Arama: 
24.11.2003/Sayı:44
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Kıbrıs
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye M. Akif Aktaş

Batı dışı mazlum ulusların dayanışma ve güçbirliği ya da Asya Birliği

Atatürk Batı karşıtıdır

1. Türkiye, Avrupa Birliği ile Amerika’nın emperyalist politikaları sonucunda, onların büyük bir pazarı ve kolonisi haline gelmiştir. Türk toplumunun sosyo-ekonomik ve politik açmazlardan kurtulmasının yolu asla Avrupa Birliği ve küreselleşme politikaları değildir. Türkiye sözkonusu birlik ve emperyalizmin yeni adı olan küreselleşme anlayışları ile hiçbir yere varamaz. Türkiye ne Avrupa Birliği’ne girerek Avrupalılaşmalı ne de Amerika’nın küreselleşme politikalarına alet olup Amerikanlaşmalıdır, o sadece özüne dönmeli ve özleşmelidir. Bu gerçeği bize Atatürk göstermiştir. Atatürk Batı toplumlarına özenmemiş, asla Batıyı taklit etmemiştir. Atatürk’e göre Türkiye, emperyalist Batıya öykünmeyi terk edip kendi özüne dönerse, ancak o zaman bağımsız ve özgür bir ülke olabilir.

Atatürk, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmayı hedef almıştır ancak, Batı karşıtıdır, kapitalizmin ve emperyalizmin düşmanıdır, emperyalistlerin en saldırgan olduğu dönemlerde onların politikalarına meydan okumuş bir halk kahramanıdır, asla Batı taklitçisi değildir, Batı-dışı mazlum toplumlardan yanadır, Türk toplumunun kimliğinin Asyalı olduğunu söyler, devletçidir, ulusalcıdır, tam bağımsız1ıkçıdır, diktatör değildir, barış söylemini şiar edinmiş büyük bir evrensel düşün ve eylem adamıdır. Atatürk sonrası, Türkiye’nin düzeni ile Atatürk’ün görüşleri arasında hiçbir ilişki yoktur. Atatürk sonrası Türkiye’sindeki resmi ideoloji, Atatürkçülük ile ilişkilendirilemez. Zira, Atatürk’ten sonra Türkiye’nin kaderine el koymuş bütün siyasi iktidarlar, Atatürk ve onun devrimlerinin karşıtı bir süreci başlatmışlardır ve bu süreç halen devam etmektedir. Atatürk, solcu ve milliyetçiydi. Türkiye’de Atatürk’ün düşünce sistemini ve onun “Altı Ok’unu” kendisine rehber edinenler arasında Ulusal Sol başta gelir. Ulusal Sol, Batı emperyalizmine karşı, Atatürk devrimlerine, Cumhuriyet’in kazanımlarına ve mirasına her zaman sahip çıkan bir güç odağıdır. Ulusal bağımsız1ığımıza ve ulus-devlet yapımıza saldıran ve bu saldırılarının dozajını ve ivmesini sürekli olarak arttıran ve bugün de kendisini küreselleşme ve Avrupa Birliği adı altında kamufle eden “emperyalizm” adlı bu canavarı, en iyi şekilde, Nutuk’u dahi okumamış, Atatürk’ü karnından konuşan gardrop Atatürkçüleri ya da rozetçi Atatürkçüler değil, gerçek ve radikal Atatürkçüler (Ulusal Solcular) çözümleyebilirler.

Küreselleşme yeni bir süreç değil emperyalizmin yeni adıdır

2. Çağımızın en ciddi sorunu ve moda söylemi olan, bütün toplumları, özellikle de Batı-dışı mazlum toplumları yakından ilgilendiren ve insanlığın başına büyük belalar açan küreselleşme, kendisine farklı anlam yüklemeleri yapılan bir fenomendir. Küreselleşme, günümüz Batı dünyasının sosyal, ekonomik, politik ve kültürel temelleri olan kapitalizm ve emperyalizmin yeni adıdır, dolayısıyla iddia edilenlerin tersine yeni bir süreç değildir. Küreselleşme, kapitalizmle yaşıttır ve onunla eş anlamlıdır. Küreselleşme, 16. yüzyılda temellenen, ancak 19. yüzyılda dünya toplumlarına önemli ölçüde nüfuz eden kapitalizmin, günümüzde yerküreyi kaplaması, dünyanın tamamına yayılması ve insanlığın başına bela olmasıdır. Yalnızca Batı’nın çıkarına olan küreselleşme, ulus-devlet yapılarını tahrip etme ve ulusal bağımsızlıklara meydan okuma çabasıdır. Küreselleşme, öznesi Avrupa Birliği ve ABD olan ve onların çıkarları doğrultusunda, dünyayı küçülten, toplumlar için belirleyici konumdaki ekonomi, politika ve kültür gibi ana öğeleri ulus-devlet üstü bir noktaya taşıyan, toplumlar üzerinde denetim kuran ve özellikle Batı-dışı mazlum toplumları tarih sahnesinden silmeye kaynaklık eden emperyalist bir süreçtir.

AB’cilik Atatürk’e ihanettir

3. Avrupa Birliği’ni kapitalizmin ve emperyalizmin, yani küreselleşme sürecinin somut bir parçası olarak görmek gerekir. Avrupa Birliği, kapitalizmin/liberalizmin temel mantığı ve ideolojisidir. Avrupa Birliği düşüncesi yeni değildir; kapitalizmin ya da günümüzdeki adıyla küreselleşme sürecinin ortaya çıkışı ile doğmuştur. Avrupa Birliği, özünde, emperyalist bir oluşumdur; hatta Amerikan emperyalizminden daha kapalı ve gizli bir biçimde işleyen emperyalizmdir. Avrupa devletlerini Hıristiyanlık ekseninde birleştirme amacı taşıyan Avrupa Birliği, emperyalizmin, kendisini modernlik kılıfına sokmuş yeni kisvesidir.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin var olan çerçevede sürdürülmesinin, Atatürk’ün düşün sistemi ile uygunluk taşıdığını iddia etmek, Atatürk’e karşı yapılan bir ihanettir. Türk aydını ve politikacılarının büyük bir çoğunluğu, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri konusunda büyük aymazlıklar içindedir. Avrupa Birliği konusu ülkemizde tam bir sendroma dönüştürülmüş haldedir. Türkiye’de Avrupa Birliği’nin yanlış algılanması ve kavranması sorunu vardır. Avrupa Birliği, ithal ve devşirme sözde aydınlarımız ve politikacılarımız tarafından, Türkiye’de yaşayan bütün insanlarımıza, sorunlarını çözecek büyülü bir dünya ve adeta bir mutluluk havuzu olarak sunuluyor. Halbuki, Türkiye’nin Avrupa’nın ekonomik kıskacının kuyruğuna takılarak kalkınmasını beklemek, olanaksızı istemektir.

AB’nin Türkiye üzerindeki emelleri hâlâ geçerli

Avrupa Birliği, sürekli bir biçimde dayatmalarda bulunuyor. Kopenhag Kriterleri bunlardan biridir. Söz konusu kriterlerin, birliğe şimdiye kadar üye olmuş öteki devletlerden istenmediği halde, illaki Türkiye’den yerine getirilmesinin talep edilmesi düşündürücüdür. Bir diğer düşündürücü husus Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye demokratikleşme konusunda ders vermeye kalkmasıdır. Oysa, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye söz konusu alanlarda vereceği hiçbir şey yoktur. İnsan hakları ve demokrasi konusunda dünyanın sicili en bozuk yeri, Avrupa’nın ve Amerika’nın bizatihi kendisidir. Avrupa’nın ve Amerika’nın hem tarihi hem de bugünü insan hakları ve demokrasi ihlalleri ile doludur. Kopenhag Kriterleri olarak bilinen siyasi kriterler Türkiye’yi tamamen Brüksel’in boyunduruğu altına sokmanın yoludur.

Türkiye’den istenen siyasal kriterler, emperyalist Batı’nın Ulusal Kurtuluş Savaşı ile Lozan Barış Konferansı’nda kaybettiklerini geri istemesi, hatta Lozan’ın rövanşını geri alma çabasıdır. Avrupa’nın Lozan Barış Konferansı’nda Türkiye’ye yapamadıklarını, şimdilerde Avrupa Birliği, Kopenhag Kriterleri ile gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Söz konusu kriterler çevresinde Türkiye’de azınlıklar sorunu öne çıkarılıyor ve Türkiye’nin parçalanmasının yolu açılıyor. Avrupa’nın Türkiye üzerindeki istemlerinden vazgeçtiğini düşünmek, Atatürk’ün deyimiyle “gaflet dalalet ve hatta hıyanet” içinde bulunmaktır. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde, Kıbrıs ve Ege kıta sahanlığı konusunun gündeme getirilmesi elbette rastlantısal değildir. Avrupa Birliği, Türkiye’den Kıbrıs ve Ege’den vazgeçmesini istiyor. Kıbrıs’tan vazgeçmek emperyalistlere teslimiyetle eş anlamlıdır. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri, Tanzimat zihniyeti çerçevesinde cereyan etmektedir. Hatta, Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizi, 2. Tanzimat olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Gümrük Birliği Antlaşması Türkiye’nin sömürgeleşmesi yolunda bir adımdır

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde dönüm noktalarından birisi, 1990’ların ortalarında Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan Gümrük Birliği Antlaşması’dır. Gümrük Birliği Antlaşması, Türk tarihinin kara baharları arasında ilk sıralarda yer alır. Avrupa Birliği’ne tam üye olunmadan imzalanan Gümrük Birliği Antlaşması ile birlikte Türkiye, emperyalizmin kanatları altına girmiş, ulusal bağımsızlığımıza aykırı kabul edilemez yükümlülükler yüklenmiştir. Gümrük Birliği Antlaşması, Türkiye’nin uygarlık ve ilerlemesi değil, tam tersine kölelik ve sömürgeleşmesi yolunda attığı bir adımdır. Avrupa Birliği, herşeyden önce bir Hıristiyan birlikteliğidir. Türkiye ile Avrupa Birliği arasında temelde bir kültürel farklılık mevcuttur. Avrupa Birliği’nin, çok yakın bir tarihte yüz milyona ulaşması beklenen Müslüman bir nüfusu bünyesine katması olanaksızdır. Kaldı ki, Avrupa, her zaman için Türkleri düşman olarak algılamıştır. Kısaca, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri Türkiye’nin aleyhinedir ve Atatürk’ün düşün sistemi ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü, Avrupa Birliği yanlıları, ulusal değil ulusal olmayan çözümler peşindedirler. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri, asla onaylanamaz türdendir. Türkiye’nin tarihsel ve günümüzdeki misyonu gereği Avrupa Birliği’nin dışında kalması gerekir. Türkiye Avrupa Birliği’ne dahil olduğunda, ki bu mümkün değil, ya da ilişkilerini yoğun bir biçimde sürdürdüğünde bütün tarihsel misyonunu ve bağımsızlığını kaybedecek, Avrupa’nın içinde eriyip gidecektir. Tıpkı, Tanzimat nasıl Osmanlı’nın tarihsel misyonunu yok edip, onu bitirdiyse, Avrupa Birliği süreci de Türkiye’yi mahvedecektir. Bu konuda Osmanlı deneyiminden/örneğinden ders almamız gerekiyor. O halde, Türkiye’de Avrupa Birliği’ne ve onu savunanlara karşı yeniden bağımsızlık savaşı başlatmalı ve ulusal seferberlik ilan edilmelidir.

Emperyalist saldırıya karşı ikinci Kuvayı Milliye

4. Batılı büyük emperyalist devletler, temel politika olarak, riyakârca gerekçeler bularak egemenliklerini devam ettirmeyi ve fırsat buldukça zayıf devletleri yerli işbirlikçilerinin, yani mandacıların da katkılarıyla kendi aralarında paylaşmayı ve onları tarih sahnesinden silmeyi benimsemişlerdir. Emperyalist Batı’nın günümüzde çok belirgin olan bu politik tavrı-örneğin, hiçbir dayanağı olmadığı halde çağımızın en büyük emperyalist oluşumu olan Amerika’nın Afganistan’a ve Irak’a saldırması gibi yüzyıl öncesinde de vardı. Büyük emperyalist devletlerin Hasta Adam adını verdikleri Osmanlı İmparatorluğu da bunlardan biriydi. İşte, Türkiye’nin kapitalist ve emperyalist Batı’ya karşı verdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ideolojisi, ülkemizi müstemleke memleketi yapmamak, ulusal iradeyi etkin kılıp, ulusalcı, laik, halkçı ve devletçi politik söylemlerin ördüğü tam bağımsız özgür bir Türkiye yaratmaktır. Tarihte emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldırmanın en mükemmel örneği olan Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayı Milliye’nin büyük katkısı vardır. Bu bağlamda Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın temel taşı, Kuvayı Milliye’dir. Kuvayı Milliye’ye Batılı emperyalistlerin saldırıları ve cinayetleri karşısında Anadolu halkının refleksidir. Atatürk’ün yönlendirdiği Kuvayı Milliye sayesinde Türk milleti, emperyalist Batılıların mandasını asla kabul etmemiş ve onların sömürgeci politikalarına çok sert bir karşılık vermiştir. Böylelikle sömürgeci güçler Anadolu kayasına çarpmışlardır. “Ya istiklâl ya ölüm” parolası ile yola çıkan Anadolu insanı, istiklâlini kazanmış, emperyalistleri ise yurdundan sürmüştür. Çünkü Türk milleti, bağımsızlığına önem veren bir millettir. Türk milleti bağımsızlığı için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Tabii ki, burada da en büyük rolü yine Atatürk üstlenmiştir. O halde Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı anlamak ve onu günümüz için çözüm olarak düşünmemizde en önemli faktörlerin başında Kuvayı Milliye hareketi geliyor. Eğer bugün Türkiye, Amerika ve Avrupa Birliği’nin emperyalist saldırılarına karşı 2. Kurtuluş Savaşı’nı başlatacaksa bunun yolu yeniden 2. Kuvayı Milliye Hareketinden geçmektedir. Öyleyse Kuvayı Milliye’nin Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndaki belirleyiciliği gözden uzak tutulmamalıdır. Kuvayı Milliye, özünde 1919 yılından başlayarak Anadolu’da öne çıkan, emperyalizm karşıtı emekçiyi, köylüyü ve bütün toplumsal sınıfları içeren bir ulusal güç birliğidir. İşte bugün de Kuvayı Milliye’yi harekete geçirmenin, yani ulusal güç birliği oluşturmanın tam zamanıdır.

Dünyadaki açlık ve sefaletlerin sorumlusu AB ve ABD’dir

5. Günümüzde dünyada ve ülkemizdeki çoğu problemin özellikle de ekonomik krizlerin kaynağı, küreselleşme süreci ve bu sürecin özneleri olan Amerika ve Avrupa Birliği’dir. Dünyada yaşanan açlık ve sefaletin baş sorumlusu Amerika ve Avrupa Birliği’nin küreselleşme anlayışlarıdır. Bugün dünyadaki son krizlerin (özellikle Türkiye ve Arjantin’deki krizler) temel nedenini Amerika ve Avrupa Birliği politikalarında aramak gerekir. Sözgelimi, dünyanın en zengin ekonomik kaynaklarına sahip ülkelerinden biri olan Arjantin’deki toplumsal patlama, küreselleşmenin, yani ABD’nin uluslararası kurumları olan IMF ve Dünya Bankası’dır. Aslında Arjantin’deki toplumsal patlama, küreselleşmenin araçlarına yöneliktir.

Türkiye’deki 2001 Şubat krizinin de ana nedeni, IMF ve Dünya Bankası’dır. Batı-dışı çağdışı mazlum toplumların ekonomilerini IMF ve Dünya Bankası yönetiyor. Örneğin, Türkiye, Şubat Krizi’nden sonra IMF’de çalışan sayın Kemal Derviş’i getirdi ya da Derviş gönderildi. Bugün ülkemizi yönetenler küresel sermayenin koruyuculuğundan başka bir şey yapmıyorlar. Türkiye’de 3-4 milyon işbirlikçi elit takımı siyaseti, medyayı ve ekonomiyi yanlış yönlendirerek geri kalan 60-65 milyon Türk insanının geleceğini tehlikeye atmıştır. Türk toplumu uygulanan ekonomik politikalarla tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat dönemindeki konumuna yaklaşmaktadır. Nasıl ki, Düyunu-u Umumiye (uluslararası haciz yöntemi), Osmanlı İmparatorluğu’nu perişan etmişse günümüzde de IMF (Amerika’nın Batı-dışı mazlum toplumları yönetme politikası), Türkiye’yi mahvetmiştir.

Türkiye’nin ulusal ekonomik planlı kalkınma politikalarını, yani devletçiliği esas alması ve ekonomide tam bağımsızlığa sahip olması, Türk toplumunun var oluşu, bağımsızlığı ve sürekliliği için ana koşuldur. O halde, ekonomi politikalarında Atatürk’ün devletçi modeline geri dönmenin tam zamanıdır. Küreselleşmeye karşı ulusal bağımsızlıkçı ekonomik seferberliğe girişmenin, emperyalistleri ülkeden kovmanın, Atatürk’ü rehbere almanın tam zamanıdır. Çünkü, Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda emperyalistleri Türkiye’den kovarken ve tam bağımsızlığımıza kavuşmamızı sağlarken bu durumun sürdürülmesinin ekonomik bağımsızlıktan geçtiğini defalarca dile getirmişti.

Emperyalizmi Batı proletaryası değil mazlum toplumlar yıkacak

6. 19. ve 20. yüzyıl boyunca kapitalizme ve emperyalizme karşı savaşımda proletarya başarılı olamadı. Bütün dünyada özellikle kapitalist ve emperyalist Batı’da proletarya sistemle uzlaştı ve sistemin en büyük koruyucusu konumuna geldi. Emperyalizmin en ileri aşamasının, yani küreselleşme sürecinin yaşandığı günümüzde proletarya kaynaklı devrim ve dönüşümler, buharlaşıp uçtular. Emperyalizm ya da öteki adıyla küreselleşmeden kurtuluşun yolu artık ezilen, sömürülen mazlum milletlerin birleşmesinden geçmektedir. Kapitalizm karşıtı hareketler, ezen Batı’dan değil, tam tersine ezilen Batı-dışı coğrafyadaki toplumlardan, yani Batı-dışı mazlum toplumlardan doğacak ve gelişecektir. Emperyalizme karşı devrimsel hareketleri, Batı’dan beklemek büyük bir gaflet ve aymazlıktır. 21. yüzyıl, ezilen ulusların ulusal kurtuluş savaşlarına sahne olacaktır. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın: Batı-dışı mazlum milletler, Batı emperyalizmini tarih sahnesinde etkisiz özne konumuna indirecek, onu tarihin derinliklerine bir daha çıkmamak üzere gömecektir.

Ancak hemen belirtelim ki, dünyanın bütün ülkelerinde proletaryanın çıkarları ile ulusal çıkarlar zaten birbirleriyle çelişmez, birbirleriyle uyumluluk gösterir. Biz mazlum milletlerden dem vururken onu proletaryayı da içerecek bir anlamda kullanıyoruz. O halde biz, “Amerika’ya ve Avrupa Birliği’ne karşı dünyanın bütün mazlum milletleri birleşin!” çağrısını yapıyoruz. Mazlum milletler için tarihi bir fırsat ortaya çıktı. Emperyalizmi yurtlarından kovmanın tam zamanıdır. 21. yüzyıl emperyalistlerin (Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin) değil, mazlum milletlerin yüzyılı olacaktır.

Türkiye’yi yöneten iktidarlar, IMF ve Dünya Bankası’nın reçetelerini terk edip, emperyalizmin yerli işbirlikçileri misyonundan sıyrılırlarsa, Türkiye, 21. yüzyılda Batı-dışı mazlum milletlerin lideri olabilir. Çünkü Türkiye, 20. yüzyılın başında Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, aynı zamanda, mazlum milletlerin özgürleşmesi için gerçekleştirmiş ve özellikle Şarktaki bütün mazlum milletlerin öncüsü olmuştur. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda bütün Batı-dışı mazlum milletlerin kurtuluşu için savaşan Türkiye, mazlum milletlerdendir ve onun kimliği Asyalıdır. Türkiye’yi yeniden tarihsel misyonuna kavuşturmak, onu emperyalistlerin sömürge pazarı/kalesi olmaktan çıkarmak ve Batı-dışı mazlum toplumlar bloğunu kurarak onu lider ülke yapmak elimizde, yeter ki Atatürk’ü doğru anlayalım ve onun görüşlerini iktidara taşıyalım.