| Erkin Yurdakul |
|
Atatürkçülüğün, |
||||||||||||
|
||||||||||||
|
Üçüncü Dünya Milliyetçiliği Bugün tüm uygarlığı özel mülkiyet sistemine dayayanlar, her işe serbest piyasa diyerek başlayanlar bunun dünyanın dörtte üçüne bir yabancılaşma biçimi olarak girdiğinin üzerini atlıyorlar. Hatta yabancılaşma biçimi değil, yabancılaşmanın temeli. Bu yüzden Üçüncü Dünya’da özel mülkiyet ile ilgili yapılmak istenen her kapitalist düzenleme, her seferinde milliyetçi bir karşı duruş ile karşılaşacaktır. Gerçi Marks, özel mülkiyeti Batı toplumları açısından da yabancılaşma olarak koyuyordu. Ama Batılılar, tam da sömürgecilikleri sayesinde bu yabancılaşmayı içselleştirdiler. Yani tüm Batı toplumu patronundan işçisine kadar özel mülkiyet düzeni üzerinden kazanç sağladı. Batı dışındaki tüm toplumlara ise özel mülkiyet sistemi, toplumun tümüne yönelik bir yabancılaşma olarak girdi. Bu yüzden Batı dışındaki toplumlarda milliyetçilik, burjuva özel mülkiyet sistemini dışlayarak gelişti. Ve her ulusal mücadelenin bir yönü de “halklaştırmak”, “kamulaştırmak”, “millileştirmek” gibi programlar içerdi. Kapitalist mülkiyete dayalı yabancılaşmanın ortadan kaldırılması, sömürgeciliğe karşı mücadele ve yerlilerin özgürleşmesi talepleri ile birlikte Latin Amerika’da milliyetçiliğin temeli haline geldi. (...) Sömürgeci sistemin Güney Amerika’daki ikinci sonucu, geniş toprak mülkiyetine dayalı kapitalist yapının, kıtayı yapay siyasal iktidarlara bölmüş olmasıdır. Doğal olarak Latin Amerika milliyetçiliğinin ve devrimci liderlerin de buna tepkisi ülkeyi, hatta kıtayı birleştirmek yönünde olmuştur. Bu çabanın ilk temsilcilerinden birisi ünlü Simon Bolivar’dır. Bolivar’ın kurduğu büyük Kolombiya, bugünkü Venezuella, Ekvador ve Peru’yu birleştirmekteydi. Bu, Latin Amerika’da ciddi bir uluslaşma bilinci doğurmuştu. Çünkü böyle bir birlik mücadelesi doğrudan kapitalist mülkiyeti ve emperyalistlerin egemenliğini sorgulamakta, halk açısından da kendi tarihsel temelleri üzerine düşünmeye yol açmaktaydı. Birlik meselesi Üçüncü Dünya’da milliyetçiliğin temel meselelerinden biri olmaya her zaman devam edecektir. İki Temel Prensip: İlericilik ve Halkçılık Bunun karşısında Latin Amerika’daki gibi sonuç alıcı ulusal mücadeleler gerçekleşmesi, 20. yüzyılın başlarından itibaren oldu. Bu coğrafyada yaşayan uluslar ulusal bağımsızlıklarını kazandıklarında, en başta Latin Amerika’da gördüğümüz halkçılık prensibini yazdılar ve devrimi antikapitalist, antiemperyalist olarak nitelendirdiler. 20. yüzyılın başlarından itibaren milliyetçiler böyle bir emperyalist yapının farkına vardılar. Bu tarihsel deneyim milliyetçi ve devrimci liderlerin Batılılaşmak konusunda özellikle dikkatli olması sonucunu doğurdu. Bu andan itibaren de bağımsızlık savunucusu milliyetçilikler “millet iradesine dayanmak” görüşü altında, hem Batıcılıkla hem de gericilikle mücadele ettiler. Bu yüzden ilericilik ve halkçılık Üçüncü Dünya ülkelerindeki milliyetçi devrimlerin temel karakteri haline geldi. Batının kültürüne dayanması ve Batılılaşması olarak gösterildi. Oysa milliyetçi liderler özellikle duyarlı oldukları bu konuda, ulusun önüne ilericiliği “öze dönmek”, gibi temel bir prensip çerçevesinde koydular. Bu sadece Türkiye’de böyle değil, istisnasız bütün Üçüncü Dünya milliyetçiliğinde karakteristiktir. Üçüncü Dünya Milliyetçiliğinde Halkçılık ve Sosyalizm Mısır’daki bu devrim amaçlar açısından yalnız kalmadı. Cezayir, Peru, Küba, Endonezya, Kongo, Gana gibi birçok ülke benzer programlar uygulayacaklardı. Nasır Üçüncü Dünya’da sosyalizmi ulusal bağımsızlığın temeli olarak görmektedir. Ona göre siyasal demokrasi yalnızca, temel ekonomik yapıdan çıkar sağlayan sınıfların demokrasisidir. Eğer kapitalistler bu düzenden çıkar sağlamaktaysa istediği kadar özgür bir anayasaya dayansın bu kapitalistlerin demokrasisi olur. Ama eğer halkın çıkarları üstün tutulmuşsa bu halk demokrasisi olacaktır. Sosyalizm de halkın çıkarlarının ekonomiye hakim olduğu toplumsal düzen anlamına geliyordu. Bu “sosyalizm” bağımsızlık temelinde olduğu için herhangi bir ülkenin güdümüne girmeyi kesinlikle reddetmektedir. Bu yüzden tüm bu ülkeler Sovyetler Birliği’ne de mesafeli durmuşlardır. Ancak tüm bunlara rağmen bu sosyalizm anlayışının belli kısıtlılıklarını ortaya koymak gerekmektedir. Herşeyden önce, bu sosyalizmler kapitalist yabancılaşmayla, “sınıf mücadelesi”ni aynı değerlendirme içinde almaktadırlar. Bu yüzden ülkeleri parçalayanın sınıf mücadelesi olduğunu düşünürler. Türk Devrimi’ne benzer bir şekilde Nasır da “sınıf mücadelesinin” tehlikeli sonuçlarından bahsetmektedir. Böyle bir bakış açısına bir sebep de Marksizm değerlendirmeleridir.
Marksizmi Batı toplumlarına özgü bir yöntem olarak algılayan Üçüncü
Dünya milliyetçiliği Marksizmi sosyalizmi geliştirmek açısından değerlendirmemişlerdir.
Marksizmin Batı toplumlarının gerçeğinden yola çıktığı doğrusuna karşın,
sınıf mücadelesi kapitalizmin gerçeğinden çıkmaktadır. Marks bu mücadeleyi
dünya sistemi açısından tanımlamamıştır, sorun buradadır. Bunun için
Marksizmden uzaklaşılması, Üçüncü Dünya ülkelerinde sosyalizmin derinleştirilmesi
önünde engel oluşturmuştur. Üçüncü Dünya milliyetçiliğinin karakteri halkçılık ve ilericiliktir (TÜRKSOLU, sayı 9, 29 Temmuz 2002) Nasır’ın, ulusal bağımsızlığın halkçı yönüne yaptı vurgu, Üçüncü Dünya milliyetçiliğinin temel karakterini oluşturur. Bu milliyetçiliğin antiemperyalist, antikapitalist karakteri, İkinci Dünya Savaşı sonrası Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki ulusal kurtuluş mücadelelerinin temel karakteridir. Bu yüzden bunlar arasında da daima “Üçüncü Dünya birliği” çabası oluşmuştur. Mısır Devrimi’nden sonra da özellikle Araplar arasında ve Afrika’da emperyalist sisteme karşı bu birlik sorunu gündeme gelmiş ve Mısır burada da öncü bir tutum almıştır. “Birlik, özgürlük, sosyalizm” programı altında, Suriye ve Irak’ta da gerçekleşen devrimler sonucu Mısır merkezli Birleşik Arap Cumhuriyeti oluşturulmuştur.
Türk Solu’nun devrimci yönünü canlandırmak Devrim Stratejisi Doğan Avcıoğlu’nun ortaya koyduğu ve Türk Solu’nun genel yönelimini belirten Batı karşıtlığı elbette toplumsal yapıda köklü değişiklikler içeriyordu. Daha doğrusu bu toplumsal devrim fikriyle beraber işleniyordu. Batı’dan kopuş bir devrim meselesi değil de, basit bir iktidar sorunu olarak algılanmadı hiçbir zaman. Sağcı iktidarların Batıcılığıyla, ancak bir devrim yoluyla hesaplaşılabilirdi. Bu yüzden Doğan Avcıoğlu kapitalizmi ve emperyalizmi masaya yatırıyor, karşısında halkçı, devrimci, devletçi bir yönelim öneriyor. Bunlar çağın ilk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yürütmüş ve mazlum halklara örnek olmuş Atatürk’ün fikirleri olarak vurgulanıyor. Daha köklü dönüşümler yapılması bekleniyor. Bir yandan da Yön çok sık olarak sosyalizm fikrinin işlendiği bir alandır. İşlenen sosyalizm, tabii yine Batı karşısında yer alan anti-emperyalist devrimlerin sosyalizm yönelimidir; daha çok ve sosyal adalet, demokrasi vb. kavramlar etrafında şekillendirilir. Atatürkçülük mücadelesi verenler aynı zamanda Türkiye’ye özgü sosyalizm anlayışını ve temellerini geliştirenlerin ta kendileri olmuşlardır. Atatürk’ün kendisinin çizdiği kapitalizmin sömürüsüne karşı ve halkçılığa dayanma fikri burada belirleyici yol göstericilerden omuştur. Batı’dan kopuş bir devrime dayandırıldığı için bunun nasıl bir devrim olacağı ve hangi güçlere dayanacağı da temel tatışma konuları olarak solun gündemine oturmuştur. O yılların dönemecinde Üçüncü Dünya’da yapılan bir çok hareket kapitalist olmayan yol formülüyle öne çıktı. Kapitalist olmayan yol, daha çok sosyalizme açık, emperyalizm karşıtı bir yönelimi temsil ediyordu ama çağın sınıf mücadelesinde sosyalizm olarak ifade edilmeyişinin kaynağını ülkenin ulusal güçlerinin yetersizliğinde gösteriyordu. Toplumsal devrime kaynaklık edecek güçler Kapitalist olmayan yol fikrinin en belirleyici eksikliği burada kurulan devrim stratejisinin de eksikliklerini belirler. Bu da Batı dışı bir siyaset ararken sınıf mücadelesi perspektifinin dışına çıkılması olarak belirtilebilir. Daha doğrusu sınıf mücadelesinin Batı’daki burjuva-işçi modeline göre yanlış bir tanımlamasından çıkılarak toplumsal devrime kaynaklık edecek güçler yanlış belirlenir. Çağın sınıf mücadelesi burjuva-işçi sınıfı mücadelesi değil, ezen-ezilen uluslar arasındaki mücadeledir. Emperyalizme karşı ezilen ulusların mücadelesi temel mücadeledir. Kapitalist olmayan yol bu mücadeleyi bir sınıf mücadelesi olmaktan çıkararak geri olduğunu ilan ettiğinden emekçileri toplumsal devrim mücadelesinden uzak tutuyor ve ulusallığı da yine burjuva belirleyiciliğine bırakıyordu. O zaman kapitalist olmayan yol ertelenen sosyalizm, ertelenen devrim anlamına gelir.
“Reform”-Devrim Çatışmasında Rejim üzerine genel açıklamaların yaygınlık kazanması Türkiye’nin tarihi bir dönüşümün eşiğinde olduğunu gösteriyor. Hepimizin duymaya alışık olduğu iki parola bu zor dönemde siyasal sisteme yönelik dönüşüm isteklerinin liberal biçimini oluşturuyor. Bunlar; 1. Asker siyasetten elini çeksin, 2. Siyaset ekonomiden elini çeksin, parolaları olarak özetlenebilir. Çok da yeni olmayan bu parolalarla, Batı tipi parlamentarizmin Türkiye’ye özgü “kuvvetler ayrılığı” modeli çiziliyor. Parlamenter sistemi ayakta tutacak formül bu. Çünkü Türkiye aslında liberal siyasetle bir “reform” ve devrim kavgasına girmiş bulunuyor. 1- Sivil siyaset; Avrupa Birliği ve demokratikleşme sürecine katılır, gerekli yapısal dönüşümlerin sağlanması için seferber olur. Asker siyaset bu sürece pürüz çıkartan, ulusal güvenlikçi-tutucu kaygıların siyasetini yapar. “Sevr paranoyası” ile hareket eder. 2- Sivil siyaset, küreselleşme koşullarıyla belirlenmiş bir ekonominin savunuculuğunu yaparken, asker siyaset net bir ekonomik görüşle ifade edilmese de bu konuda da güvenlikçi tutumu sürdürmektedir. 3- Sivil siyaset, “Anti-terör, anti-diktatör” NATO yönelimindedir. Asker siyasetin bu yönelim içinde koşullu olarak yer aldığı, özellikle Irak konusunda “liberal” fırsatları kaçırdığı belirtilebilir. Halk bütünlüğü ise doğrudan kapitalist yolun reddine dayandırılır. Türkiye de dahil istisnasız her durumda, kapitalist sistemin halk içinde sınıfsal bir bölünmeye sebep olduğu, bunun da ulusal bağımsızlık için tehdit oluşturduğu açıkça belirtilmiştir. Batıdan kopuş ve onun modelinden kopuş kapitalizme ve emperyalizme karşı çıkmayı gerektirir. Türkiye ve bazı Latin ülkeleri hariç benzer siyasal yapıdaki sistemler, çoğunlukla sistemlerini “sosyalizm” olarak tanımlarlar. Türkiye’de ve bazı Latin Amerika ülkelerinde de kapitalist olmayan yol sosyalizm olarak adlandırılmasa da, sosyalizm bir model olarak değil ama ideal sistem olarak itibardadır. Parlamentarizm halk üzerinde daha güçlü bir baskı dönemi oluşturmak istiyor. Doğal olarak ulusal kaygıları gündeme getiren bir asker bu sistemin polisi olmaktan çok uzak. Bu arada Amerika’nın anti-terör kampanyasını bu yönde Türkiye için bir fırsat olarak değerlendirme anlayışı da gelişiyor. Ordu da bu kampanya içinde “yeni dünyanın ihtiyaçlarına göre” yeniden yapılandırılacak, heveslilere göre. Bu kampanyanın sonuçları ise açıkça Misak-ı Milli’nin reddi anlamına gelecek. Böyle bir durumda reformculuğun karşısına çıkacak devrimciliğin kendisini parlamentarizmin bu yeni dönüşümünün tamamen karşısına koyması gerektiği açık. Askeri siyasetten, siyaseti ekonomiden ayırma saçmalıklarının peşine düşmek bir kez daha gerici güçler koalisyonunun ekmeğine yağ sürmek demek. Parlamentarizmden en ufak beklenti, liberal siyasetin koltuk değneği olmak demek. Bu yüzden ulusal kaygılarla yola çıkanların, bu dönüşümün şu veya bu yönünden beklentilere girmesi affedilemez hatalar olur. Türkiye’de devrim mücadelesi aynı zamanda Türkiye’nin ulusallık mücadelesidir. Bu mücadele kendi özgün demokrasisini ve siyasetini yaratmakla başarıya ulaşabilir. Rejim bekçiliği bu mücadeleyi sekteye uğratır. Bu yüzden devrimci dönüşüm parlamentarizmden kopmayı ve gerçek bir halk demokrasisini Cumhuriyet’in devrimci mirası üzerinden kurmayı gerektirir. Türk devrimini yöneten meclis, halkın meclisi olmalıdır. 3. Meşrutiyet ilan edildi 3 Ağustos’ta tüm Batıcı, liberal, gerici odakların sevinç çığlıkları arasında Üçüncü Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyet’in tarihsel anlamı şudur: Türkiye kesintisiz bir bölünme sürecine girmiştir. Her türlü emperyalist müdahaleye açıktır ve milli irade ortadan kaldırılıp yerine Avrupa’nın iradesi konmuştur. Bu sürecin sonu bölünme ve çöküştür. Kürtçe eğitim ve yayın AB’nin askeri müdahalesinin önünü açacak Türkiye içinde Kürt azınlık yaratma politikası AB’nin Türkiye için öngördüğü temel politikadır. Bunun bir paranoya olduğunu ileri sürenler ilk iki Meşrutiyet’in azınlık yaratma politikasının hangi sonuçlara yol açtığını izleyebilirler. Yugoslavya’da yaşananların Türkiye’de de yaşanmaması için hiçbir neden yoktur. Bugün Kürtçe eğitim ve yayını kabul eden Türkiye yarın Kürtlerin azınlık statüsünü kabul etmek zorunda kalacaktır. Türkiye’nin bölünmesi Türklerin ve Kürtlerin iyiniyetiyle engellenebilecek basit bir sorun değildir. Aynı zamanda sorun salt PKK’nın örgütlenmesi sorunu da değil, AB müdahalesinin tanınması sorunudur. Gerçekleştirilen yasal düzenlemeler AB müdahalesine davetiye çıkartmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
AB kuşatmasının ikinci cephesi: Güneydoğu AB’nin Kıbrıs’tan sonra Güneydoğu üzerinden Türkiye’yi kuşatma stratejisi, Güneydoğu’da da Kıbrıs’takine benzer evrelerden geçerek geliştirilebilecek. Özellikle yerel seçimler ve PKK’nın yerel seçimlerdeki başarısı üzerinden hesap edilen bir AB planı sözkonusu. AB’nin Türkiye üzerindeki stratejisini uygulayabilmek içinse bundan başka pek yol görünmüyor. AB, işbirlikçileri üzerinden bir seçim ve Kürt nüfus propagandası yürütecek, uluslararası toplumdaki ağırlığını kullanarak Türkiye’yi sıkıştıracak. Bu süreç içinde AB, Kıbrıs’ta olduğu gibi Güneydoğu’da da başta TÜSİAD ve medya olmak üzere işbirlikçilerini değerlendirebilecek. AB’nin Türkiye’yi kuşatma planı büyük ölçüde bir sivil darbe planı aynı zamanda. “Müttefik” Kuşatması Altında Ulusal Güvenlik
Stratejisi ABD’nin Irak’a saldırısı ile birlikte, Türkiye’nin benzer bir saldırı karşısında kendisini savunma olanaklarına sahip olup olmadığı düşünülmeye başlandı. Çünkü, Kuzey Irak konusunda ABD, Türkiye’yi doğrudan tehdit ediyordu. Tabi bu noktaya 50 yıllık NATO süreci sonunda gelinmiştir ve bu sürecin sonunda Türkiye’nin güvenlik imkanları büyük ölçüde zedelenmiştir. 50 yıllık ABD hegemonyası ve NATO sürecinin sonunda, NATO çıkarları uğruna gerçekler yitirilirken, Türkiye güvenlik inisiyatifini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bugün içinde bulunduğu gerçek durumu tek bir kavramla tesbit edelim: “Müttefik kuşatması”. Kuşatmanın üç boyutunu vurgulamak önemli. Birincisi, kuşatma salt ABD kuşatması değildir. ABD’nin ve Avrupa’nın iki ayrı kuşatma planından bahsedebiliriz. ABD’ninkinin ağırlık merkezi Türkiye’nin doğusu ve Kürt devletidir. Avrupa’nınkinin merkezi batıda ve Akdeniz’de toprak kazanmadır. Ancak her iki plan da Türkiye’yi çevrelemeyi esas almakta. AB’nin de ABD’nin de hem Doğuya hem Batıya ilişkin politikası vardır. İkincisi, her iki planın da en önemli ayağını Türk ordusunu tasfiye etmek oluşturuyor. ABD ve Avrupa bu konuda da farklı politikalarla harekete geçmiş durumdalar. Üçüncü olarak, ABD ve Avrupa farklı çıkarlara sahip olsalar da, Türkiye’yi zayıflatacak ve kuşatmayı bütünleyecek konularda ortak hareket ettikleri durumlar da önem taşıyor. Aktif Politika Bu yüzden Türkiye, tehlikenin yakın ve uzak oluşuna göre sıraya koyarak tüm çevresinde aktif politika uygulamalıdır. 1- Ortadoğu’da aktif politika, kukla Kürt devletine temel olacak aşiret gruplarının bertaraf edilmesi ve Kuzey Irak’a müdahaledir. 2- PKK üzerinde aktif politika, PKK’nın sözde önderliğinden başlanarak temizlenmesidir. 3- Batıda aktif politika, Kıbrıs’la entegrasyondur. Türk ordusunun işgalci ilan edilmesinin sözkonusu edilmesi entegrasyon gerekçesi olmalıdır. 4- Kafkas hattında aktif politika, Ermeni sorununda aktif politikadır. Ermeni sorununu gündeme getiren tüm devletlerle ilişkinin kesileceği bildirilmeli. İsrail’in desteklenmesinden vazgeçilmeli. ABD’nin kuracağı Kafkas hattı, İsrail’den başlamakta Gürcistan’a uzanmakta ve Türkiye’yi tehdit etmektedir. ABD’nin Kafkas politikasının her aşamasında net karşı tutum alınmalıdır. Rusya, Gürcistan, İran ve Ermenistan’la gerekli anlaşmalar ele alınmalıdır. 5- AB uyum yasaları iptal edilmeli. Yasalar Türkiye karşısında Kürtçü politikaya ve gayrimüslim azınlıklara Lozan’a doğrudan karşı imtiyazlar vermektedir. 6- Balkanlar’da ABD müdahalesinin Balkan felaketinden sorumlu olduğu açıklanmalı. Balkanların müdahale öncesi sınırlarına kavuşması doğrultusunda Balkan ittifakı politikası oluşturulmalıdır. 7- Tüm bunların başında ise Lozan’a aykırı olan, Türkiye’deki yabancı askeri varlığın ve üslerin Türkiye’den uzaklaştırılması gerekmekte. NATO’dan kurtulmak, NATO’nun krizde olduğu bir dönemde iyi bir başlangıç olacaktır. Bunların tümünde aktif politika olmadan kuşatmayı yarmak mümkün değildir. Ancak birisinde bile alınacak tavır, inisiyatifi büyük ölçüde bize kazandırır. Ulusal güvenlik milliyetçi strateji ile savunulur Türkiye’nin çevresindeki bu kuşatmayı tehdit olarak algılamasının önündeki en büyük engel ABD ile “stratejik müttefiklik” ve NATO çerçevesinde geliştirdiği güvenlik konseptleridir. Türkiye bu konseptler içinde kendi ulusal varlığına ilişkin gerçekleri yitirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, antiemperyalist bir bağımsızlık savaşı ve milliyetçi bir devrim ile kurulmuş bir devlettir. Türk vatanı üzerinde Türk varlığı imkanını yaratan bu kuruluş özelliği kendiliğinden bir ulusal güvenlik stratejisinin çerçevesini oluşturmaktadır. Birincisi emperyalist güçlerle uzlaşarak Türk varlığını korumak mümkün olmaz, ikincisi milliyetçi olmayan stratejiler uğruna Türk kanı akıtmak bu varlığı tehlikeye sokar. Stratejik düşmanımız Amerika Artık Türkiye-ABD ilişkisinden bahsedilemez, Türkiye için ABD tehdidinden bahsedilmelidir. Hâlâ uluslararası ilişkilerdeki “ilişki” kavramını kullanmak mümkün değildir, ulusal güvenlik anlayışı içerisinde tehdit kavramı kullanılmalıdır. Dolayısıyla ilişkiyi eski hale döndürmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir ilişki kalmamıştır. Artık fiilen birbirinin gücünü sınayan iki kuvvet ortada durmaktadır.Bugün ABD ve Türkiye’nin durumu hakkında tam doğruyu ortaya koymak istersek tek bir kavram kullanabiliriz: “Stratejik düşmanlık” ABD’nin, “stratejik düşman” olduğunu görmeden Türkiye’nin güvenliği üzerine söz söyleyebilmek mümkün değil. Ancak Türkiye’ye yönelik ABD düşmanlığı bu kadarla sınırlı kalmayacak. 1- Ermeni sorununda açılım, 2- Kıbrıs’ta Annan Planı’nın kabulü, 3- Ordu konusunda sivilleşme, 4- PKK’ya af ve Kuzey Irak’tan Ordu’nun çekilmesi, 5- Araplar’a karşı Türk askeri. Kerkük’te susan Diyarbakır’da susar,
Kerkük’teki Türkmen kardeşlerimize yapılan katliamla birlikte, Türkiye’nin artık “kan kaybeden” bir ülke olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. Bu katliam yalnızca Kuzey Irak’taki Türkmen kardeşlerimizle sınırlı tutulamaz. Kerkük’teki kan kaybı, Diyarbakır’da toprak kaybıyla sonuçlanacak bir sürecin sadece başlangıcı. Kerkük’teki Türkmen katliamı karşısında susmanın tek bir anlamı var: Diyarbakır’daki toprak kaybı karşısında da susmak. Bu durum karşısında “Yok mu Türk’ü koruyacak?” sorusu ister istemez her Türk’ün kafasında yer ediyor. Kerkük’te susan Diyarbakır’da da susacaktır. Bundan kimsenin şüphesi yok. Sonuçta düşman aynıdır, düşmanın hedefi de bellidir. Düşmanın hedefi açısından, Kerkük ve Diyarbakır aynı kukla Kürt devletinin sınırları içinde bulunmaktadır. Bu bakımdan Kerkük ve Diyarbakır’ın hiç bir farkı olmadığı gibi, KDP, KYB ve PKK’nın da hiç bir farkı yoktur. Barzani, Talabani ve Apo, aynı derecede ABD uşağı, aynı derecede ABD kahramanıdırlar.
Irak’ta işgale ortak olmak mı Mustafa
Kemal tavrı mı? Mevcut tartışmalar içinde halen Irak stratejisi, ABD ile karşı karşıya kalmamak ve Irak’ta istikrarın sağlanması genel konsepti üzerinden yürütülüyor. ABD’nin Türkiye’yi direniş odağı olarak değerlendirmesinin aksine, Türkiye kendi politikasını ABD’nin Ortadoğu politikasına alternatif bir direniş odağı olmak üzerinden koymuyor. Dolayısıyla Türkiye halen gelişmeler karşısında inisiyatif kazanabilmiş değil. Süreç hem Türkiye açısından hem de Türk Ordusu açısından zarar verici ve kuvvet kaybettirici bir süreç. İçinde bulunulan süreçte, ABD zor durumda olmasına rağmen güç kazananların kimler olduğuna dikkat edilirse Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler de ortaya çıkar: Barzani, Talabani ve PKK. ABD bu süreç içinde Türkiye’yi oyalayarak ve “zaman alarak” kukla Kürdistan planını güçlendiriyor. Türkiye’yi hedef yapan şer ekseni: ABD-İngiltere-İsrail
Türkiye’deki saldırıların ABD-İngiliz-İsrail eksenine karşı yapıldığına şüphe yok. Türkiye açısından önemli olan soru şu: Bu saldırılarla Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu bir mesaj var mı? Eylemi gerçekleştirenler açısından verilmek istenen mesajın esasen İsrail ve İngiltere’ye yönelik olduğu açık. Onların Türkiye’de Türklerin zarar görmüş olacağını düşünmedikleri de, Sinagog gibi dini bir mekanın seçilmesinin genel olarak vicdanları zedeleyeceğini düşünecek durumda olmadıkları da ortada. Bu yüzden eylemi gerçekleştirenlerin Türkiye’yi, Türkiye’nin müslüman bir ülke oluşunu, ABD’ye de tüm kamuoyunun direndiğini dikkate almamış oldukları görünüyor. Eylemi gerçekleştirenler açısından eylemin Türkiye’de gerçekleştirilmiş olması ikincil, İsrail ve İngiliz hedeflerine karşı gerçekleştirilmiş olması esastı.
Kemalizme İhanet Süreci Mustafa Kemal’i Atatürk yapan onun mevcut toplumsal yapıya karşı mücadele eden devrimci bir lider olmasıydı. Kemalizm, Türkiye’nin toplumsal yapısını değiştirmek için mücadele içinde gelişmiş bir programdı. Atatürk o toplumsal yapıyı değiştirdiği için Türk toplumuna mal olmuştu. Türkiye ise bugün Atatürk’ün yaratmak istediğinden başka bir toplumsal yapıya dönüştürülmüştür. Anti-Kemalizm Türk siyasetinin iki ana damarından beslenmektedir. Bunlardan birincisi açık Kemalizm ve Atatürk düşmanlarıdır. Genel olarak siyasetin “sağ”ını Kemalizm düşmanlığı tanımlar. Sağcıların Kemalizm düşmanlığına 80’lere gelindiğinde liberal sol eklentiler de olmuştur. Ancak sağın Kemalizm düşmanlığı Türk siyasetinde Anti-Kemalist yapının gelişmesini yeterince açıklayamaz. Kemalizmin bir de “içerden” tasfiye edildiğini görüyoruz. Bu, Kemalizme ihanet çizgisidir. Kemalist program, 6 Ok, bizzat Atatürk’ün kurduğu CHP’den tasfiye edilmiştir. CHP ve türevlerinin Türk siyasetindeki yeri ancak Kemalizme ihanet çizgisi doğru konulduğunda açıklanabilir. Böyle baktığımızda, Türk siyasetinde çoğunlukla sağcı Kemalizm düşmanları iktidarda olsalar da, CHP’deki Kemalizme ihanet çizgisi iktidara geldiğinde de anti-Kemalist programın ilerletilmesine devam edildiğini görürüz. Kemalizme ihanet, Kemalizm düşmanı siyasetin ardılı olagelmiştir hep. Anti-Kemalist yapının gelişimine uyarak, aşamalarla gerçekleştirilmiş bir siyasettir Kemalizme ihanet: İlk aşama “uzlaşma”dır. Toplumsal yapıyla mücadeleden vazgeçilerek onunla uzlaşılmıştır. İkinci aşama “koruma”dır. Uzlaşılan toplumsal yapı Atatürkçü kuvvetlerin müdahalesine karşın korunmuştur. Üçüncü aşama ise “destekleme”dir. Kompradorlaşma desteklenmiştir. Dolayısıyla Atatürk devrimcilere yalnızca düşman ordularıyla değil toplumsal yapıyla mücadele işini de yüklemiştir. Kemalist program toplumsal yapıyı aşamalarla değiştirirken, ilk okları milliyetçilik ve halkçılıktır. Her şey anti-emperyalist milliyetçi bir mücadele örgütlemekle başlamaktadır. Küçükömerlerin yaptığı bir diğer çarpıtma ise, sermayeyi Batıcılıktan kurtarıp halk cephesine katmak yanında, İnönücülüğü de Atatürk’e yamamak olmuştur. Bürokrat tipini İnönü olarak belirtirlerken, özellikle 38 sonrası tüm İnönü politikalarını da Atatürk’e yamarlar. Bunda amaç Kemalizmi halktan uzak ve seçkinci gösteren “orijinal” tezlerine kanıt toplama ihtiyacıdır. Kemalizmin laikliğine saldıran anti-Kemalist program ise, Kemalizme ihanet çizgisinin Batıcılığından beslenmiştir. Çünkü İnönü laikliği ile Atatürk laikliği arasında derin bir fark vardı. O da Atatürk çağdaş bir ulus temeli yaratmaya çalışırken, İnönü’nün Batılı bir ulus yaratmaya çalışmasıdır. Şeriatçılığın marjinalleşmesine varan Atatürkçü laiklik karşısında, gericiliği besleyen bir İnönü laikliği vardır. Sağcılaşmanın teorisyenleri burada da İnönücülüğü Atatürk’e yamayarak, çağdaşlıkla Batıcılık arasında Atatürk’ün gördüğü çelişkiyi örtbas ederler. İnönü 1946’dan itibaren kendi misyonunu Türkiye’ye demokrasiyi getirmekle ifade etmeye başlamıştır. İnönü’nün dönüşümü açısından da belirleyicidir bu uzlaşma. Çünkü artık bizzat Atatürk döneminden koptuğunu ifade etmektedir. Demokrasi öncesi ne vardı? İnönü bunu “kapalı rejim” olarak cevaplayacaktır sonraları. Bu niteleme bizzat Atatürk’e yönelmiş bir ihanetin izlerini taşımaktadır.
O’nu Ankara’da değil, mazlumların direnişinde
arayın Türkiye’de Türk milleti ve Mustafa Kemal esir konumuna düşürülüyor. Oysa Mustafa Kemal asla esir düşmezdi. Türk milleti onu Ankara’da boşuna arıyor. O çoktan doğmuş olduğu yere, ezilenlerin direnişinin yanında yerini aldı bile. Vatan kavramını Ortadoğu’ya Mustafa Kemal tanıttı, anti-emperyalizmi oöğretti. Mustafa Kemal’i yeni Çanakkaleler doğarken o mücadelenin dışında düşünmek mümkün değil. Bir sömürgeci imparatorluk müsveddesi bir kez daha çökertilirken de Mustafa Kemal gerçek yerinde, Türk Milletinin başında olacak. Ortadoğu’da Filistinli çocuğun da, Iraklı köylünün de içindeki general, Mustafa Kemal’den başkası değil. ABD’nin “köpek generalleri” bu gerçeği anladıklarında onlar için çok geç olmuş olacak.
Ulusal Sol’un Programı: 6 Ok (İleri, Sayı 16-17, Mayıs-Ağustos 2003) Türk devletinin kuruluşunu antiemperyalist bir bağımsızlık mücadelesi ve milliyetçi bir devrim olarak ortaya koyduğumuzda, ulusal solun ne anlama geldiğini tartışmaya gerek kalmayacaktır. Yani ulusal sol, ulusal devrimcilikten başka bir şey değildir. Ulusal devrimciliğin yegâne programı ise 6 Ok’tur. Doğal olan şey açıkça Batıcı, liberal ve sağ olan bugünkü siyaset kurumunun ve gündemlerinin karşısına solun 6 Ok programını koymasıdır. Ancak ulusal solun programı olarak 6 Ok’un kavranmasındaki zaaflar, solun bu gündemlerin yarattığı siyaset zemininden kurtulamamasıyla sonuçlanmaktadır. Sol genellikle sağcı siyasetin yarattığı paradigmalardan kurtulamamakta, sonuçta kendi programını sağcılaştırmaktadır. Atatürk’ün koyduğu 6 Ok programının temel özelliği her defasında vurgulanmıştır: “Türkiye’nin kendi koşullarından kaynaklanmak”. Atatürk, Türkiye’de “Tanzimat’tan beri gelen” uydu yapının değiştirilmesi amacıyla bir program ortaya koymuştur. Bu program Batıdan alınmış bir program değildi. Tek kaygı bir ulusal devrim gerçekleştirmekti. Ancak bugünkü program tartışmasında tam da bu yönde iki hata yapılıyor: 1- Batılı siyaset anlayışı içinde kalmak. 2- Mevcut siyaset kurumunun zemini içinde kalmak. Ulusal solun en ciddi sorunu programının ilk maddesinde başlar. Çünkü bugün siyasal düzene ilişkin sorunlar konusunda zemin baştan aşağı Batılılaşmıştır. Bu Batılılaşma “demokrasi” kavramında ifade olunur. Türkiye’de “demokrasi” ile cumhuriyetin birbirinden ayrı şeyler olduğunu ve bunların birbirine karşıt şeyler olduğunu ortaya koymadan düzgün bir siyasal mücadele zemini oluşturulamaz. Türk halkının kayıtsız şartsız egemenliğinin adı Cumhuriyet’tir. Bu egemenliğe karşıt olan şeylerle mücadele etmek gerekir. İşte Türkiye’de cumhuriyetçi egemenliğe, yani halk iradesine karşıt olan bir takım kuvvetler kendilerine program olarak “demokrasiyi kurmak” çizgisini seçmişlerdir. Cumhuriyet’e karşı demokrasiyi kurmak! Türkiye’nin 60 yıllık siyasetinin özeti budur. Atatürk’ün partisine karşı Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan iki partinin de liberal esaslı partiler olması tesadüf değildir. Bu iki partinin ve ayrıca CHP içinde sağ kanadın sisteme yönelik esas eleştirisi ise “Türkiye’de neden demokrasiyi uygulamıyoruz?” sorusuydu. Bu noktadan sonra Türkiye’de bir siyasal program olarak demokrasi “kayıtsız şartsız halk egemenliği”nden başka her şeyin serbestliğini savunmak anlamına gelmiştir. Türk siyasetinde artık hilafetçilik de, bölücülük de, sermayecilik de aynı partinin programı haline geliyordu. Her ülkenin siyasal sistemi kendi koşullarından kaynaklanır. Türkiye’de de Cumhuriyet pekâlâ bir demokrasi biçimi olarak tanımlanabilir. Sonuçta Türkiye’de irade “çoğunluğun” olmanın ötesinde tüm halkın iradesidir. Bölücü “Demokrasi” Çizgisi 1- Bölücü hareketinin örgütlenmesi ve siyasal hakları: Demokrasi çizgisi AB’nin talepleri doğrultusunda, etnik nüfus yaratılarak bunlara “kendi kaderini tayin hakkı verilmesi”, PKK’nın siyasallaşması, teröristbaşına af ve siyasal hak, Kürtçe yayın ve eğitim politikasıyla milli bütünlükten ayrı bir Kürt nüfus tanımlaması, terörle mücadelenin engellenmesi doğrultusunda gelişmektedir. 2- Şeriatçı hareketin örgütlenmesi: Demokrasi çizgisi, “inanç özgürlüğü” propagandası doğrultusunda her türlü etnik ve dini yapının örgütlenmesini ve siyasete müdahalesini öngörüyor. 3- Egemenliğin paylaşılması: Son olarak demokrasi çizgisi, uluslararası bağımlılık noktasında çağdaş kuvvetler ayrılığını egemenliğin ulusüstü kurumlarla paylaşılması gerekliliği olarak tanımlıyor. Burada başta AB geliyor. Tüm bu taleplerin fiiliyatta ve resmen Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıracağını ve esasen sömürgeci Batının talepleri olduğu görüldüğünde demokrasi mi cumhuriyet mi sorusuna daha düzgün cevap verilebilecektir. Ancak demokrasi çizgisinin milli egemenlik konusunda yaptığı tahribatı sadece anayasal süreçte ele almak doğru olmaz. Bu sürecin en önemli ayağı Türk Ordusu’nun tasfiyesidir. Bugün demokrasi çizgisi en önemli hedef olarak “Ordu’nun siyaset üzerindeki etkisi”nin kaldırılmasını koyuyor. Bunu Batı da aynen böyle koyuyor. Atatürk’e göre Cumhuriyet Kuvayı Milliye’dir. Yani tüm kuvvetlerin milli irade doğrultusunda tek bir yönde hareketidir. Kuvayı Milliye içinde Ordu’nun rolü ise tartışılmaz bile. Cumhuriyet’te Ordu milli kuvvetlerin bir parçasıdır ve Atatürk’ün koyduğu Kuvvetler Birliği prensibi içinde Ordu’nun önemli rolü vardır. Ordu “siyaset” dışında fakat Milli Kuvvetler’in içindedir. Ordusuz bir milli devletten, ordusuz bir halk egemenliğinden bahsedilemez. Demokrasi ile Cumhuriyet karşıtlığını ortaya koyduğumuzda halk egemenliğinden yana ulusal solun bu çizgiye karşı Ordu’nun safında tereddütsüz yer alması gerekir. Bu yüzden: 1- Bölücülük konusunda, demokrasi doğru tanımlama değildir. Türkiye Cumhuriyeti bölünmez bütündür. Türk milletinden ayrı etnik nüfus kabul edilemez, bunlara ayrıcalık verilemez. PKK ve teröristbaşı konusunda, “kafaların kopma ihtimali” göze alınmalıdır. 2- Şeriatçılık konusunda, demokrasi doğru tanımlama değildir. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarına siyasal hak tanınamaz. Devrim Yasaları düzgün uygulanmalıdır. 3- Egemenliğin paylaşılması sözkonusu olamaz. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Sömürgecilerle paylaşılamaz. 4- Ordu konusunda demokrasi doğru tanımlama değildir. Ordu milletindir. Tasfiye edilemez. Ordu milli bir kuvvet olarak, milli egemenlik yetkisi ile tanımlanmalıdır. Ordu’nun sürece müdahalesi meşrudur. Milliyetçilik, antiemperyalist milli mücadelenin ve Türk milletinin dirilişinin ideolojisidir. Milliyetçilik ulusal devrimci ideolojinin halkçılıkla birlikte temelidir. Program olarak ise milliyetçilik geniş kapsamlı bir programdır. Ulusal alandaki her politikanın temelidir. Ekonomik, askeri, siyasi, eğitim, ve sağlık... Atatürk döneminde tüm bu politikalar Türk tarafından ve Türk içindir. Bu yüzden milliyetçilik, Türk vatanı üzerinde her alanda Türk varlığı demekti. Liberaller bunu faşizm olarak nitelemeye giriştiler. Elbette eleştirinin kaynağı yine Batıydı. Batı Türk’e karşı Peki bugün Batı ile Türkiye’nin ilişkisine hangi temelde bakılmalıdır? Türk milliyetçiliği dışında bir bakış açısı geliştirmek Batı-Türkiye ilişkilerini doğru değerlendirememektedir. Batı, Türk varlığını ortadan kaldırmak istiyor. En azından Anadolu’da Türk varlığını istemiyor. Saldırı bizim açımızdan herhangi bir emperyalist saldırı değil, doğrudan Türk’e yapılmış bir saldırı. Bu yüzden Milli Mücadele’deki ve Cumhuriyet’in kuruluşundaki kadar kapsamlı bir milliyetçi politika izlemek gerekiyor. Türk milliyetçisi olmayan bir hareketin sömürgeci saldırıya direnmesi mümkün değil. Dünya çapında kapsamlı bir sömürgeleştirme ve paylaşım sürecine girerken Türk solu Türk varlığıyla yakın ilgi içinde olmak zorunda ve milliyetçilik bayrağını çekinmeden yükseltmeli. Atatürk, milli devleti aynı zamanda bir “halk devleti”, “Türk halk devleti” gibi tanımlarla ortaya koyarken, doğrudan sınıfsal niteliğe bir gönderme yaparak onu Batılı devletlerden ayırmaktadır. Atatürk’e göre Türkiye’de toplum Batıdaki gibi iki karşıt sınıfa ayrılmamakta, dolayısıyla devlet de bir sınıf devleti olmamaktadır. Devlet tüm halkın devleti, Türk milletinin devletidir. Atatürk “mesleki” olarak sınıfların varlığını kabul etmekte, yalnız bunlara ideoloji olarak tek bir milliyetçilik önermektedir. Halkçılık, Atatürk’te milliyetçiliğin olmazsa olmaz bütünleyicisiydi. Milliyetçilik Türk halkına dayanmak ve onun refahını arttırmak demekti. Atatürk, halkçılığı sosyalizmin bir türü olarak koymadı.Ancak daha sonraları gelişen ve ezilen ulusların kendi bünyelerinden çıkan “sosyalizm” anlayışlarıyla Atatürk’ün halkçılık sistemi ciddi benzerlikler taşımaktadır. Özellikle ulusal, halkçı, devletçi sistemler olarak kurulan bu tip sosyalizmlerin Atatürk Türkiyesi’nin antiemperyalist karakterine büyük önem verdikleri de düşünülürse halkçılık ve sosyalizm arasındaki ilişki daha düzgün değerlendirilebilir. Dolayısıyla doğrudan milli devleti tasfiye çizgisinde hareket eden sermaye kuvveti tasfiye edilmeden Türkiye’de bir halkçılık mümkün değildir. Ulusal sol, millet düşmanı sermaye karşıtı örgütlenmenin temel kurumu olmalıdır. Başta Türk işçi sınıfı, sermaye karşısında milli devletin savunulması görevini yerine getirmelidir. Atatürk’ün emperyalizm karşısında varolabilmek için yüklediği milliyetçilik görevini bu temelde yapmak ve sermayenin işbirlikçi faaliyetini teşhir etmek gerekiyor. Türk işçisinin ve halkın milliyetçilik ve halkçılık temelinde sermaye karşısında harekete geçirilmesi imkanı ortada dururken ulusal sol içinde Batılı terminolojinin yarattığı tahribat halkçılık konusunda da hüküm sürüyor. Ulusal kavramını bulandıracak şekilde bir “ulusal burjuvazi” kavramı üzerinde “stratejiler” üretiliyor. Türkiye’nin en milliyetçi döneminde dahi sermayenin en ufak bir bölümü milliyetçi nitelik taşımadı. Şimdi ise ulusal kavramı eğilip bükülerek bir halka dost burjuvazi yaratılmaya çalışılıyor. Ancak bu ulusal sermaye meselesi, ulusal solun sermaye karşısındaki mücadelesini de tavsatıyor. TÜSİAD’la mücadele etmek için ille de yerine bir sermaye grubu koymak gerekmiyor. Tersine mümkün olmayan bu çaba TÜSİAD’la mücadeleyi engelliyor. Sermayenin Türkiye içinde tek alternatifi Türk halkının kendisidir ve Türk emekçisinin milliyetçiliğidir. Ulusal solu ulusal devrimcilikten saptıran bir diğer Batılı kavramsa sosyal demokrasidir. Sosyal demokrasi, Batının sömürge kârı üzerine emek-sermaye ittifakı inşa etmesinin ideolojik sonucudur. Ortalama bir Avrupa devletinin programıdır. Halkçılık yerine bu kavramın sola mal edilmesi doğrudan CHP içindeki Kemalizme ihanet çizgisinin sonucudur. Karma ekonomi değil devletçilik Devletçilik, sermayenin ulusal sol program içinde en çok korktuğu uygulamadır. Çünkü bizzat sermaye karşıtı bir uygulamadır. Devletçilik Atatürk’te ve onun çevresinde “kapitalizmden de sosyalizmden de başka bir sistemdi”. Ancak bu çarpıtılarak bir karma ekonomi anlayışı haline getiriliyor. Ama devletçilik Anayasa’ya girmiş Türk devletinin halkçı-milliyetçi niteliğinden kaynaklanan ideolojik bir tercihtir ve doğrudan sermaye karşısında alınan kararlar bütünüdür. Burada özellikle belirtilmesi gereken şey, laikliğin ancak Türkiye koşullarında uygulanmış belli bir program sonucu halk tarafından kabul edildiğidir. Atatürk’ün laiklik anlayışının halktan tepki görmediği üstelik destek bulduğu ortadadır. Bunun sebebi ise, laikliğin hem antiemperyalist Milli Mücadele’nin önderi olan kadro tarafından hem de halkçılık uygulamalarıyla birlikte ortaya konmasıdır. Atatürk, laikliği asla Batılılaşma projesi olarak koymadı. Tam tersine laiklik uygulamaları aynı zamanda Türk tarihine ve Türk özüne dönmek yönündeki en milliyetçi uygulamalarla birlikte, “uygarlığa ve öze dönüş” çerçevesinde ortaya konmaktaydı. Atatürk’ün ülkesinde devrimcilik yasak! Türkiye’de devrimciliği yasaklayanların tek amacı olmuştu. Milletin Atatürkçülüğe dönüş özlemini baltalamak. Atatürkçülükle devrimcilik özenle birbirinden ayrılmakta, Atatürk devrimleri de bir takım münferit hadiselermiş gibi halktan saklanmaktadır. Ancak bu yalnızca Atatürk düşmanları tarafından yapılmamakta, bizzat “Atatürkçüler”in belli kesimleri içinde de kabul görmektedir. Oysa Atatürk 6 Ok’la birlikte devrimciliği de Türk devletinin temeli olarak görmektedir.
ADKF: Kamusal siyaset, toplumsal devrim Gençlik Ve Toplum Arasında Diyalog: Belirttiğimiz gibi kendisini piyasacılığın dışında kamusal alanda bireyciliğin karşısında tanımlayan ADKF’nin Batı standardı bir gençlik anlayışı karşısında yer alması kaçınılmaz. Fikirler toplumsal gerçeklikten bağımsız kendi başlarına yer almazlar. Toplumsal gerçekliği bir aynası olmanın ötesinde toplumsal bir gerçeği dönüştürme gücü ise bu fikirlerin insani bir çabayı harekete geçirme kuvvetine bağlıdır. Ve bu insani çaba da yine toplum aracılığıyla tanımlanabilir. İnsan toplum içinde yetenek kazanmaktadır. O zaman fikirler bir insani çabayı harekete geçirmek için toplum içinde güç kazanmalıdırlar. Bireyciliğin belirli insanlara atfettiği girişimcilik yeteneği gibi yetenekler insanın özünden koparılıp yabancılaşmasına dayanır. İnsan toplum dışında tamamen yeteneksizdir. Gençlik Ve Toplum Arasında
Diyalog: Toplumsal Eylem-Statükonun Yıkılması Gençler Yeni Fikirlerle Topluma Yaklaşır ADKF’nin hızla bir inisiyatif ortaya çıkarması, bir anda ülke genelinde daha düne kadar birbirinin varlığından haberi olmayan insanları kolektif bir çabanın içine katması bu anlamda belirleyici bir siyasal hareketin ilk referansıdır. Ancak piyasacılığın ve bireyciliğin tümden kırılabileceği nokta ancak bir toplumsal eylemdir. Toplumun bilinç kanalları şu anki statükonun sarsılması dışında başka bir seçenekle açılamaz. 30 yıl sonra gençlik ne istiyor?
Türkiye’yi bugüne getiren süreç Denizler gibi ulusal kurtuluş mücadelesinde kararlı gençler varken olanaklı değildi. Onlar varoldukça Türkiyeyi emperyalistlere bağlayan ip bir yerde mutlaka kopacaktı. Bu yüzden Türkiye’yi emperyalistlere bağlayan ip Denizlerin boğazına dolandı. İnanılması güç ama arada hiçbir fark yok. O gün Denizlerin mücadele ettiği Batıcı ve gerici rejim neredeyse tamamen aynı kadrolarla devam ediyor yoluna. Kurtuluş mücadelesi ve asil kan: Deniz Gezmiş
Kemalist düşünceyle yetişmekten onur duyan Deniz’in sonu da Türkiye’nin rejiminin ve geldiği yerin tescilidir aslında. Deniz “savunma”sında da defalarca vurmuştu bunu yargıçların yüzüne. Biz yanlış yapmadık ve yanlış olan düzenin kendisidir. Bu düzenin Atatürk’ün kurduğuyla alakası olmadığı gibi düzen savunuculuğunun da Atatürkçülükle ilgisi yoktur. Deniz vatanseverliğin gereğinin devrimcilik olduğunu ortaya koyar. Bunun için devrimci olmaktan da asla pişmanlık duymaz. Atatürk’ün başlattığı bir çağda ama Atatürk’süz bir Türkiye’de yaşamak çelişkisini Deniz gibi yaşayabilmeliyiz. Bunun için hem Atatürkçü bir Türkiye yaratmak hem de yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesini yükseltmek yeni Denizlerin görevi olmalı. 30 yıl sonra gençlik ne istiyor Bugün Türk halkı tarihinde görmediği kadar aşağılanmaktadır. Emperyalistlerin saldırganlığı görülmemiş boyutlardadır. Türkiye toprakları da bu saldırganlığın hedefleri arasındadır. Sömürgecilik saldırısı, onlara hizmet eden komprador sistem görülmedik derecede aşağılıktır. Böyle bir durumda gençlere, devrimci gençlere ihtiyaç vardır. Kimse gençliksiz bir yere kıpırdayamaz. Ülke onlara emanet edilmiştir. Bu koşullarda Denizlerden farklı düşünmek için neden var mı? Denizlerden farklı yaşamak için neden var mı? Gençlik devrim istiyor! Ya istiklal ya ölüm! Tek yol devrim! Che emperyalizmle savaşa çağırıyor! (TÜRKSOLU, Sayı 14, 7 Ekim 2002) Che bugün bu kadar seviliyor ve sahipleniliyorsa elbette ki bu, nostaljik gerekçelerle açıklanamaz. Che’nin çağrısı çarpıtılamayacak kadar açıktır: yok edene kadar emperyalizmle savaşmak. Che’nin yaşamı tümüyle emperyalizmle savaşa adanmış bir yaşamdır. Bu yüzden emperyalizme karşı savaşa atılan halklar her yeni emperyalist saldırıda dönüp Che’ye bakıyor ve Che’den güç alıyor. Che 35 yıl geçmesine karşın hala unutulmamıştır. Çünkü Che’yi yaratan koşullar olduğu gibi yerinde duruyor. Che unutulmamıştır, çünkü emperyalizm hala dünya çapında saldırıyor. Che unutulmamıştır, çünkü ezilen ulusların emperyalizme karşı öfkesi dinmek bilmiyor. Bu öfke her geçen gün yeni Che’leri yaratma potansiyeli taşıyor.
Türk Solu’nun devrimci yönünü canlandırmak Türkiye’de sola ihtiyaç var! Türkiye’de sola ihtiyaç var! Böyle bir fikir yaygın bir şekilde herkesin kafasına yerleşmişse bunda en çok belirli bir sol anlayışın, bir sol tarihin etkisi var. Türkiye’de belli bir dönemi yaşamış olan herkes, olaylar karşısında alınması gereken sol tavır hakkında önceden bir görüş sahibidir. Hal böyleyken, halk içinde bilindik fikirleriyle güçlenmesi gerekirken, sol, bir yandan da en karikatürize olmuş dönemini yaşamaktadır. Yeni Olan Düzen Solculuğu Basitçe söylemek gerekirse, anti-emperyalizmin ve tam bağımsızlığın bayrağını kaldıracak, rejim krizini sorumlularıyla beraber teşhir edecek, laiklik ve demokrasinin savunusunu yapacak bir sol, Türk soludur ve bunun ciddi bir çıkış olanağı vardır. Bunun böyle olduğunu bilmek için alim olmaya gerek yokken, sol adına ortaya çıkan lafazanlığın, solu karikatürize edip düzene entegre etme çabasında olan düzen güçlerinin ekmeğine yağ sürdüğünü görüyoruz. Yazılacak, çizilecek yeni bir şey yok. Yeni olan, acayip derecede uysal, şaşılacak derecede “barışçı”, düzenle bir restleşmeye gitmek konusunda utanılacak derecede korkak bir solculuk anlayışının Türk solculuğuna peydah olmasıdır. Sistem o kadar eskimiş ve köhnemiştir ki yapabileceğimiz tek şey bazılarının “çiğlik” veya “demodelik”le suçladığı eski tavrımızı hatırlatmaktır. Bunun dışında bir de gardropçuluk vardır. Sözde demokratlık vardır. Atatürkçülüğü ve solculuğu birbirinden ayrı ve düzen içinde konumlandırmak vardır. Halkın tüm inisiyatifini alıp, gidip Batı’ya, sağcılara, ona buna peşkeş çeken, Türk Solu’nun mücadeleci tarihinden öğrenmek dışında her kaynağa başvuran düzen solculuğu vardır. Herşey gözler önündeyken susup tavırsız kalmak vardır. Gençlere yönelmiş şiddetli bir düşmanlık, halkın siyaset yapmasına yönelmiş bağnaz korku vardır. Bir de Türkiye’yi karanlığa mahkum etmiş sağcılığın ta kendisi vardır. TÜRKSOLU Geleneği Türkiye’nin bağımsızlığının ve Türk halkının kültürünün ve tarihsel mirasının her türden liberal saldırının hedefi olduğu şu günlerde Türk Solu’nun da bu saldırılardan nasibini alması kadar doğal bir şey yok. Türk Solu geleneğini ve liberallerde bir kâbus halini almış değerlerini yaratan devrimci önderlerin hiçbiri bugün yaşamıyor. Daha da kötüsü onların yarattıkları veya yaratmaya çalıştıkları mücadele araçları da ortada yok. Ama açıkça görüyoruz ki, emperyalizme direnişin adı hala “çağa ayak uyduramayan Türk solculuğu”. Halkçılığın, emekçi mücadelesinin adı hâlâ Türk Solu. Bunun sebebi Türkiye coğrafyasına yönelik her sömürgecilik saldırısına karşı direnmiş bir Türk Solu geleneği yaratılmış olması. Bu gelenek, halkla birlikte hareket edebilmenin yollarını bulduğu ve belirleyici zaferler kazandığı içindir ki halk bugün yeniden devrimci Türk Solu’nu arıyor. Milliyetçiyiz. Dünya çapında emperyalizm karşısında ezilen ulusların tarafındayız ve anti-emperyalistiz. Ezilenin yanında olmak bir sınıfsal tavırdır. Bunun için emekçilerin tarafındayız, sosyalistiz ve soluz. Sonuçta milliyetçilik ve sosyalizm temel ideolojik dayanaklarımız olduğundan, Türk ve sol bizim için ayrılmaz iki kavramdır. Biz bunu Mustafa Kemal Atatürk’te bulduk. Atatürk’ün bütün eyleminin, her türden geriye dönüş, davadan kaçış ihtimalini ortadan kaldıran gözü kara bir tutarlılıkta olduğunu görürüz. Atatürk yaşamı boyunca hapse atılmış bir öğrenci, sürgüne gönderilmiş asker, tüm rütbelerini söküp atacak idealist ve gerektiğinde tüm bir hareketin iradesini üzerinde toplayabilecek bir savaşçı olarak bilindi. Atatürk’ün ortaya koyduğu ilkeler bugün de sol için temel mücadele konularıdır. Sömürgecilik saldırısıyla aşağılanan onun milliyetçiliğidir. Özelleştirme saldırısıyla yıkılan onun devletçiliğidir. IMF politikalarıyla üzerine çullanılan onun halkçılığıdır. Gericilik saldırısıyla yok edilmek istenen onun laikliğidir. Sahte bir Atatürkçülükle halktan saklanan onun devrimciliğidir. Sonuçta ortadan kaldırılmış olan onun kurduğu cumhuriyettir. Türk Solu devrimci bir gelenektir. Bugün Türk halkının Batıyla uzlaşmaz çıkarlarını temsil eden, işbirlikçi sermayenin değil emekçi halkın bilincini yansıtan tek gelenek. |