| Erkin Yurdakul |
|
Türkiye’yi hedef yapan şer eksen: Eylemlerin hedefi: ABD-İngiliz-İsrail ekseni 15 Kasım’da Neve Şalom Sinagogu’nun, 20 Kasım’da İngiliz Konsolosluğu ve İngiliz HSBC Bank merkezinin bombalanması Türkiye’yi allak bullak etmiş durumda. Yıllarca PKK terörü ile savaşmış ve bunun acılarını çekmiş olan Türkiye, birçok vatandaşımızın da hayatını kaybettiği bu eylemlerden ister istemez çok büyük bir kaygı duydu. Ancak bu olaylardan sonra başlıbaşına bir terörist olan ABD’nin başkanı Bush’un acil mesajı Türkiye’nin üzerine düşünmesi gereken gerçek mesajı oluşturuyor: “Terörle mücadelenizin yanındayız!” Dolayısıyla artık herkesin üzerinde hemfikir olduğu tespiti, her yanda dolaşan komplo teorilerinden de uzak durma gayretiyle ortaya koymak gerekir: Son eylemler Türkiye’nin dış politika tercihleriyle ilgilidir. Ve bu eylemlerin bir sonucu da bu dış politika tercihlerinin çeşitli odaklar tarafından etkilenmeye çalışılması olacaktır. Sorun büyük ölçüde dış politika bağlantılı bir sorun olduğuna göre, dünyada varolan durumla Türkiye’de gerçekleşen eylemlerin bağlantısı üzerinde düşünmek gerekmektedir. 11 Eylül saldırılarından beri dünyada fiili bir savaş ekseni oluşmuştu. Bir yanda ABD ve onun koşulsuz destekçileri İngiltere ve İsrail bir ekseni oluşturuyordu. Diğer yanda en keskinleri olarak Afganistan, Irak, İran, Kore gibi ABD karşıtı ülkeler ve çeşitli ölçülerde ABD’ye mesafe alan ülkeler duruyordu. Kısa zaman içinde ABD saldırısıyla dünya bunlar arasında fiili bir savaşa doğru sürüklendi. Bu iki kamp dışında kalan ülkeler ise çeşitli ölçülerde bu iki eksen arasındaki mücadelenin alanı haline geldiler. Elbette burada Türkiye’nin çok özel bir konumda olduğunu vurgulamak yersiz. Türkiye, fiilen ABD karşıtı bir ülke gibi görünmese de, hatta siyasal iktidara göre ABD müttefiki olarak adlandırılsa bile ABD’nin dünya hakimiyeti stratejisi içinde Sevr koşullarına göre parçalanmış bir ülke konumuna sürükleniyordu. ABD Ortadoğu’da İsrail-Kafkas hattını kuvvetlendirecek bir kukla Kürt devleti planıyla yola çıktı ve Türkiye burada “müttefik” değil düşman konumundaydı. Bu koşullar içinde bilindiği gibi çok açık olarak bir Türkiye-ABD gerilimi yaşandı. Ancak ABD saldırısının hemen sonrası dünyanın bir diğer gerçeği kendini ortaya koydu. ABD’ye karşı oluşan direniş, ABD psikolojik savaş makinesinin yaygarasını kopardığının tam tersine güçsüz değil dünya çapında bir güce sahipti. Saldırının bir yıl sonrasında ABD Vietnam’da ilk yıl verdiğinden daha fazla askerini ölü olarak verdi, İngilizler aynı şekilde saldırıların hedefi oldu, İsrail ise İntifada başladığından beri karşılaşmadığı ölçüde intihar saldırılarının hedefi oldu. İşin bir diğer boyutunu ise ABD karşıtı direniş gruplarından olan El-Kaide oluşturdu. El-Kaide Irak’taki klasik vatan savunması direnişinin aksine ABD-İngiliz ve İsrail ittifakına karşı ve bunların yanında yer alacak ülkelere karşı dünya çapında saldırılara girişeceğini bildiriyordu. Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu mesaj Bu çerçeveden bakınca Türkiye’deki saldırıların da ABD-İngiliz-İsrail eksenine karşı yapıldığına şüphe yok. Bu tip saldırılar ise Kenya’dan Endonezya’ya dek tüm ülkelerde gerçekleştirildi. Ancak Türkiye açısından önemli olan soru şu: Bu saldırılarla Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu bir mesaj var mı? Eylemi gerçekleştirenler açısından verilmek istenen mesajın esasen İsrail ve İngiltere’ye yönelik olduğu açık. Onların Türkiye’de Türklerin zarar görmüş olacağını düşünmedikleri de, Sinagog gibi dini bir mekanın seçilmesinin genel olarak vicdanları zedeleyeceğini düşünecek durumda olmadıkları da ortada. Bu yüzden eylemi gerçekleştirenlerin Türkiye’yi, Türkiye’nin müslüman bir ülke oluşunu, ABD’ye de tüm kamuoyunun direndiğini dikkate almamış oldukları görünüyor. Dolayısıyla Türkiye’ye yönelik mesaj eylemi gerçekleştirenlerden çok, eylemin muhataplarından geldi. Eylemi gerçekleştirenler açısından eylemin Türkiye’de gerçekleştirilmiş olması ikincil, İsrail ve İngiliz hedeflerine karşı gerçekleştirilmiş olması esastı. Bu eylemlerden sonra Türkiye’nin ilk karşı karşıya kaldığı mesajlar hedef eksenden geldi ve bu mesajlar ciddi bir önem taşıyor. Hedef eksende yer alan ABD-İngiltere ve İsrail bu eylemleri de fırsat bilerek Türkiye’yi “terör” olarak gösterdikleri kendi hedeflerine karşı aktif işbirliğine zorluyorlar. Verdikleri mesajın gerçek anlamı şu: Savaştan muaf kalamazsınız, bizimle savaş meydanına gelin! ABD, Türkiye karşıtı terörü hep destekledi Saldırıların hemen ertesinde İsrail ve ABD yetkililerinin benzer açıklamaları, hedef eksenin Türkiye’ye yönelik mesajını oluşturuyordu: “Teröristler özgür ulusları sindirmek istiyorlar. Teröre karşı mücadelenizin yanındayız!” İsrailli yetkili de Tayyip iktidarının ilgisinden memnuniyetini ayrıca bildiriyordu. ABD Başkanı Bush’un teröre karşı yanınızdayız mesajı hakkında acaba son bir yıldır ABD ile PKK sorununu tartışan diplomat ve askeri yetkililerimiz ne düşünürlerdi! Daha kapsamlı bir soruyu da derhal gündeme getirmek gerekiyor: Türkiye Ermeni terörüyle karşı karşıya kaldığında, Türkiye PKK ile 15 yıl mücadele verirken, Kıbrıs’taki Türkler Rum teröristler tarafından katledilirken Batı dünyası bizim terörle mücadelemizin neresindeydi? ABD Başkanının politikasına derhal cevap iletilmesi gerekir. - PKK ile mücadelemizde niye PKK’yı kolluyorsunuz? - Ermeni terörüne karşı neredeydiniz? Ve halen Ermenilerin toprak talebi hakkında ne düşünüyorsunuz? - Kıbrıs’ta Rum katliamcılara karşı kazandığımız güvenliğimizi ve barış ortamını neden ortadan kaldırmak istiyorsunuz? Diplomatlar bu soruların cevaplarını, diplomasilerine yakışır bir sabır içinde gülümseyerek bekleyebilirler! Ancak tüm Türk kamuoyu başta ABD, Batı dünyasının Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı terörle ilgili ne düşündüğünü gayet iyi bilmektedir. Ermeni terörisler bizzat ABD senatosundadırlar. PKK’lılar ve Kürt bölücüler ABD’nin Irak’ta kurdurduğu Geçici Konseyin esas adamı durumundadırlar. Bunların başında Talabani denen ve askerimizi esir almaya, Türkmenleri katletmeye teşebbüsten sabıkalı peşmerge vardır. Kıbrıs’ta ABD bizzat eski terörist yeni AB parlamenteri Rumları desteklemektedir. Ya İngilizler? İngilizlerin Türk düşmanlığı hakkında herhangi bir yorum yapmaya gerek var mı? Ve İsrailliler. Vaadedilmiş toprakları arasında Türk topraklarının da yer aldığı bir ülke bize ne kadar dostsa o kadar dostturlar. Mesela Kürt peşmergeleri kadar! ABD peşmergesi Türkiye’de, terör protokolde Ancak Türkiye’de siyasal iktidar “Terörle mücadelenizin yanındayız” türünden sinsi bir mesajı nimet kabul eden cinsten işbirlikçi bir iktidardır. Ve Tayyip iktidarı Türkiye’nin Kuzey Irak’tan dolayı ABD ile yaşadığı gerginliği örtbas edecek bir fırsat peşinde, “Koalisyon” (hedef eksen) yetkililerinin peşinde dolaşmaktadır. İşte hedef eksene yöneltilmiş bombalama eylemleriyle aynı zamanda, 19 Kasım’da, Irak Geçici Hükümet Konseyi Başkanı sıfatıyla peşmerge Talabani Türkiye’ye gelmektedir. Türkiye’ye gelişinde onu protokolde Bakanların yanısıra eski DEP milletvekilleri, Ahmet Türk ve Sırrı Sakık karşılamaktadır. Sonuçta Türkiye’nin 15-20 Kasım 2003 tarihleri arasında karşılaştığı manzara şudur: Tayyip iktidarının içinde yer almaya can attığı savaş eksenine yönelik saldırı eylemleri Türkiye’nin canını yakmaya başlamıştır. Aynı anda Türkiye’de 15 yıl boyunca masum insanları katletmiş terör örgütünün siyasal temsilcileri tam da eylemlerinin konusunu oluşturan bir ziyarette devlet protokolünün yanında yerlerini almışlardır. Ve ABD’nin kukla Kürt devletinin müstakbel başbakanı Türkmen katliamından sorumlu peşmerge Talabani iktidarın konuğu olarak Ankara’dadır. Tayyip’in hedef eksende yer alma ısrarı Vaziyetin ortaya koyduğu şudur: Türkiye’de Tayyip iktidarı hedef eksende yer alma çizgisiyle hem masum Türk vatandaşlarının canını, hem de kutsal Türk topraklarını tehlikeye atmaktadır. Ve hedef eksen ülkeleri bombalama eylemlerinin hemen ardından Türkiye’deki iktidarı gösterdiği ilgiden dolayı kutlamaktadır. Türkiye en azından kontrol edemediği gelişmelerin içine çekilerek kan kaybetmektedir. Daha önce Tayyip’in Ordumuzu Irak batağına sürükleyerek kendisi ve ABD’nin hizmetinde kullanmak stratejisi Irak gerçekleri karşısında boşa çıkmıştı. Şimdi Tayyip iktidarının politikasının geldiği nokta şudur: Irak’ta işgalcinin yanında yer alınarak, Türkiye’de işgalcinin temsil edildiği her alan ve masum Türk vatandaşları hedef haline getirilmiştir. Hedef eksen ise zevkle Türkiye’yi yanlarında görmekten mutluluk duyduklarını bildirmektedir! Durumdan görev çıkartmak: Eksenin dışındayız ve vatanımızı savunuruz mesajı Türkiye, İstanbul’u cehenneme çeviren böylesi bir olaydan sonra, bu olayın dış-politik ilgisi de ortadayken tüm dünyaya elbette bir mesaj vermeliydi. Ve bu mesajın verilmesi giderek acil bir durum almaktadır. Bu mesaj öyle veya böyle, şu veya bu amaçla Türkiye’ye ve Türk insanına zarar vermeyi amaçlayan her hareketin ve her kuvvetin önüne geçmek amacıyla verilmelidir. 1- Türkiye bağımsız bir ülkedir ve kararlarını kendi çıkarları doğrultusunda almaktadır. Türkiye dünya çapında herhangi bir ittifakın hareketlerinin kendi ülkesine zarar verecek hiçbir eylemini kabul edemez. 2- Türkiye kendi coğrafyasında, Ortadoğu’da, emperyalist ve sömürge amaçlı hiçbir varlığı kabul etmez. Türkiye bölge ülkeleriyle dost bir ülkedir. Bu ülkelerin toprak bütünlüğünün ve halklarının iradesinin uygulanmasının yanındadır. 3- Türkiye ABD-İngiltere ve İsrail koalisyonunun Ortadoğu’daki eylemlerini doğru bulmamaktadır. Irak’taki Geçici Hükümet Konseyi Irak halkının bağımsız iradesini yansıtmamaktadır. Türkiye işgal kuvvetleri karşısındaki vatan savunması amaçlı direnişi meşru görmektedir. 4- Türkiye kendisinin ve bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü dağıtacak kukla Kürt devleti planı karşısında aynı vatan savunması anlayışıyla hareket edecek ve kurulacak bir kukla devletin engellenmesi doğrultusunda bölge ülkeleriyle aktif işbirliği yapacaktır. 5- Türkiye kendi sınırları içinde vatandaşlarına zarar verecek her türden saldırıyı terör kabul eder. Türkiye, Türkiye karşısındaki teröre destek veren hiçbir ülkeyle işbirliği yapmaz. Türkiye kendi varlığını dünyaya duyurmalı Türkiye bölgesinde ve kendi içinde, kendi geleceğini ilgilendirecek en sıcak gelişmelerin yaşandığı böylesi bir durumda, kendi bağımsız iradesini yansıtacak bir iktidardan yoksun durumda bulunmaktadır. Türkiye kendi güvenlik çıkarlarını, kendi haklarını ortaya koyacak bir sesi dünyaya duyuramamaktadır. Deyim yerindeyse Türkiye Türk varlığını dünyaya kantılayacak bir “Müdafaa-i Hukuk”tan yoksun durumdadır. Tüm bu gelişmeler karşısında, MOSSAD gelip araştırmalar yapmakta, ABD Başkanı açıklamalar yapmakta, tüm dünya medyası yorumlar yayınlamakta ama Türkiye’nin bölgesel çıkarları ve Irak’ta yaşanan gelişmelerde ve dünyanın içinde bulunduğu savaş durumundaki gerçek konumu dünyaya duyurulamamaktadır. Türkiye çıkarları gereği, ABD-İngiliz sömürgeciliğinin yanında olan bir ülke değildir. Türkiye varlık ve kuruluş esasları gereği mazlum ulusların ve Ortadoğu’nun müslüman halklarının yanında yeri bulunan bir ülkedir. Dolayısıyla hiçbir şekilde “Haçlı Saldırısıyla” özdeşleşmiş böyle bir çıplak sömürgeci saldırıda yeri bulunmamaktadır. Ayrıca yaşanan tüm gelişmeler Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve coğrafi varlığındaki haklılığını zedeler nitelikte gelişmelerdir. Türkiye Ortadoğu’da bir Kürt devleti varlığına izin veremeyeceği gibi, bu yöndeki her gelişmeyi tehdit olarak görmeye ve derhal bertaraf etmeye hakkı bulunmaktadır. Türkiye ayrıca kendisine yönelmiş PKK terörünü derhal tüm varlığıyla birlikte ortadan kaldırmaya haklı ve yetenekli konumdadır. Türkiye haklı sesini, gerçek bir devlet iradesiyle duyurduğunda kendi coğrafyası üzerindeki gelişmeleri kontrol edebilecek, kendisine yönelik tehditleri bertaraf edebilecektir. Bugüne kadar Türkiye’yi tehdit etmiş bulunan Rum-Ermeni-PKK ve bir takım Şeriatçı terörist varlıklar ise bilindiği gibi engellenemez ve yokedilemez değildir. Türkiye’nin bugün teröre karşı cephesini açık bırakan gelişmelerin tümü, dış politika yanlışlarından ve içerdeki Amerikancı iktidardan kaynaklanmaktadır. Komploculara karşı çıplak gerçekler Gerçek siyasetin yerine komplolar konularak kafaların karıştırılmasına ise izin vermemek gerekir. Komplolar mantıksal çözümleri dışlamak amacıyla uydurulmakta ve yaygınlaştırılmaktadır. 11 Eylül’den beri saçmasapan komplolara duygusal soslar ilave edilmekte ve Amerikancı medya tarafından piyasaya sürülmektedir. Ancak bu komplolar ulusal çıkarların altını çizen belirgin politikalar olmadığı ölçüde etkili olmaktadır. Komploların temel argümanı ise şudur: Dünyada her şeye hakim bir güç, her türlü aracı da kullanma yeteneğine ve iradesine sahip olarak, her şeyi istediği gibi yönlendirmekte ve tüm insanlar bu güç karşısında çaresiz; ancak izleyen ve alet olan, şansları yoksa da ölüp giden konumunda bulunmaktadır. Şüphesiz komploculara göre bu gücün görünür yüzleri: ABD, CIA, özellikle MOSSAD, vb. güçlerdir. Örneğin 11 Eylül’ü CIA’nın bir kanadı yapmıştır, Sinagog eylemlerini de MOSSAD. Hal böyleyken siyaset yapmanın mümkünü yoktur, çünkü madem ABD’lileri CIA, Musevileri de MOSSAD öldürüyorsa dünyada savaş denilen şey yok demektir. Bize de CIA’nın ve MOSSAD’ın çeşitli kanatları arasında daha aklıselime dayanan eylemler tezgahlamaları konusunda dua etmek düşmektedir! Oysa komplocular 11 Eylül’den beri ne dedi ve gerçekte ne oldu? Komplocular 11 Eylül’ü CIA’nın yaptığını çünkü CIA dışında dünyada böylesi saldırılar düzenleyebilecek hiçbir gücün bulunmadığını söylediler. Çıplak gerçeklere göre ise El Kaide’nin dünya çapında 20-30 bin militanı tek bir merkezden yönetilmeden her türden eylemi düzenleyebilecek yeteneğe sahipti. Komploculara göre Saddam da ABD’nin adamıydı. Çıplak gerçeklere göre ABD Baas direnişi karşısında Irak’ta 1 yıl içinde Vietnam’da olduğundan fazla ölü verdi. Komploculara göre Taliban’ı ABD yaratmıştı ve istediği zaman bitirebilirdi. Çıplak gerçeklere göre Afganistan’ın çoğunluğunu hâlâ Taliban yönetiyor ve ABD’liler orada da ölüyor. Komplocuların en son bombası Sinagog saldırısını MOSSAD’ın gerçekleştirdiğiydi. Komplocular bu sefer sağlam taşa çarptılar, çünkü tüm varlığı Yahudi varlığına armağan olmuş MOSSAD’ın tek bir Yahudi’nin canına kastetmesi mümkün değil. (Hatırlayın, komplocular bundan önce de 11 Eylül saldırılarından önce MOSSAD’ın tüm Yahhudileri uyarıp orada ölmemelerini sağladığını söylüyordu!) “Komplo” denilen teorik çerçevenin tek anlamı, insanların ABD hegemonyası dışında siyasal seçenekler üretmelerinin engellenmesidir. Yangından kaçılmaz, yangın engellenmeli Dünyanın içine girdiği ve giderek büyüyen savaş durumunun karşısında Türkiye kendi siyasal duruşunu kendi çıkarları ve gelişen gerçekler doğrultusunda netleştirmeli. Bugüne kadar ABD-İngiliz-İsrail ekseninde savaş politikası üretenler, basit bir gerçeği kendi savaş demogojileri haline getiriyorlardı. “Yanıbaşımızdaki yangına kayıtsız kalamayız”. Bununla onların izlediği strateji tek kelimeyle bu yangına körükle gitmekten ibaretti. Onlar, ABD saldırganlığını, Kürt işbirlikçiliğini, PKK terörünü palazlandıracak ve güçlendirecek, Irak direnişini zayıflatacak dolayısıyla Ortadoğu yangınını Türkiye’yi de içine çekecek şekilde büyütecek stratejileri önerdiler. İşte şimdi Tayyip iktidarının Türkiye’yi getirdiği nokta, yanan sokaklar ve kaybedilen canlardır. Türkiye Ortadoğu’da yangına körükle gitme değil, yangını engelleme stratejisi izlemelidir. Basit bir orman yangınında olduğu gibi yangın önce çevrelenmelidir. Yani bölge ülkeleriyle ve direnişle dostluk politikası izlenmelidir. Muhtemel yanıcılar derhal bölgeden uzaklaştırılmalıdır. Yani PKK tasfiye edilmelidir. Yangının merkezi baskı altına alınmalı, yangını beslemesi engellenmelidir. Talabani ve Barzani derhal baskı altına alınmalı, güçleri bertaraf edilmeli, Irak idaresindeki varlıklarına son verilmelidir. Son olarak kundakçılar yargılanmalı ve başka yangınlar çıkartmaları engellenmelidir. ABD-İngiliz-İsrail ekseninin Ortadoğu politikaları ve güçlerinin meşruiyeti dünya ölçüsünde politika konusu haline getirilmeli, bunlar insanlık karşıtı kamp olarak tecrit edilmelidir. Her yerde işgalci varlıklarına son verilmelidir. |