Arama: 
09.02.2004/Sayı:49
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Ekonomi
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Cemil Denk*

*(Emekli Albay, ADD Genel Başkan Eski Danışmanı)

Hangisi takiyye?

Başbakan, Necip Tayyip Erdoğan ve ekibi, medyanın, muhalefetin, devlet dışı demokratik toplum kuruluşlarının ve halkın gözleri önünde, çelişkili söylem ve eylemlerde bulunuyorlar. Bu, devlet adamlığına yakışacak bir durum değildir. Örneklerden birkaçına göz atalım:

Başbakan, Necip Tayyip Erdoğan, “muhafazakarlık ve demokrasi” sempozyumunun açılışında konuşuyor: “A-Ke-Pe, din üzerinden siyaset yapmayı, devleti ideolojik bir dönüşüme uğratmayı, dini sembollerle örgütlenmeyi doğru bulmamaktadır.” Ne güzel bir düşünce ve de ne kadar güzel bir ifade. Bu ifadenin altına imza atmayacak bir tek laik düşünceli dindar bulamazsınız. Aynı toplantıda yaptığı konuşmanın devamında: “Devletin tüm dinler ve düşünceler karşısında nötr kalması gerekir.”, “din adına parti kurmak veya böyle bir imaj vermek, topluma ve dine yapılabilecek bir kötülüktür.” RTE. Berlin’de de: “Avrupa’nın bütünleşme sürecinde gelinen noktada Atatürk’ün yol göstericiline inanıyoruz,” diyor. Bunlar da güzel. Kendisini candan tebrik ediyoruz. Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanına da böyle düşünmek yakışır.

11 Ocak 2004 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde İlhan Selçuk köşesinde R. Tayyip Erdoğan’dan söz ediyor: “Emin Çölaşan’ın Cumartesi günkü yazısını okurken ister istemez gülmeye başladım; R. Tayyip Erdoğan’ın incilerini köşesine aktarıyor Çölaşan... Ne diyor R. Tayyip: ‘Türkiye’yi İslam’ın devlet planı içinde düşünüyorum,’ ‘En üst belirleyici İslam’ın ilkeleridir.’ Başbakanımızın kafası tam şeriatçı mantığıyla yuğrulmuş.”

Yine Almanya’da Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte de “Başörtüsü (türban) ‘dini’ bir semboldür” diyerek, türban takanlara destek çıkıyor.

“Örtünme kurallarına riayet etmeyen kadın günahkardır. Dinin dışına çıkmış olur. Dini inkâr etmiş olur,” “Türban namusumuzdur,” “Biz ‘Türban’ı dinimizin ve inancımızın gereği olarak takıyoruz,” diyenlere: Kur’an’da, örtünmeyle ilgili toplam altı ayet vardır. Bunlar: A’raf Suresi 22 ve 26, ve 31’nci ayetleri, Nalh Suresi 81’nci ayet, Ahzab Suresi 59’ncu ayet ve Nur Suresi’nin 31’nci ayetidir. Bu altı ayeti, 10 bin yıllık insanlık tarihinde Türban konusunda yaptığım araştırmalarımı ve türbanla ilgili bulgularımı Gözcü Gazetesi’nde Sayın Tevfik Diker 8-9 Ekim 2003 tarihinde köşesinde yayımlamıştı.

Onbinlerce sayfalık araştırmalarımda tespitim şudur: “Türban takmanın” tarihin hiçbir döneminde “dinle, inançla” hiçbir bağlantısı, Cehennem’de yanmakla, günahla ve sevapla hiçbir ilgisi yoktur. Geleneksel başörtüsüne kimsenin bir şey dediği yoktur. Türban; din tacirlerinin, şeriat özlemcilerinin; halkımızın başörtüsüne gösterdiği saygıyı sömürerek, geriye dönüş mücadelelerinin flaması olarak kullanılmaktadır. Bu konuda aldatılmışların üniformasıdır.

Başbakan, “Muhafazakarlık ve Demokrasi” sempozyumunun açılışında konuşmaya devam ediyor: “A-Ke-Pe, Türk siyasal yaşamında, ‘muhafazakar demokrasi’ dedikleri yeni bir siyaset tarzını temsil etmektedir.” Sözlüklerde “muhafazakar” sözcüğünün anlamına bakıyoruz: “Bir şeyi değiştirmeden, olduğu gibi tutmak isteyen, eskiye bağlı, tutucu.” Şimdi Sayın Başbakan’a bir sorumuz olacak: Atatürk ilkelerinin biri de “devrimcilik” ilkesidir. Çok da gerekli bir ilkedir. İleriye doğru gitmez de hep yerinde sayarsak gidenlerden geri kalırız. Sayın Başbakan, siz, hangi şeyleri değiştirmeden, eskiye bağlı olarak muhafaza etmek istiyorsunuz?

Aynı Başbakan, 1995 yılında bir bildiri yayınlayarak; Anayasamızın 1. Maddesi’ndeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu, 2. Maddesi’ndeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. Maddesi’ndeki bu hükümlerin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği hükümlerine aykırı hareket ederek, “Cumhuriyet’in Müslüman bir yapıya devredilmesi zorunluluk haline gelmiştir,” “Cumhuriyet ilkesi zayıflamış, işlevini kaybetmiştir,” “hedefimiz İslam’ın iktidara gelmesidir,” diyen ve binlerce yılların gerisindeki yaşam tarzını özleyen bir insanı, Ömer Dinçer’i devletin en yüksek düzeydeki bürokratı, Başbakan Müsteşarı yapıyor.

Bu durum karşında, Hürriyet Gazetesi yazarı Oktay Ekşi, Başbakan’a soruyor: “Sayın Ömer Dinçer’i siz oraya, “Laik Cumhuriyet’i daha Müslüman bir yapıya kavuşturması (İslami bir rejim kurması) için mi getirdiniz, yoksa Atatürk’ten bize miras kalmış dediğiniz temel ilkeleri koruması için mi? “Dinçer’in yazısında, laik ve ulusalcı Cumhuriyet açıkça reddediliyor,” diyen Akşam Gazetesi yazarı Coşkun Kırca devam ediyor: “Şimdi sormak lazım: böyle bir müsteşar tayin edebilen bir Başbakan, nasıl olur da değişmiş sayılabilir. Cumhuriyet kendisine nasıl olur da emanet edilebilir.”

Sabah Gazetesi yazarı Erdal Şimşek kendisini dinleyen herkese soruyor: “‘Siyasal İslamcı’ kimliğini reddetmeyen Dinçer’in hazırladığı “Kamu Yönetimi Reformu Yasası’nın gizli amaçlar içermediğine nasıl güvenebiliriz?”

Başbakanlık Müsteşarı 1995’teki görüşlerine bugün de bağlı olduğunu söylüyor. Değiştim, geliştim sözleriyle toplumu uyutan, gerçek hedeflerine gittikleri yollarında, mehter marşıyla iki ileri bir geri temposuyla ilerleyen Başbakan ve ekibine soruyoruz:

Hangisi takiyye?