiği girişimler “sembolik” denilebilecek fiyatlarla satıldı. Örnekler: SEKA (Balıkesir), SEKA (Aksu), PETKİM (Aliağa), şeker fabrikaları.

2) Yeniden yapılandırılabilir görülmeyen KİT’lerde ise, “kendisini kurtarabilecek” bazı üretim birimleri ve varlıkları satıldı.

3) Geri kalan işletmeler ölüme terk edildi. Örnekler: İstanbul/Ankara hattı dışında TCDD, taşkömürü ve linyit ocaklarının çoğu... “Ölüme terk”in, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından yasallaştırılmaya çalışılan, ancak AKP gibi bir hükümetin bile şimdilik tasvip etmediği bir yöntem ise, iki kez satış ilânına çıkıldığı halde alıcı bulamayan kuruluşların bedelsiz olarak -evet, bedelsiz olarak!- isteklilere verilmesidir.

4) Daha bitmedi! KİT varlıklarının satışı yoluyla önemli bir kaynak sağlanamayacağı açıkça ortaya çıkınca, başta AKP, mâhut şahıslar bu kez de vatan topraklarına göz diktiler. Alışmış, kudurmuştan beterdir: Kamu mülkiyetinde olup para edecek diğer varlıklar ne güne duruyordu? Onlar da satılabilir ya da kiraya verilebilirdi.

Böyle bir yönelimin ilk adımı, Hazine arazisinin ve diğer taşınmazlarının satışı ya da kiralanmasını öngören 19 Temmuz 2003 gün ve 4916 sayılı Kanun’la atılmıştır. Doğal/tarihsel sit alanlarını yapılaşmaya ve/veya özel kullanıma daha fazla açan kanun tasarısı da aynı bağlamda değerlendirilmelidir.

1980’lerde başlayıp bugün son evresine ulaşan özelleştirme dalgaları gibi, bu son dalganın da talan ve soygunla iç içe gelişeceğini, başlangıçtaki tahminlerin epey altında hasılat getireceğini kestirmek için son yirmi üç yılın Türkiye’sini gözlemlemiş olmak yeter.

İmtiyaz anlaşmaları

1980 sonrasında imtiyaz anlaşmaları başlıca iki sektörde yoğunlaştırıldı: Elektrik enerjisi ve telekomünikasyon.

Her iki sektör de uluslararası tekellerin çevre ülkelerdeki yeni ve çok cazip av alanları durumundadır. Sadece kârlılık açısından değil, çevre ekonomilerinde mal ve bilgi üretiminin temel girdilerini kontrol ettikleri için de önem taşıyorlar.

İmtiyaz sözleşmelerinin önünü açacak mevzuat düzenlemeleri de 1980’li ve 1990’lı yıllarda sınama-yanılma yöntemi ile gerçekleştirildi.

Osmanlı Devleti’nin 19-20. yüzyıllarının tozlanmış imtiyaz hukuku canlandırıldı. Önce “yap-işlet-devret” (YİD), daha sonra “yap-işlet” (Yİ) modelleri sanki birer yenilikmiş gibi piyasaya sürüldü.

Kamu finansmanındaki bunalım yoğunlaştıkça ve hükümet büyük özel şirketlerle pazarlık etme gücünü yitirdikçe simgeler kısaldı: YİD’deki devir şartına karşı güvence arayarak, akıl almaz avantajlar ve ayrıcalıklar talep eden özel şirketlerin zorlamalarından kurtulmak için Yİ’ye geçme eğilimi güçlendi. Şimdilerde ise İ’ye (işlet!) geçiliyor ve kamu tesislerinin işletme haklarının (görünüşte rekabet ve verimlilik, gerçekte kamu kesimine mâli transfer sağlamak üzere) özel firmalara devri öngörülüyor.

1) Elektrik Enerjisi: 1980 öncesinde Türkiye gibi Avrupa’nın kimi ülkelerinde de sektörel düşey entegrasyon söz konusu iken, neoliberal akımların etkisi ile bundan giderek vazgeçilmiş, Avrupa Enerji Şartı ile sektörün özelleşmesi ve “rekabete açılması” kurumlaştırılmıştır. Bu gelişmelerin Türkiye’ye yansıması şaşırtıcı değildir.

TEK parçalandı: Türkiye’de imtiyaz hukukunu değiştirme amaçlı çabalara karşı emekten ve ulusal çıkarlardan yana kimi sendikaların, meslek örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının hukuk düzlemindeki mücadeleleri siyasal iktidarca adım adım etkisizleştirildi. 1980 sonrasındaki siyasal muhalefet de olan-biteni seyretmekle yetinmiştir. Sonuçta rekabet ve etkinlik adına TEK paramparça edilmiş, elektrik sektöründeki planlama yetenek ve kapasitesi ortadan kaldırılmıştır. Sonuçlar ise şunlar oldu:

-Daha pahalı ve kalitesiz elektrik enerjisi,

-Gelecekteki talebi fazlasıyla aşan kapasiteler,

-Ülkenin başına belâ olan “al ya da öde” hükümleri,

-İmtiyaz sözleşmelerinin yükümlülüklerine uymamakta direnen, “ali kıran baş kesen” firmalar...

Bu marifetleri yapanlar ya ihanet içindeydiler ya da sosyal gerçeğin anahtarı olan “yapı farklılığı” kavramından tümüyle habersizdiler: Oktar Türel’in deyişiyle “toplumsal modeller, askıdan alıp sırtımıza geçireceğimiz hazır giyim eşyası değil ki gelişmiş ülkelerden aynen alıp azgelişmiş bir toplumsal ortama giydirebilelim.”

2)Telekomünikasyon: Telekomünikasyondaki neoliberal model uyarınca şunlar yapıldı:

-İlkin PTT parçalandı ve Türk Telekom oluşturuldu.

-PTT’nin posta hizmetleri sunan birimi özel posta şirketlerinin rekabeti altında çöküşe terk edildi.

-İletişim sektöründe katma değer yaratan çeşitli hizmetlerin sunumu da ayrıştırıldı.

-Türkiye, Dünya Ticaret Örgütü’nü kuran anlaşmalar uyarınca telekomünikasyon tekelini 2005’e kadar kaldıracağını taahhüt etti. Türkiye’deki kamu yetkilileri ve özellikle Ulaştırma Bakanlığı ise iletişim alt yapısının ticaretten sanayiye, bilimden kültüre kadar her şeyin belkemiğini oluşturduğunu ve bu alt yapıyı ulusal amaçlar doğrultusunda geliştirip yönlendiremeyen bir toplumun 21. yüzyılda ayakta kalamayacağını ortaya koyan Türkiye Ulusal Enformasyon Altyapısı Ana Planı’nın (2000) politika önerilerinden çoğunu görmezden geldi. Bu tutumunu hâlâ sürdürüyor.

Yolsuzluklar ise işin cabası: Vurgun ve skandalların bolluğu açısından Türkiye telekomünikasyon sektörü, enerji sektörü ile yarışıyor.

Son işgal: TÜPRAŞ

Gelelim bu hayırsızların son marifetine, TÜPRAŞ’a... Avrupa sıralamasında beşinci, Balkanların ve Ortadoğu’nun en büyük tesisine...

TÜPRAŞ... Ulusal gelirimize yaptığı 9 katrilyon TL değerindeki katkı ile 500 büyük sanayi kuruluşu içinde birinci... İmalat sanayi katma değerinin %16’sını gerçekleştiriyor (2002). Vatan savunmasında stratejik... Türk pazarının %87’sini kontrol ediyor. Ordumuzun yakıt ihtiyacını karşılıyor.

Bir halk eğitilmemişse, uyanık değilse, sahipsizse, elinde nesi var nesi yok, kurda kuşa yem oluyor. Hem de kendi evlatlarının eliyle...

Nitekim TÜPRAŞ da, halkın bu dev kuruluşu da karanlık sicilli bir yabancıya ve onun işbirlikçi ortağına satıldı. Satıldı ne demek, “armağan” edildi. Teknik yanlışlıklarla dolu, yasalara ve şeffaflık ilkesine aykırı bir ihale ile... Yeniden kurulsa en az 7 milyar dolar gerekir; hediyesi ne biliyor musunuz? 1,3 milyar dolarcık!... Oysa teklif edilen 1,1 milyar dolar düşük diye Tekel’in satışından -tabii geçici olarak- vazgeçilmişti.

Vatanın bu en stratejik ekonomik kalesinin de yabancılar tarafından içerden ele geçirilmesi karşısındaki tepkilere bakın :

-AKP Hükümeti: “Herkese geçmiş olsun.”

-İşadamı: “Pişmiş aşa su katmayın.”

-Muhalefet: Tısss...

-Aydınlar: Tısss...

-Halk: Tısss...

Buna siz demokrasi mi diyorsunuz? Bu, demokratik rejimin, bir azınlığın, üç beş komprador ailenin çıkarları hizmetinde soysuzlaşmasıdır.

İşgalciler silahlarını şimdi de PETKİM’e çevirdiler.

Evet, siz sınırlarımızda nöbet tutarken, Vatan içerden işgal ediliyor.

Siz, bu gidişle kimin bekçisi konumuna düşeceksiniz? Atatürk’ün sözlerini hatırlayın.

Ya Atatürk’ün şu sözü, bütün sorunlara çözüm olan, “Ekonomi demek her şey demektir.”

Doğrudur:

Ekonomi demek bilim demektir, refah demektir, onur demektir, Devlet demektir, bayrak demektir, Vatan demektir.