Arama: 
05.01.2004/Sayı:47
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı

  
  Erkin
  
Yurdakul'dan
  seçmeler

  Atatürkçülüğün,   sosyalizmin,   milliyetçiliğin en   önemli   teorisyenlerindendi

  Erkin Yurdakul
  İstanbul Üniversitesi
  soruşturma   komisyonuna

  Güneş Ayas
  Erkin’in bıraktığı   yerden, yola devam

  Ailesinin   açıklaması
  O bize tertemiz bir   isim bıraktı

  Emin Sami Arısoy
  Kemalist Devrim   mutlaka tamamlanacak   bu topraklarda


Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
 Emin Sami Arısoy

Kemalist Devrim
mutlaka tamamlanacak
bu topraklarda

Erkin’e

Gerçek bütün çıplaklığıyla ortada ve her gün daha çok insanca bilinir duruma geliyor: “Batı” adıyla nitelediğimiz, bir grup “gelişmiş” ülke, “gelişmekte olan ülkeler” adını taktığı, aslında geri kalmasına neden olduğu diğer ülkeleri ve onların toplumlarını sömürüyor, o ülkelerin kanını canını, etini kemiğini; insanını, toprağını emiyor!.. Oysa, yıllardır kulaklarımıza anlatılan masala göre, Batı devletlerinin insanları medeni (!), Batı ülkeleri ne yaparsa dünyaya barış ve düşünce özgürlüğü gelsin (!) diye, geri kalmış ülkelerde insan hakları ve demokrasi yerleşsin (!) diye ve insanlık adına (!) yapıyor!.. Yerküre, “uygar dünya”, “medeni Batı”, “demokrasi toplumları” ve benzeri daha birçok cilalı adla yaldızlanıp önümüze sürülen bu “uygar” ve “gelişmiş” ülkelerin istediği gibi biçimlenirse, bütün insanlar mutlu olacak ve refah içinde yaşayacak (!)… Elbette bu masala artık yalnızca devşirme sömürge aydınları ile ulu efendimiz emperyalizmin kapatması bilumum altangil ve İkitelli hanelerinde ihanet medyasının köşebaşlarını tutmuş dolar beslemeleri inanıyor ya da çıkarları gereği inanıyormuş gibi yapıyor…

Kan emici ülkeler neden “gelişmiş”? Çünkü, beş yüz yıldır talan ediyorlar yeryüzünü, dünyamızın bütün anakaralarını talan ediyorlar; diğer ülkelerin yer altı ve yerüstü zenginliklerini, madenlerini, suyunu, doğalgazını, petrolünü, ormanını emiyor, el koyuyor, çalıyor, kendi topraklarına taşıyorlar… Başka toprakların insanlarını, başka ülkeleri, başka milletleri soya soya gelişiyorlar!.. Gün oluyor, Amerika anakarasında doksan milyon Kızılderili’yi yüzyıllık bir soykırımla yok edebiliyor uygar Batılı, gün oluyor Afrika’nın kara derili insanını köle pazarlarına sürebiliyor… Ama, tüm bunların hepsini her zaman insanlık adına yapıyor; insan hakları adına, barış, özgürlük adına! Batılı uygar yaratık, insanlık değerleri açısından gerçekten yalnızca tek dişi kalmış bir “medeni” onursuzluğuyla, henüz doğrudan el koyamadığı topraklara ve o toprakların insanlarına da hiç vazgeçmeden, utanmazca saldırıyor…

Ama, Mustafa Kemal ve bu topraklar için kanını veren binlerce yurtsever silah arkadaşının, Türk milletine emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nde, saygıdeğer uygar Batı ve ulu efendimiz emperyalizm istediği gibi at oynatsa da işler pek de öyle Türk Milleti’nin fark etmeyeceği biçimde gitmiyor bir süredir. Çünkü, emperyalizmin Kuvayı Milliye kâbusu geri döndü bu topraklara!.. Batı bu kâbusu bir yerlerden, “geldikleri gibi giderken” hatırlıyor… Bu kâbus bir ara Deniz Gezmişler olarak da boy göstermişti Anadolu topraklarında… Ve şimdi kâbus geri döndü!

Emperyalizm ve beslemelerinin boğazına oturan Kuvayı Milliye kâbusunun yeni adı Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu. ADKF, “gerçek vahşi Batı”nın ve onun “temel insanlık değeri (!) olan emperyalizm”in peçesini sıyırarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin önce sömürülmesi, sonra da parçalanıp yok edilmesi amacının önündeki en büyük engellerden biri artık. ADKF’nin, Tam Bağımsız Türkiye uğruna, İleri ve TÜRKSOLU dergileri ile yeniden tutuşturduğu Kuvayı Milliye meşalesi, her geçen gün daha çok sayıda her yaştaki Türk gencini Kemalist Devrim ülküsünün saflarına katıyor. Yürekleri şayak kalpaklı yüzbinlerce Atatürk gencinin bilincinde çoğalan Milli Kuvvetler meşalesi Anadolu ve Trakya’nın üstüne gerilen karanlıkları aydınlatıyor…

Bir zamanlar ‘büyük şeytan’ olarak niteledikleri ABD’ye artık Tanrı gibi boyun eğerek onun her istediğini yapan ve “Tanrı’ya ortak koştukları için” (halen kalmışsa, kendi inançları açısından da) kâfirleşen iktidardaki kâfir imam zihniyetli din tüccarlarından, karadüzen özlemcilerinden, Türk devletini bölebilecekleri zehabındaki emperyalizmin kuklası bölücülere, Türkiye’nin geleceğine kasteden ve Türk Milleti’nin ortadan kalkmasını amaç edinen her kesimin korkulu rüyası ADKF, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk Milleti’nin düşmanı herkesin saldırısı ile karşı karşıya kaldıkça Kemalizm ülküsü doğrultusunda ne denli doğru yolda olduğunu daha iyi kavrıyor…

Elbette, emperyalizmin ve “vahşi Batı”nın iştahı dünya için bir bütündür ve Türkiye üstündeki oyunlar, kan emicilerin büyük soysuzluk tiyatrosunun bir parçasıdır. O nedenle, ADKF aydınlıkları Kuvayı Milliye meşalesi ile çoğaltıp ihanet medyasını, sömürücülüğün taşeronu ve hortumu tekelci ‘sermaye’yi, sömürü düzeninin satılmış palyaçolarını emperyalizmle oynaşırken suçüstü yakalamak yanı sıra, tam bağımsızlık ülküsünün meşalesini de dünya üstünde dalgalandıracaktır. Böylece ADKF ve TÜRKSOLU, İntifada için Arafat’ın arkasında da olacaktır var gücüyle, Amerikancı darbe girişimine karşı Venezüella’da Chavez’in de... Denizleri gönderinde dalgalandıracak, Che’yi de, Castro’yu da selamlayacaktır... Kıbrıs Davası’nda da Denktaş’ın arkasında alacaktır yerini... Emperyalistlerin, yalnızca kendi çıkarları için, insan hakları yaftalı haçlı çarmıhlarıyla istila ettiği komşu Irak’ta direnişin simgesi Saddam’ın da arkasında olacaktır elbet. Çünkü, ŞAYAK KALPAKLI SARIŞIN KURDUN ÇELİK İRADESİYLE GENLERİMİZE KAZIDIĞI KEMALİST BİLİNÇ DER Kİ; MAZLUM MİLLETLER DEĞİL, EMPERYALİZM KAYBEDECEKTİR SONUNDA, MUTLAKA!..

TÜRKSOLU, ADKF’nin gür sesidir; emperyalizm adlı soysuzluğun çirkefini her iki haftada bir onun ve yerli işbirlikçilerinin onursuz suratlarına çarpar. O onursuzlar ki, artık kendilerine ‘basın’ diyemeyecek kadar düzeysizleşmişlerdir, ‘medya’ der; Türk diyemeyecek derecede soysuzlaşmışlardır, Türkiyeli der… (Türkiye ise aslında Türklerin yurdu demektir!..) Yani, asıllarını reddederler. Atasözümüzse, “Aslını inkâr eden haramzâdedir” gerçeğini hatırlatır!..

Dergiler, yayın yönetmenleri, yazarları ve okurlarının omuzlarında yol alır ülkülerine... TÜRKSOLU, ilk kez 8 Nisan 2002 günü, Genel Yayın Yönetmeni Erkin Yurdakul’un yönetiminde, Kemalist Devrim ülküsünü bayrak edinerek, Kuvayı Milliye geleneğinin takipçisi olarak dikildi emperyalizmin ve maşalarının karşısına. Türkiye üzerindeki kirli oyunlar ve bu oyunlarda yer alan pislikleri sergileyerek onun yönetiminde yürüdü bugünlere. Erkin’i, acıdan kavrulan yaralı yüreklerimizin sonsuzluğuna uğurlasak da, TÜRKSOLU’nun Mustafa Kemal Türkiyesi’nin aydınlık yarınlarına yürüyüşü, Erkin Yurdakul’un insan sevgisi, vatan sevgisi, Atatürk sevgisi, Kemalizm coşkusu ve Kemalist Devrim ülküsü ile dolu yüreğinin öncülüğünde binlerce Erkin’le, Erkin Yurdakullarla sürecek… Bu yürüyüş, yüksek öğretim kurumlarının üstüne oturmuş, Atatürkçülük maskesinin ardında gizlenmeye çalışan, insan düşmanı, insanlık düşmanı, tescilli bilim hırsızı, üniversite diktatörü bozuntusu soytarıları da alaşağı edecek, emperyalizmin oynaşı sömürge aydını diğer zavallıları da… Emperyalizmin iştahı ise kursağında kalacak!... ÇÜNKÜ, ADIMIZ KADAR İYİ BİLİYORUZ; KEMALİST DEVRİM MUTLAKA TAMAMLANACAK BU TOPRAKLARDA!..


Bir sevgili Erkin vardı....
Ruşen Hakkı (Özgür Kocaeli, 26 Aralık 2003)

“Bir yaz sonrası / eylül aralığından / yüzümüze gül döken / ... / adını bağışla / ... / İşte bir yaprak daha / kıyısına yüreğimin / düşerken anımsıyorum / ... / grev bitti / üretimde sevda / ... / Adı bir çiçekten kaynaklanan / gül döken yüzümüze / eylül aralığından / ... / hazırlanan bir yeni güne / ekimin karnı burnunuda.”

Can arkadaşım Emin Sami Arısoy’un oğlu Hazar tanıştırmıştı. Adı Erkin Yurdakul’du. İçinin güzelliği yüzüne yansıyan bir genç adamdı...

Bazen Hazar’la, bazen iki arkadaşıyla gelirdi gazeteye... Gülümseyerek çantasından çıkardığı TÜRKSOLU dergisi ile İleri dergisini bırakırdı masamıza. Eğer mevsim uygunsa havuz başında çay içip söyleşirdik...

TÜRKSOLU dergisinin genel yayın yönetmeniydi. Soyadı gibi yurdunu gerçekten çok seven, çok daha güzel günlerin geleceğine inan, bunun için uğraş veren bir güzel insandı sevgili Erkin Yurdakul...

23 Aralık Salı günü, bin öğle sonrası gazetelere göz atarken, Radikal gazetesinde bir acı haberle sarsıldım...

Erkin Yurdakul intihar etmişti...

Bir insan neden intihar eder?

Çağrılan ölüm neyi değiştirir?

Hele gencecik insanların intiharı?... Nasıl anlatmalı?...

Gözümü haberden alamıyorum... Aklım allak bullak...

“TÜRKSOLU dergisi genel yayın yönetmeni Erkin Yurdakul, Beyoğlu’nda oturduğu 5. kattaki daireden atlayarak intihar etti. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nce, okulda meydana gelen olaylara ilişkin yürütülen soruşturma sonucu Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden uzaklaştırılan 23 yaşındaki Erkin Yurdakul, Taksim Erol Dernek sokakta oturduğu apartman dairesinden kendisini aşağıya attı. Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Yurdakul’un, hastaneye ulaştığında ölü olduğu anlaşıldı. Yurdakul’un ölümünü intihar olarak kayıtlara alan polis, olaya ilişkin başlattığı soruşturmayı sürdürüyor.”

Ben sevgili Erkin Yurdakul’un intihar ettiğine inanmıyorum... Eğer olayın altında başka bir olay yatmıyorsa, Erkin, gelecek güzel günlere aklının faksıyla mesaj gönderirken dalgınlığına gelip...

İzmit’e geldiğinde hissetseydim birşeyler şöyle derdim Erkin’e:

“Hazırlan bir yeni güne

ekimin karnı burnunda...”


Erkin ve niceleri
Ruhan Odabaş (Özgür Kocaeli, 29 Aralık 2003)

Bundan 25 yıl önceydi. Kahraman Maraş’ta, birilerince bilerek ve isteyerek birbirlerine düşürülen alevi ve sünni vatandaşların çatışmasında yüzlerce insan ölmüştü. Te1evizyon ekranlarında o günlerin görüntülerini bir kez daha gördüğümde tüylerim diken diken oldu. Toz toprak, kan revan içinde yerlerde yatan insanların ne yaş sınırı vardı, ne de cinsiyet sınırı. Çocuklar da öldürülmüştü, gençler de, kadınlar da...

12 Eylül öncesi daha niceleri öldürüldü: Sağ veya sol görüşlü ne gençler, ne ana kuzuları, eften püften nedenlerle birbirlerine düşman edilip, karşılıklı kurşun sıktırıldı...

Erkin Yurdakul’un ölüm haberini aldığımda, yüreğimin başı yeniden sızladı. Aydın, demokrat, saygılı, dürüst ve geleceği olan genç bir insanın ölümü beni derinden yaraladı...

Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğünce uzaklaştırılmış Erkin.

23 yaşında genç bir insan, üstelik, Siyasal Bilgiler’de okumaya hak kazanacak kadar zeki, aklı başında bir insan, ne yapmış olabilir ki okuldan uzaklaştırılsın?..

Okulunun öğretmenlerine suikast mı düzenlemiştir? Okulda eğitim ve öğretimi mi engellemiştir?.. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine bomba mı koymuştur?..

Bu saydıklarımın hiçbirini yaptığını sanmıyorum. Yapacak biri değildi zaten. Özgür Kocaeli’ye gelir, gazete veya dergi bırakır, bir bardak çayı yüzü kızararak içer ve giderdi.

Küçük sohbetlerimizde tek konu vardı; Türkiye’nin geleceği, Türkiye’de yaşayan insanların ekonomik, sosyal ve siyasal bağımsızlıkları...

Bir keresinde; Ruşen Hakkı, Emin Sami Arısoy, Fahrettin Demir ve ben, İstanbul’a gitmiştik. Erkin ve arkadaşlarının büyük özveriyle çıkarmaya çalıştıkları TÜRKSOLU’nun küçük salonunda, Erkin ve arkadaşları bizi ağırlamışlar, bize çay içirmişlerdi. Güncel ve ulusal olaylardan söz etmiş, olumsuzlukları dile getirmiştik. Onca genç insanın hiçbirinde yılgınlık yoktu. Direngendiler ve geleceğe umutla bakıyorlardı.

Erkin Yurdakul bu gençlerden biriydi. Belki de en direngenlerinden, en yaşama bağlı olanlarından biriydi.

Gazete haberine göre; Erkin Yurdakul, oturduğu evin penceresinden kendini atarak intihar etmiş. Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne getirildiğinde de ölüymüş...

Bunu anlamakta çok zorlanıyorum; faşizme, gericiliğe, her türlü emperyalizme karşı direnmeyi öğütleyen ve örgütleyen biri nasıl intihar edebilir?..

Ailesine ve arkadaşlarına baş sağlığı diliyorum. Işık içinde yatsın...


Erkin Yurdakul’u yitirdik
M. Nejat Gacar (Özgür Kocaeli, 28 Aralık 2003)

“Akıllı insanı inandırabilirsiniz,
cahil olanı biraz daha güç,
fakat yarı cahil bir insanı hiçbir zaman inandıramazsınız”

Coronet

Yukarıdaki özdeyişte sözü edilen yarı cahil belki de yarı aydınları (ki ikisi de aynı kapıya çıkar) inandırmak için yoğun emek verirdi Erkin YURDAKUL!...

TÜRKSOLU Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler öğrencisiydi. Hepsinden önemlisi iyi bir Kemalist, beyefendi bir düşün adamıydı!

23 yaşında olmasına karşın pozitif düşünce üretip bunu yazıya dökebilen idealist bir gençti. Sorumluluk sahibiydi. Sevgili Erkin’i, kendisine hiç yakışmayan bir yolculuğa çıkaran da sanırım böylesi bir sorumluluk duygusuydu!. .

Birlikte okuldan atıldığı arkadaşlarının acısını, o yumuşacık ve duygusal yüreğine sığdıramadı anlaşılan!.. Anlaşılan o ki, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Türkiyesi’nde, Atatürk’ü yitirdiğimiz gün, O’nu anmak için yapılan bir törende, O’nun adına kurulan standı açık tutabilmek için direnmeleri gerektiğini hiç düşünmemişti!.. Bu direncin bedelini 14 arkadaşıyla birlikte okuldan atılarak ödeyeceğini de! Ve, “kapatın” emrini veren dudaklara uysaydı, dostları ve arkadaşlarının halen öğrenci olarak kalabileceklerini düşünecek kadar da acemi ve duygusaldı anlaşılan! .

Rahat ve huzur içinde uyu dostum!.

Seni hiçbir zaman unutmayacağız...