|
Kemalist Devrim
mutlaka tamamlanacak
bu topraklarda
Erkin’e
Gerçek bütün çıplaklığıyla ortada ve her gün daha
çok insanca bilinir duruma geliyor: “Batı” adıyla nitelediğimiz, bir
grup “gelişmiş” ülke, “gelişmekte olan ülkeler” adını taktığı, aslında
geri kalmasına neden olduğu diğer ülkeleri ve onların toplumlarını
sömürüyor, o ülkelerin kanını canını, etini kemiğini; insanını, toprağını
emiyor!.. Oysa, yıllardır kulaklarımıza anlatılan masala göre, Batı
devletlerinin insanları medeni (!), Batı ülkeleri ne yaparsa dünyaya
barış ve düşünce özgürlüğü gelsin (!) diye, geri kalmış ülkelerde
insan hakları ve demokrasi yerleşsin (!) diye ve insanlık adına (!)
yapıyor!.. Yerküre, “uygar dünya”, “medeni Batı”, “demokrasi toplumları”
ve benzeri daha birçok cilalı adla yaldızlanıp önümüze sürülen bu
“uygar” ve “gelişmiş” ülkelerin istediği gibi biçimlenirse, bütün
insanlar mutlu olacak ve refah içinde yaşayacak (!)… Elbette bu masala
artık yalnızca devşirme sömürge aydınları ile ulu efendimiz emperyalizmin
kapatması bilumum altangil ve İkitelli hanelerinde ihanet medyasının
köşebaşlarını tutmuş dolar beslemeleri inanıyor ya da çıkarları gereği
inanıyormuş gibi yapıyor…
Kan emici ülkeler neden “gelişmiş”? Çünkü, beş yüz
yıldır talan ediyorlar yeryüzünü, dünyamızın bütün anakaralarını talan
ediyorlar; diğer ülkelerin yer altı ve yerüstü zenginliklerini, madenlerini,
suyunu, doğalgazını, petrolünü, ormanını emiyor, el koyuyor, çalıyor,
kendi topraklarına taşıyorlar… Başka toprakların insanlarını, başka
ülkeleri, başka milletleri soya soya gelişiyorlar!.. Gün oluyor, Amerika
anakarasında doksan milyon Kızılderili’yi yüzyıllık bir soykırımla
yok edebiliyor uygar Batılı, gün oluyor Afrika’nın kara derili insanını
köle pazarlarına sürebiliyor… Ama, tüm bunların hepsini her zaman
insanlık adına yapıyor; insan hakları adına, barış, özgürlük adına!
Batılı uygar yaratık, insanlık değerleri açısından gerçekten yalnızca
tek dişi kalmış bir “medeni” onursuzluğuyla, henüz doğrudan el koyamadığı
topraklara ve o toprakların insanlarına da hiç vazgeçmeden, utanmazca
saldırıyor…
Ama, Mustafa Kemal ve bu topraklar için kanını veren
binlerce yurtsever silah arkadaşının, Türk milletine emanet ettiği
Türkiye Cumhuriyeti’nde, saygıdeğer uygar Batı ve ulu efendimiz emperyalizm
istediği gibi at oynatsa da işler pek de öyle Türk Milleti’nin fark
etmeyeceği biçimde gitmiyor bir süredir. Çünkü, emperyalizmin Kuvayı
Milliye kâbusu geri döndü bu topraklara!.. Batı bu kâbusu bir yerlerden,
“geldikleri gibi giderken” hatırlıyor… Bu kâbus bir ara Deniz Gezmişler
olarak da boy göstermişti Anadolu topraklarında… Ve şimdi kâbus geri
döndü!
Emperyalizm ve beslemelerinin boğazına oturan Kuvayı
Milliye kâbusunun yeni adı Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu.
ADKF, “gerçek vahşi Batı”nın ve onun “temel insanlık değeri (!) olan
emperyalizm”in peçesini sıyırarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin önce sömürülmesi,
sonra da parçalanıp yok edilmesi amacının önündeki en büyük engellerden
biri artık. ADKF’nin, Tam Bağımsız Türkiye uğruna, İleri ve TÜRKSOLU
dergileri ile yeniden tutuşturduğu Kuvayı Milliye meşalesi, her geçen
gün daha çok sayıda her yaştaki Türk gencini Kemalist Devrim ülküsünün
saflarına katıyor. Yürekleri şayak kalpaklı yüzbinlerce Atatürk gencinin
bilincinde çoğalan Milli Kuvvetler meşalesi Anadolu ve Trakya’nın
üstüne gerilen karanlıkları aydınlatıyor…
Bir zamanlar ‘büyük şeytan’ olarak niteledikleri
ABD’ye artık Tanrı gibi boyun eğerek onun her istediğini yapan ve
“Tanrı’ya ortak koştukları için” (halen kalmışsa, kendi inançları
açısından da) kâfirleşen iktidardaki kâfir imam zihniyetli din tüccarlarından,
karadüzen özlemcilerinden, Türk devletini bölebilecekleri zehabındaki
emperyalizmin kuklası bölücülere, Türkiye’nin geleceğine kasteden
ve Türk Milleti’nin ortadan kalkmasını amaç edinen her kesimin korkulu
rüyası ADKF, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk Milleti’nin düşmanı herkesin
saldırısı ile karşı karşıya kaldıkça Kemalizm ülküsü doğrultusunda
ne denli doğru yolda olduğunu daha iyi kavrıyor…
Elbette, emperyalizmin ve “vahşi Batı”nın iştahı
dünya için bir bütündür ve Türkiye üstündeki oyunlar, kan emicilerin
büyük soysuzluk tiyatrosunun bir parçasıdır. O nedenle, ADKF aydınlıkları
Kuvayı Milliye meşalesi ile çoğaltıp ihanet medyasını, sömürücülüğün
taşeronu ve hortumu tekelci ‘sermaye’yi, sömürü düzeninin satılmış
palyaçolarını emperyalizmle oynaşırken suçüstü yakalamak yanı sıra,
tam bağımsızlık ülküsünün meşalesini de dünya üstünde dalgalandıracaktır.
Böylece ADKF ve TÜRKSOLU, İntifada için Arafat’ın arkasında da olacaktır
var gücüyle, Amerikancı darbe girişimine karşı Venezüella’da Chavez’in
de... Denizleri gönderinde dalgalandıracak, Che’yi de, Castro’yu da
selamlayacaktır... Kıbrıs Davası’nda da Denktaş’ın arkasında alacaktır
yerini... Emperyalistlerin, yalnızca kendi çıkarları için, insan hakları
yaftalı haçlı çarmıhlarıyla istila ettiği komşu Irak’ta direnişin
simgesi Saddam’ın da arkasında olacaktır elbet. Çünkü, ŞAYAK KALPAKLI
SARIŞIN KURDUN ÇELİK İRADESİYLE GENLERİMİZE KAZIDIĞI KEMALİST BİLİNÇ
DER Kİ; MAZLUM MİLLETLER DEĞİL, EMPERYALİZM KAYBEDECEKTİR SONUNDA,
MUTLAKA!..
TÜRKSOLU, ADKF’nin gür sesidir; emperyalizm adlı
soysuzluğun çirkefini her iki haftada bir onun ve yerli işbirlikçilerinin
onursuz suratlarına çarpar. O onursuzlar ki, artık kendilerine ‘basın’
diyemeyecek kadar düzeysizleşmişlerdir, ‘medya’ der; Türk diyemeyecek
derecede soysuzlaşmışlardır, Türkiyeli der… (Türkiye ise aslında Türklerin
yurdu demektir!..) Yani, asıllarını reddederler. Atasözümüzse, “Aslını
inkâr eden haramzâdedir” gerçeğini hatırlatır!..
Dergiler, yayın yönetmenleri, yazarları ve okurlarının
omuzlarında yol alır ülkülerine... TÜRKSOLU, ilk kez 8 Nisan 2002
günü, Genel Yayın Yönetmeni Erkin Yurdakul’un yönetiminde, Kemalist
Devrim ülküsünü bayrak edinerek, Kuvayı Milliye geleneğinin takipçisi
olarak dikildi emperyalizmin ve maşalarının karşısına. Türkiye üzerindeki
kirli oyunlar ve bu oyunlarda yer alan pislikleri sergileyerek onun
yönetiminde yürüdü bugünlere. Erkin’i, acıdan kavrulan yaralı yüreklerimizin
sonsuzluğuna uğurlasak da, TÜRKSOLU’nun Mustafa Kemal Türkiyesi’nin
aydınlık yarınlarına yürüyüşü, Erkin Yurdakul’un insan sevgisi, vatan
sevgisi, Atatürk sevgisi, Kemalizm coşkusu ve Kemalist Devrim ülküsü
ile dolu yüreğinin öncülüğünde binlerce Erkin’le, Erkin Yurdakullarla
sürecek… Bu yürüyüş, yüksek öğretim kurumlarının üstüne oturmuş, Atatürkçülük
maskesinin ardında gizlenmeye çalışan, insan düşmanı, insanlık düşmanı,
tescilli bilim hırsızı, üniversite diktatörü bozuntusu soytarıları
da alaşağı edecek, emperyalizmin oynaşı sömürge aydını diğer zavallıları
da… Emperyalizmin iştahı ise kursağında kalacak!... ÇÜNKÜ, ADIMIZ
KADAR İYİ BİLİYORUZ; KEMALİST DEVRİM MUTLAKA TAMAMLANACAK BU TOPRAKLARDA!..
Bir sevgili Erkin vardı....
Ruşen Hakkı (Özgür
Kocaeli, 26 Aralık 2003)
“Bir yaz sonrası / eylül aralığından / yüzümüze gül
döken / ... / adını bağışla / ... / İşte bir yaprak daha / kıyısına
yüreğimin / düşerken anımsıyorum / ... / grev bitti / üretimde sevda
/ ... / Adı bir çiçekten kaynaklanan / gül döken yüzümüze / eylül
aralığından / ... / hazırlanan bir yeni güne / ekimin karnı burnunuda.”
Can arkadaşım Emin Sami Arısoy’un oğlu Hazar tanıştırmıştı.
Adı Erkin Yurdakul’du. İçinin güzelliği yüzüne yansıyan bir genç adamdı...
Bazen Hazar’la, bazen iki arkadaşıyla gelirdi gazeteye...
Gülümseyerek çantasından çıkardığı TÜRKSOLU dergisi ile İleri dergisini
bırakırdı masamıza. Eğer mevsim uygunsa havuz başında çay içip söyleşirdik...
TÜRKSOLU dergisinin genel yayın yönetmeniydi. Soyadı
gibi yurdunu gerçekten çok seven, çok daha güzel günlerin geleceğine
inan, bunun için uğraş veren bir güzel insandı sevgili Erkin Yurdakul...
23 Aralık Salı günü, bin öğle sonrası gazetelere
göz atarken, Radikal gazetesinde bir acı haberle sarsıldım...
Erkin Yurdakul intihar etmişti...
Bir insan neden intihar eder?
Çağrılan ölüm neyi değiştirir?
Hele gencecik insanların intiharı?... Nasıl anlatmalı?...
Gözümü haberden alamıyorum... Aklım allak bullak...
“TÜRKSOLU dergisi genel yayın yönetmeni Erkin Yurdakul,
Beyoğlu’nda oturduğu 5. kattaki daireden atlayarak intihar etti. İstanbul
Üniversitesi Rektörlüğü’nce, okulda meydana gelen olaylara ilişkin
yürütülen soruşturma sonucu Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi
Bölümü’nden uzaklaştırılan 23 yaşındaki Erkin Yurdakul, Taksim Erol
Dernek sokakta oturduğu apartman dairesinden kendisini aşağıya attı.
Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Yurdakul’un, hastaneye
ulaştığında ölü olduğu anlaşıldı. Yurdakul’un ölümünü intihar olarak
kayıtlara alan polis, olaya ilişkin başlattığı soruşturmayı sürdürüyor.”
Ben sevgili Erkin Yurdakul’un intihar ettiğine inanmıyorum...
Eğer olayın altında başka bir olay yatmıyorsa, Erkin, gelecek güzel
günlere aklının faksıyla mesaj gönderirken dalgınlığına gelip...
İzmit’e geldiğinde hissetseydim birşeyler şöyle derdim
Erkin’e:
“Hazırlan bir yeni güne
ekimin karnı burnunda...”
Erkin ve niceleri
Ruhan Odabaş (Özgür
Kocaeli, 29 Aralık 2003)
Bundan 25 yıl önceydi. Kahraman Maraş’ta, birilerince
bilerek ve isteyerek birbirlerine düşürülen alevi ve sünni vatandaşların
çatışmasında yüzlerce insan ölmüştü. Te1evizyon ekranlarında o günlerin
görüntülerini bir kez daha gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Toz
toprak, kan revan içinde yerlerde yatan insanların ne yaş sınırı vardı,
ne de cinsiyet sınırı. Çocuklar da öldürülmüştü, gençler de, kadınlar
da...
12 Eylül öncesi daha niceleri öldürüldü: Sağ veya
sol görüşlü ne gençler, ne ana kuzuları, eften püften nedenlerle birbirlerine
düşman edilip, karşılıklı kurşun sıktırıldı...
Erkin Yurdakul’un ölüm haberini aldığımda, yüreğimin
başı yeniden sızladı. Aydın, demokrat, saygılı, dürüst ve geleceği
olan genç bir insanın ölümü beni derinden yaraladı...
Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden,
İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünce uzaklaştırılmış Erkin.
23 yaşında genç bir insan, üstelik, Siyasal Bilgiler’de
okumaya hak kazanacak kadar zeki, aklı başında bir insan, ne yapmış
olabilir ki okuldan uzaklaştırılsın?..
Okulunun öğretmenlerine suikast mı düzenlemiştir?
Okulda eğitim ve öğretimi mi engellemiştir?.. Türkiye Cumhuriyeti’nin
temellerine bomba mı koymuştur?..
Bu saydıklarımın hiçbirini yaptığını sanmıyorum.
Yapacak biri değildi zaten. Özgür Kocaeli’ye gelir, gazete veya dergi
bırakır, bir bardak çayı yüzü kızararak içer ve giderdi.
Küçük sohbetlerimizde tek konu vardı; Türkiye’nin
geleceği, Türkiye’de yaşayan insanların ekonomik, sosyal ve siyasal
bağımsızlıkları...
Bir keresinde; Ruşen Hakkı, Emin Sami Arısoy, Fahrettin
Demir ve ben, İstanbul’a gitmiştik. Erkin ve arkadaşlarının büyük
özveriyle çıkarmaya çalıştıkları TÜRKSOLU’nun küçük salonunda, Erkin
ve arkadaşları bizi ağırlamışlar, bize çay içirmişlerdi. Güncel ve
ulusal olaylardan söz etmiş, olumsuzlukları dile getirmiştik. Onca
genç insanın hiçbirinde yılgınlık yoktu. Direngendiler ve geleceğe
umutla bakıyorlardı.
Erkin Yurdakul bu gençlerden biriydi. Belki de en
direngenlerinden, en yaşama bağlı olanlarından biriydi.
Gazete haberine göre; Erkin Yurdakul, oturduğu evin
penceresinden kendini atarak intihar etmiş. Taksim Eğitim ve Araştırma
Hastanesi’ne getirildiğinde de ölüymüş...
Bunu anlamakta çok zorlanıyorum; faşizme, gericiliğe,
her türlü emperyalizme karşı direnmeyi öğütleyen ve örgütleyen biri
nasıl intihar edebilir?..
Ailesine ve arkadaşlarına baş sağlığı diliyorum.
Işık içinde yatsın...
Erkin Yurdakul’u yitirdik
M. Nejat Gacar (Özgür
Kocaeli, 28 Aralık 2003)
“Akıllı insanı inandırabilirsiniz,
cahil olanı biraz daha güç,
fakat yarı cahil bir insanı hiçbir zaman inandıramazsınız”
Coronet
Yukarıdaki özdeyişte sözü edilen yarı cahil belki
de yarı aydınları (ki ikisi de aynı kapıya çıkar) inandırmak için
yoğun emek verirdi Erkin YURDAKUL!...
TÜRKSOLU Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni, İstanbul
Üniversitesi Siyasal Bilgiler öğrencisiydi. Hepsinden önemlisi iyi
bir Kemalist, beyefendi bir düşün adamıydı!
23 yaşında olmasına karşın pozitif düşünce üretip
bunu yazıya dökebilen idealist bir gençti. Sorumluluk sahibiydi. Sevgili
Erkin’i, kendisine hiç yakışmayan bir yolculuğa çıkaran da sanırım
böylesi bir sorumluluk duygusuydu!. .
Birlikte okuldan atıldığı arkadaşlarının acısını,
o yumuşacık ve duygusal yüreğine sığdıramadı anlaşılan!.. Anlaşılan
o ki, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Türkiyesi’nde, Atatürk’ü yitirdiğimiz
gün, O’nu anmak için yapılan bir törende, O’nun adına kurulan standı
açık tutabilmek için direnmeleri gerektiğini hiç düşünmemişti!.. Bu
direncin bedelini 14 arkadaşıyla birlikte okuldan atılarak ödeyeceğini
de! Ve, “kapatın” emrini veren dudaklara uysaydı, dostları ve arkadaşlarının
halen öğrenci olarak kalabileceklerini düşünecek kadar da acemi ve
duygusaldı anlaşılan! .
Rahat ve huzur içinde uyu dostum!.
Seni hiçbir zaman unutmayacağız...
|