| Güneş Ayas |
|
“Devrimci İslâm”
Sol tarafsız kaldı kalmasına ama bu savaş sol olsa da olmasa da halen sürüyor. Ezilenler direniş için solun uyanmasını bekleyecek değil ya. Afganistan’da beğenmediğimiz Taliban’ın hâlâ teslim olmadığı ve dağlara çekilip direnişi sürdürdüğünü biliyoruz. Üstelik birçok bölgede de kontrol halen Taliban güçlerinin elinde, Amerika’nın bir türlü yakalayamadığı Molla Ömer hâlâ direnişçilerin arasında. Irak’ta yine o tür solun burun kıvırdığı BAAS milisleri, Saddam ordusundan kalanlar ve İslamcı gruplar önderliğinde direniş her gün yeni destanlar yazıyor. Filistin’de de laik-milliyetçi-devrimci FKÖ ve FHKC’nin yanında Hamas ve İslami Cihad gibi örgütler de İntifada’nın içinde, hatta FKÖ’nün yumuşadığı zamanlarda İslamcı gruplar direnişin başına geçebiliyor. Ortadoğu’da İslamcı gruplar gitgide emperyalizme karşı direnişin önderliğini almaya başlıyor. Dünyada solun neredeyse ortadan kaybolduğu ama emperyalizme karşı direnişin artarak sürdüğü bu ortamın solun ciddi hatalarından kaynaklandığını görmek gerek. Burada düşülen ilk hata, emperyalizmle barış içinde yaşanabileceği teziydi. Buradan kaynaklanan bir rehavet havası ile daha sonra emperyalizmle ezilenler arasındaki savaşta tarafsız kalma politikası izlendi. Hem bu politikanın doğurduğu, hem de bu politikanın daha geniş kesimler içine yayılmasını sağlayan şey ise, 11 Eylül baskınının ve ardından gelişen direnişin özellikle İslamcı gruplar tarafından yürütülmesi oldu. Marksizm Leninizmden İslam’a, Filistin’den Sante’a Direniş İslamcılardan geldiği için buna burun kıvıran ve tarafsız kalıp barış politikası yürüten sol elbette ki mücadele alanının dışına sürülüyor. Ancak ikinci yanlış da burdan çıkıyor. Bu ilk meselede doğru tavır alan kimi devrimciler de var olan durumu nihai durum olarak kabul edip antiemperyalist direnişin komutanlığını İslamcılara vermeyi savunuyor. Dahası “Devrimci İslam” adı altında bunu teorileştiriyor. Carlos’un geçtiğimiz ay Elips yayınlarından çıkan kitabı bu yönden dikkatle okunması gereken bir kitap. Carlos’un “Devrimci İslâm”ını iki ayrı çerçeve içinde ele almak gerek. Birincisi, 11 Eylül sonrasında Batı kaynaklı solun aldığı yanlış tavrın sorgulanması, ikincisi ise bu tavra karşılık devrimci İslam’ın emperyalizme alternatif olup olamayacağı. Carlos tartıştığımız konu açısından biçilmiş kaftan. Carlos’un Marksizm Leninizmden Devrimci İslam’a uzanan serüveni bir solcunun alması ve almaması gereken tavrın da ölçüsü oluyor. Devrimci bir aileden geliyor. Babası ona ilk isim olarak İlich’i koymuş, kardeşinin ismi Lenin ve beraberce küçük kardeşlerine de Vladimir ismini koymuşlar. “Devrimci İslâm”da idollerini şöyle sıralıyor: “Lenin, Stalin, Kolombiya Liberal Partisi Başkanı Gaitan, Venezüela’nın 1899’daki milliyetçi Başkanı Cipriano Castro, Mao, Orta Amerika’yı birleştiren adam Morazan, Venezüela Komünist Partisi’nin tarihi başkanı Gustavo Machado, Cemal Abdül Nasır, Fidel Castro, Che Guevara...” Venezüela Komünist Partisi’nden, Moskova’daki Patrice Lumumba Üniversitesi’ne, oradan Beyrut’ta Filistin Kurtuluş militanlığına, emperyalist metropolleri sarsan “terörist” eylemlere, Umman’a, Şam’a, Sudan’a ve oradan 10 senedir bir hücrede yaşamaya mahkum edildiği Sante Hapishanesi’ne. Carlos devrimciliğinin ilk yıllarından itibaren Marksist dogmaları sorguluyor, Lenin’e büyük saygısı olmasına rağmen Rus komünistlerini hatalı buluyor ve devrimciliğin esas çizgisinin antiemperyalizm olduğu sonucuna varıyor. Kendi deyimiyle “KGB’nin onu baştan çıkarma teşebbüsü”ne direnip ezilen ulusların arasında mücadele etmeyi seçmesi, Filistin Kurtuluş Hareketi’ne katılması, 1975’te biraz da kültürel bir aidiyet olarak İslam’ı seçmesi, baştan Marksizm-Leninizm adına karşı çıkmasına rağmen sonradan Arap milliyetçisi ve Üçüncü Dünyacı akımları benimsemesi bu adımlardan önemli olanları. “11 Eylül: Halkın Amerika’ya verdiği içten cevap” “Amerika’nın kibirini sarsan ve cezalandırılamaz olma özelliğini yerle bir eden trajedi, İslamiyetin kutsal toprak ve mekanlarının işgaline, Filistin halkının uğradığı adaletsizliğe, 1991’de Irak’ın kısmi yıkımına ve halkının 12 sene boyunca ambargoyla tutsak edilmesine karşılık halkın verdiği içten cevabı içeren, büyük bir askeri başarı... Artık ABD’nin coğrafi kutsallığı ve yenilmezlik efsanesi sona erdi... Hedef seçimi tamamen simgeseldi: Kibir ve küstahlığın en önemli iki sembolü vuruldu... 11 Eylül’den sonra birçok insan uygarlık cephesinin illa ki fatih, yalancı ve cani Amerika’nınki olmadığını anladı...” Carlos bu tespitlerine kaynaklık eden fikri temeli Lenin’in emperyalizm teorisinden aldığını söylüyor. Bununla beraber Marksist şablonları sorgulamakta ve ezilenlerin teorisine ulaşma konusunda da cesur, hatta farkında olmadan Galiyevci tezlere bile ulaşıyor: “Marks sınıflı toplumların gelişim şemasını hazırlarken mutlak fakirliğe doğru gideceklerini göstererek yanıldı elbette çünkü modelinin küresel ölçekte geçerli kılınacağını hayal edemezdi. Çalışmanın uluslararası bölüşümü proleter halklar yaratıyor...”. Sol hareketlerin hatası; emperyalizmle barış içinde yaşamayı savunmak Bu doğru çıkış noktası bence Soğuk Savaş’ı ve 11 Eylül’ü çok iyi kavramasının temel nedeni. Şu tespitlere başka bir şey eklemek gerekir mi? “11 Eylül’ü 3. Dünya Savaşı olarak adlandırabilmemiz için sosyalist cephe ile kapitalist cephe arasında Üçüncü Dünya ulusları aracılığıyla yapılan soğuk savaşı saymıyor olmamız gerekiyor. O tarihlerde savaş gelişmiş ülkeleri pek etkilemese de Asya’da, özellikle Vietnam’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da milyonlarca kurban verildi... Az sayıda terörist eylem ışığında Kuzey, Güney’in aksine bu dönemi adeta uykuda geçirdi. Üçüncü Dünya ülkelerinin sefaleti karşısında meydan okur gibi dikilen kibirli İkiz Kuleler’in kameralar önünde çöküşü, Batıyı uykusundan uyandırdı ve savaşın hiç de uzağında olmadığı gerçeğiyle yüz yüze getirdi. Yanılsamalarla dolu komasından uyanıp gerçeğin kâbusuyla karşılaşması gerekti... Kuzeyle Güney arasındaki savaş korunaklı Kuzey topraklarına da sıçradı.” Ben burdan şu sonucu çıkarıyorum. Soğuk Savaş denilen şey aslında bu perde altında ezilenlerle ezen uluslar arasındaki savaştan başka bir şey değildi. Bugün perde kalkınca gerçek tüm açıklığıyla ortaya çıktı. Son yüzyıl boyunca cephelerimizin hep aynı kalması bunun göstergesi değil mi? Vietnam ve Uzakdoğu, Arap dünyası, Ortadoğu, Latin Amerika bugün de antiemperyalist mücadelenin verildiği cepheler. Konumuz açısından farklı olan nokta şu: Dün tüm bu cephelerde solcu ve milliyetçi akımlar vardı. Bugün ise diğer cephelerde durumun büyük ölçüde aynı olmasına karşılık esas çatışma alanı olan Ortadoğu ve Afganistan’da İslamcı gruplar işin önderliğini almak üzere. Bu noktaya gelirken solun ve milliyetçi halkçı hareketlerin temel iki hatasından söz etmeliyiz. Birincisi, 11 Eylül’ü gerçekleştiren gücün aksine devrimci hareket geçtiğimiz dönemde emperyalist metropolleri hedef alan ve emperyalizmi toptan yıkmayı hedefleyen bir çizgiyi savunmadı. Sosyalist cephe daha baştan uzlaştı ve önce Sovyetler, sonra da Mao’nun Çin’i büyük bir devlet olarak emperyalizmle barış içinde yaşamayı kabul etti. Üçüncü dünyadaki milliyetçi hareketler ise kendilerini dünyadaki dengelerden yararlanarak bağımsızlıklarını savunma çizgisiyle sınırlandırdı. Bu arada Marksist hareket Batı ipoteğinden kurtulamadı ve milliyetçilik gerçeğini kavrayamadı. Geçici olarak geri çekilmenin verdiği şaşkınlık içinde bugün İslamcılar tarihin hiçbir döneminde olmadıkları bir yere, antiemperyalist cephenin merkezine yerleştiler. Antiemperyalist mücadelenin başında kim olacak? Bugün silahlar çekilmişken tarafsız kalmak dünya sol hareketini mücadelenin bütünüyle dışına iten bir tavır. Ancak aynı şekilde antiemperyalist mücadeleyi İslamcılara bırakan çizgi de tam tersinden aynı sonuca ulaşıyor. Carlos’un yaptığı tam da bu. Mesele bugün emperyalist saldırganlığın karşısına ne koyacağımız. Carlos buna şöyle cevap veriyor: “Üçüncü Dünyacılık tarihin bir döneminde, 20. yüzyılın ikinci yarısında, sömürgeci imparatorlukları parçalamaya yaradığı zamanda olduğu gibi gereksinimlere cevap veremiyor artık, tıpkı Kuzey ülkelerinde büyük oranda kaybolmuş olan proletaryayı özgürleştirmeye yarayan Komünizm gibi. Bugün insanlara manevi ideali ve kutsal boyutu, sosyal devrimci hareketin kavramsal ve teorik mimarisi ile kaynaştıran güçlü bir şekilde birleştirici, yeni bir enternasyonalizm gerekiyor. Taşıdığı evrensellik mesajıyla İslam.....bu totaliter ağa engel olabilecek tek karşı kültür gibi geliyor bana” Buradan yola çıkarak da Ladin’e dini olmayanlar da dahil olmak üzere tüm antiemperyalist grupları kendi önderliği altında birleştirmesi için çağrı yapıyor. Peki devrimci İslam emperyalizme cevap olabilir mi? Gerçi Carlos Devrimci İslam’ın iki kaynağının Marksizm Leninizm ve Kuran-ı Kerim olduğunu söylüyor ama dünyada böyle bir hareket olmadığına göre bunun somut karşılığı Ladin ve Hamas benzeri mücahitler. Önce şunu ortaya koymak gerek. İslamcıların böbürlenmesi çok anlamsız. Çünkü antiemperyalist mücadele adına tüm mirasları solcu, milliyetçi ve halkçı hareketlerden geliyor, ki bunu Carlos da itiraf ediyor, dahası “bizim” yarattığımız bir dünya, “bizim” kazandığımız mevziler onların mücadelesinin sınırlarını çizmiş durumda. Örneğin büyük bir cehalet örneği sergileyerek Kemalizmi Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in kabul edebileceği bir düzen olarak tanımlayan Carlos, Filistin ve Irak’ta bugün verilen mücadeleyi başlatanın Mustafa Kemal olduğunu bilmek zorunda. İslamcılık İslam tarihinde bile yok Dünyanın değişmediğini, aynı emperyalist sistemin sürdüğünü Carlos da tespit ediyor. Öyleyse tarihin hiçbir döneminde emperyalizme alternatif yaratamamış İslamcılık bugün niçin alternatif olsun? 20. yüzyıl dünyanın dörtte üçünden daha büyük topraklarda Batı emperyalizmine alternatif düzenlerin kurulduğu bir yüzyıldı. Bu düzenlerin neredeyse hepsi solcu, milliyetçi, halkçı ve laik düzenlerdir. İslamcı hareketler bu sırada emperyalizme karşı değil, bu düzenlere karşı mücadele içindeydiler. Bugün bu sol-milliyetçi hareketlerin zaafları ve yarattığı boşluğun ürünü olarak ön safa geçtilerse bu onların ideolojik sağlamlıklarına bağlanamaz. Aksine İslamcılık İslam medeniyetinin de özüne aykırı, Türk, Fars ve bunun gibi medeniyetleri de katarak 1500 yılı aşkın İslam medeniyeti tarihinde de uygulama alanı bulamamış bir akımdır. Oldukça yenidir. Batı karşısında 1500 yıldır üstün medeniyetler kuran toplumların içinde İslam’ın rolü elbette ki yadsınamaz. Daha sonra emperyalizme karşı verilen mücadelelerde oynadığı rol de öyle. Ancak İslamcılık İslam’dan aykırı olarak Batıcılıkla eş zamanlı gelişen çarpık bir bilinçtir. Sömürgeci saldırı sırasında sanıldığının aksine halkın içinde değil de Batılılaşmış elitler içinde filizlenen bir tepkidir. Sömürgeciliğe yalnız milliyetçilikle, milletleşerek ve milli devletler kurarak direnilebileceği bir çağda Hz. Peygamber ve sahabesinin yaşadığı önemli anları çaresizce taklit ederek ilk İslam toplumunu yeniden diriltme çabasına dayanan bu Selefi inanç, küçük bir azınlık dışında toplumun hiçbir kesiminin kabul edemeyeceği bir hastalıktır. İslamileşmiş toplumlar da böyle yapmamışlar, kendi milli kültürlerini temel alarak siyasetin dine baskın olduğu devletler kurmuşlardır. Bu Türkler’de de böyledir, İranlılar’da da ve başka toplumlarda da. Ancak sömürgecilik bu toplumsal yapıyı dağıtmaya başladığı zaman İslamcılık son iki yüzyıl içinde birden belirmiştir. Emperyalizme milli devletler cevap olabilir Dolayısıyla da İslamcılar emperyalizme alternatif oluşturamadıkları gibi çoğu zaman emperyalizmin kullandığı gruplara dönüştüler. Bugün antiemperyalist İslamcı grupların önemli bir güce ulaştığı Ortadoğu’ya bakalım. Irak, Suriye, Mısır, Cezayir vb. laik ve milliyetçi akımlar emperyalizme alternatif düzenler kurmuş, İsrail’le savaşmıştır. “Şeriat rejimleri” ise Amerikan üslerine dönüşmüştür. Laik ve milliyetçi Mustafa Kemal emperyalizme karşı ezilenlerin ilk zaferini kazanmış, kâfirlere karşı savaştan zaferle dönen komutan anlamına gelen Gazi ünvanını almış ama çağdaşı şeriatçı Vehhabiler İngiliz ajanlığı yapmıştır. Türkiye’de ve eski Osmanlı topraklarındaki Hilafetçiler ise yine İngilizlere çalışmıştır. Bunun nedeni ise emperyalizme ancak milli devletler aracılığıyla direnilebileceğini kavrayamamalarıdır. Çağ, milliyetçi direnişler ve milli devletler çağıdır. Onlar ise hayatta karşılığı olmayan bir zaman dilimini diriltmeye çalışırlar. Hepsi milli devlete karşı olduğu için emperyalizme hizmet etmiş, milliyetçi solcular ise emperyalizme karşı mücadele etmiştir. Yine bu çerçevede Marksizmin ütopik enternasyonalizmine benzer bir ümmetçilik veya hilafetçilik fikri de tarihte hiçbir zaman başarılı olmamış, bu konudaki her çaba yeni mezhepsel bölünmeleri getirmiştir. Atatürk’ü halifeliği kaldırmakla suçlayan Şeriatçılar, halifeliğin İslam tarihi boyunca gerçekte hiç var olmadığını bilemeyecek kadar cahildir. Bu yüzden de hilafetçi ve İslamcı temellerden kurtulmak için Atatürk’ün verdiği mücadeleyi vermeye cesaret edemeyen BAAS rejimleri bugün emperyalizmin mezhepsel bölünme tehdidi altındadır. Türkiye de benzeri şekilde tehdit edilmektedir ama bu, örneğin Irak’taki durumla karşılaştırılamaz bile. Aynı şekilde emperyalizmin karşısına İslam’ı koymak dünyadaki gerçek saflaşmayı anlamamızı zorlaştırır ve bu yüzden bizi yanlış yorumlara sürükler. Carlos kitabın başında yaptığı çözümlemeleri sürdürseydi sonda vardığı sonucun ne kadar tutarsız olduğunu kavrayabilirdi. Bugün emperyalist saldırının düğüm noktası İslam dünyasıdır. Hedefteki coğrafya Türkiye’nin de içinde bulunduğu müslüman ülkeler kuşağıdır ve saldırı altındaki İslam medeniyetini savunmak tüm solcuların, antiemperyalistlerin, Türkiye’de de Atatürkçülerin görevidir. Ancak çelişmeyi İslam ve diğerleri olarak koyduğunuzda bakın karşınıza nasıl çelişkiler çıkar? Örneğin Afganistan’da olduğu gibi İslam’ı savunmak adına Rus işgali sırasında Amerika’yla işbirliği yapabilirsiniz, yine Müslüman kardeşler, İslami Cihad ve HAMAS örneğinde olduğu gibi milliyetçi Arap rejimleri İsrail’e karşı savaşırken siz laik diye onlara karşı savaşabilir, yine Amerika’yla birleşebilirsiniz, İran’da olduğu gibi Fransa’da yaşayıp Amerikan düşmanlığı yapan bir molla olabilirsiniz. İslam’ı laik Atatürk’ten korumak adına Yunan ordularından yardım isteyebilirsiniz. Tüm bunların ötesinde Latin Amerika’daki devrimci hareketleri nereye koyacaksınız, Vietnam bu tahlil içinde nereye yerleşecek? Son ulaştığı nokta bu yüzden Carlos’un kitabın sonunda bir çuval inciri heba etmesine yol açıyor. Hatta Türkiye’de üstü kapalı biçimde AKP’yi ve Atatürk zamanındaki hilafetçileri savunacak kadar... Meseleyi İslam ve diğerleri olarak koyup antiemperyalist temelden uzaklaştıkça Amerika’nın hedefindeki Türk Ordusu laik olduğu için “İsrailci” ilan ediliyor, ama Yahudi lobilerinin ve Amerika’nın iktidara getirdiği Tayyip, halkın İslami uyanış talebinin ifadesi oluveriyor. Bu arada şunu da belirtelim ki, Türkiye dışındaki İslamcı hareketler için yaptığımız tespitlerin hiçbirisi Türkiye için geçerli değil. Çünkü Türkiye tarihi boyunca konjonktürel olarak bile antiemperyalist bir İslamcı hareket olmadı. Bu yüzden Türkiye’deki İslamcı hareketler müttefik olabileceğimiz veya tarafsız kalabileceğimiz gruplar değil, aksine düşman konumundaki gruplardır. Doğru antiemperyalist politika Peki, doğru bir antiemperyalist politika için şaşmaz ölçütler belirleyemez miyiz? Birkaçını sayalım; Bir; her koşulda Amerika’ya ve Batı emperyalizmine karşı olmak, emperyalizmle ezilenlerin karşı karşıya geldiği her somut durumda tereddütsüz ezilenlerin yanında yer almak, iki; kendini Kuzeyli veya Batılı değil ezilen ulusların evladı olarak görmek, üç; her zaman ezilenlerin medeniyetini savunmak, dört; emperyalizm dünya üzerinde var olduğu sürece rahat olamayacağını, hiçbir şeyin iyiye gidemeyeceğini bilmek. Bu politikanın tümüyle zafer kazanmasını sağlamak için de emperyalizmi metropollerde yenilgiye uğratmayı ve toptan yıkmayı hedefleyen bir ufka sahip olmak. Peki bu tavır İslam’ı dışlar mı? Neden dışlasın. Biz Türklerin muzaffer komutanı Mustafa Kemal Atatürk tüm bu ölçütlere birebir uyuyordu, emperyalizmi yıkmak için yaşadığı dönem henüz çok erkendi, O’nu değil fırsat varken bunu yapmayan ve yine de Mustafa Kemal’e burun kıvıran “o çok büyük devrimci”leri suçlamalıyız. Hele şeriatçı olmadığı için Atatürk’ü neredeyse “gavur” sayanlar şunu hatırlasalar iyi olur; İslam 1500’lerden itibaren kendi topraklarından yenile yenile geri çekilirken, Haçlıları Avrupa’ya geri gönderen komutan tüm ezilenlerin Gazi Paşası’ydı. Çünkü O “İslam düşmanlarına karşı savaştan muzaffer dönmüş bir mücahitti” Milliyetçi, halkçı ve laik Türkiye’yi kuran komutan da aynı Gazi’ydi. Yanılıyor muyum “Yoldaş Carlos”? |