|
|
||||||
Yürüyüşün siyasi amacı yok muydu? Ya da “O pankartı açmanın yeri miydi”? Yürüyüşün gerçek amacını ve etkisini gizlemek psikolojik savaşın ilk hedefidir. Büyük medya ve bir kısım mason rektör yürüyüşü klasik bir Cumhuriyet bayramı kutlaması olarak göstermeye çalışmıştır. Bunlara göre yürüyüşün siyasi bir yönü yoktur. ADKF “o pankart”ı açarak yürüyüşü sabote etmiştir. İlle de siyasi bir yön aranacaksa Cumhuriyet’i kutlamak zaten bir tavırdır ve yeterlidir. Tandoğan Meydanı “Ordu Göreve” pankartı açacak, iktidarla hesaplaşılacak yer değildir. Herşeyden önce bu yürüyüşün siyasi bir yürüyüş olmadığını sananların iki şeyinden şüphe duymak gerek. Zekâlarından ve Türkiye’de yaşayıp yaşamadıklarından. Çünkü Türkiye’de yaşayan her aklı başında Türk onca insanın Ankara’da niçin toplandığını gayet iyi bilmektedir. Bu siyasi yönü fark edemeyip de Cumhuriyet Bayramı’na gittiklerini zannedenler Ekim ayını Türkiye’de geçirmediler mi? Yürüyüşten hemen önce iktidar ile rektörler arasındaki söz düellosu, “Kubilay oluruz” ve “Edepsiz rektörler” açıklamaları yoksa klasik Cumhuriyet kutlamalarının bir parçasıydı da biz mi fark edemedik? Yürüyüşten bir gün önce rektörlere meydan okuyarak alternatif bir yürüyüş tertip eden Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de mi siyasi davranmıyordu? Onbinlerce kişinin “Molla Başbakan istemiyoruz” diye bağırdığı bir yürüyüşün siyasi olmadığını ileri sürecek bir insanın zekâsından şüphe duymak hakkımız değil mi? Peki o kadar rektör Kara Kuvvetleri Komutanımız Aytaç Yalman’a kahve içmeye mi gitti?
Yürüyüş siyasi değildi diyenlerden tek bir şeye cevap vermelerini istiyoruz. AKP iktidarının üniversiteye saldırısı siyasi midir, değil midir? Komik olmayalım. Ankara’daki yürüyüş AKP iktidarına karşı Türk milletinin ve Atatürk gençliğinin meydan okumasıdır. Cumhuriyet’le hilafetin hesaplaşmasıdır. Ordu yürüyüşten önce safını belli ederek görevini yerine getirmiştir. Yürüyüşe katılan Türk milleti mollalara karşı Ordusu’yla beraber olduğunu haykırmak için Ankara’ya gitmiştir. Yani Türk milleti aslında “o pankart”ın arkasına geçmek için Ankara’ya gitmiştir. “Ordu Göreve” pankartı orada açılmayacaktı da nerede açılacaktı? Zamanlama doğru muydu? Slogan doğru ama zamanlama yanlış diyenler nerede yaşıyorlar? Zamanlamanın uygun olup olmadığını anlamak için üç gün sonraki Cumhuriyet resepsiyonuna bakmak yeter. Cumhuriyet resepsiyonunda ilk kez Cumhuriyet kuvvetleriyle hilafet kuvvetleri bu kadar net bir şekilde karşı karşıya gelmiştir. Üstelik AKP iktidarı devlet kurumlarının tümünü karşısına almış, son derece tecrit, marjinal bir pozisyona düşmüştür. Karşımızda Cumhuriyet resepsiyonuna katılamayan bir hükümet durmaktadır. İnisiyatif Cumhuriyet güçlerine geçmiştir. “Ordu Göreve” pankartıyla yürüyen Atatürk gençliği de bu hareketiyle denkleme Türk milletini eklemiştir. Bu pankartın açılması için yine de erkendi diyenler için de şunu söyleyelim, Hilafet rejimine geçildiğinde bu pankartı açmak için çok geç olabilir.
Pankartı açan marjinal bir grup muydu? Pankartın sahipsiz kaldığı doğru değildir. Pankartı ADKF’li gençler açmıştır. ADKF’yi marjinal bir grup olarak göstermek isteyenler ise taraftarları kendi Maocu müritleriyle sınırlı marjinal tekkeler, yıllardır toplum içine çıkamayacak kadar marjinal oldukları için Türk halkından gizlenen masonlar ve bunların taşeronlarıdır.
ADKF ise Türkiye’nin 42 üniversitesinde örgütlüdür ve Türkiye’nin en büyük Atatürkçü gençlik örgütüdür. Kurultayları Türkiye’nin en büyük üniversitelerinin en büyük salonlarında binlerce öğrencinin katılımıyla yapılmaktadır. Şimdi korkusundan ADKF’ye marjinal diyen kimi rektörler bu kurultaylara mesaj gönderir, kürsülerinde konuşma yapar. İleri dergisi 10 bin satışıyla Türkiye’nin en çok satan fikir dergisidir. Türkiye’nin en seçkin aydınları ve yazarları TÜRKSOLU ve İleri dergisinde yazmaktadır. Kaldı ki ADKF’li gençler 5 kişi olsa yine de bu hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü Atatürkçü gençlerin talebi Türk milletinin talebidir. Atatürkçü gençlere marjinal diyenler hayatlarında hiç otobüse binmemiş, bakkala, manava gitmemiş olabilirler, ama Türkiye’de yaşayan herkes Türk milletinin bu pankartın arkasında olduğunu bilir. Aslında pankarta saldıranlar da bunu gayet iyi bilmektedir ve gizlemeye çalışmaktadır. Gerekli gereksiz her konuda anket yapan internet siteleri Türkiye gündeminin birinci sırasında yer alan Ordu hakkında niye bir anket yapmamaktadırlar? Yoksa yine %90 halk desteğinden mi çekiniyorlar? Nitekim Ankara’da yürüyüşe katılanların çok büyük bir çoğunluğu pankartı alkışlamış, sloganlara katılmış, “Ordu Göreve” yazılı 1000 afiş bizzat vatandaşlar tarafından Ankara sokaklarında taşınmıştır. Atatürkçü gençlerin yaptığı, Türk milletinin özlemini cesurca ifade etmekten ibarettir. Marjinal olanlar Türk milletinin isteklerine sırt çeviren ve bunları dillendirmekten korkanlardır. Hele hele bu pankartın yürüyüşün coşkusunu ve anlamını gölgelediğini iddia edenler başka bir dünyada yaşamaktadırlar. Bu pankart yüzünden yürüyüşün basında yeteri kadar yer bulamadığını iddia edecek kadar komik görüşler bile söylenmektedir. Türk basınını biraz olsun takip eden birisi bile eylemin bu pankart sayesinde bu derece gündeme geldiğini görebilir. Siz iki hafta boyunca tüm gazetelerde tartışılan bir Anıtkabir ziyareti hatırlıyor musunuz? Eylemin mesajı bu pankart sayesinde dosta ve düşmana ulaşmıştır. Bu pankart olmasa emin olun bu büyük yürüyüşü kimsenin ruhu bile duymazdı. Duysa bile Türk milletinin bu iktidarı gayrımeşru bulduğu ve vatandaşın AKP iktidarına daha fazla tahammülünün kalmadığı mesajı bu kadar geniş bir kitleye ulaşamazdı.
Ordu’yu göreve çağırmak provokasyon mudur? Atatürk ve Ordu düşmanlarını rahatsız eden de budur. Türk milletinin mesajı dosta düşmana ulaşmıştır. Maocu partinin paranoyak başkanı ise Atatürkçü gençleri provokatör olarak göstermeye çalışmaktadır. Bunun gerekçesi ilginçtir: Ordu’yu göreve çağırmak. Yani bu senaryoya göre provokatörler 100 bin kişinin arasına girmiş ve provokasyon olarak ancak Ordu’yu göreve çağırabilmişlerdir. Bizim bildiğimiz provokatörler kitlesel eylemlere sızdıkları zaman devletle kitleyi çatıştıracak provokasyonlara girişirler, çatışma çıkarırlar, devletle halkı karşı karşıya getirirler. Ama nedense provokatör olarak nitelendirilen Atatürkçü gençler devletle çatışmak bir yana devletin en önemli kurumuna sığınmaktadır. Bu kadar kitlesel bir eylemde devlete ve Cumhuriyet’e sahip çıkmaktadır. Siz hiç böyle provokasyon gördünüz mü? Türkiye devletle savaşmanın demokrasi, devleti savunmanın provokasyon olduğu bir ülke haline gelmiş durumdadır. YÖK eyleminde önceden hazırlanmış demir sopalarla çatışmaya girilir, polisler ve öğrenciler yaralanır bu provokasyon olmaz, hatta büyük basın göstericileri savunur. İlkokul çocukları bile Apo’ya destek gösterileri yapmaya başlar, PKK’lı teröristler İstanbul’un ortasında, Samsun’un göbeğinde devlete terör tehdidi savurur, ama suçlu onlar değil, geç de olsa müdahale eden devlet olur. Atatürkçü gençler Ordu’yu göreve çağırınca provokatör olur. Türkiye’de artık her şey serbesttir. Apo’yu savunmak bile demokrasinin gereğidir ama bir tek Atatürkçülük ve Ordu’yu savunmak yasaktır. Meclis’te pankart açanları devlete karşı savunmak için manşetlere çıkaran medya Atatürkçü gençlerin DGM’de yargılanacağı türünden yalan haberleri bile ağzının suyu akarak duyurmaktadır. Bu kampanyanın başını Ordu düşmanlığı ve Apoculuğuyla tanınan bir Maocu partinin çekmesi ise daha da düşündürücüdür. Aydın Doğan medyası ve Fethullah bunlara rağbet etmekte, Atatürkçülere saldırmaktadır. Oysa asıl provokatör bunlardır. Maocu partinin “gerekirse silahlı mücadeleye başlarız” sözü provokasyon değil de nedir? Ordu’nun görevini yapmasından rahatsız olanlar kendileri Ordu olmaya özenmiştir. Bu 70’lerde hazırlanan silahlı provokasyonun tıpatıp aynıdır. Üstelik bu söz söyleneli daha bir ay bile olmamıştır.
Pankart Ordu’ya zarar mı verdi? En komik suçlama ise pankartın Ordu’ya zarar verdiği suçlamasıdır. Türk milletinin kitlesel bir yürüyüşte bir tek Ordu’ya güvendiğini açıklayıp Ordu’yu göreve çağırması niçin Ordu’yu zayıflatsın? Tersine milletin desteği Ordu’nun isteğidir. 28 Şubat’taki Anayasal müdahaleyi gerçekleştiren generaller masanın sivil ayağı eksik diyerek “silahsız kuvvetler”i göreve çağırmamış mıydı? Yine emekli Org. Çetin Doğan daha iki ay önce Ordu millet elele bu gidişe bir dur diyelim çağrısı yapmamış mıydı? Biraz olsun düşünelim, 28 Nisan’daki büyük gençlik eylemleri ve protestolar, Turan Emeksizlerin Ordu-millet elele sloganları Ordu’yu zayıflattı mı güçlendirdi mi? 28 Şubat öncesindeki bir dakika karanlık eylemleri ve Anıtkabir yürüyüşleri Ordu’yu zayıflattı mı güçlendirdi mi? Kitle eylemlerinde milletin Ordusuna sahip çıkması ve Ordu’dan yardım istemesi bir çok zaman müdahale gerekçesidir. Yani var olan bir hazırlığı engellemez hızlandırır. Bu pankartın kimi korkuttuğu ve kimi güçlendirdiği çok açık ortadadır. Şeriatçılar panik içindedir. Ordu göreve pankartı açıldığı sırada Ankara semalarında dolaşan jetlerden darbe senaryoları çıkararak korkuyla feryat etmektedirler. Hükümet panik içindedir, konuyla ilgili açıklama yapmaya bile korkmuştur. Şeriatçıların bu kadar korktuğu ve panik içinde olduğu bir dönemde birileri çıkıp bu pankart Ordu’ya zarar verdi demektedir. İnisiyatif Atatürkçülerin eline geçmişken korku içinde olayı geçiştirmeye çalışmaktadır. Bu durumda aynı talepten iki hasım da aynı derecede korktuğuna göre ikisinden biri aptaldır. Şeriatçıların aptal olduğunu hiç sanmıyoruz! Hangi rektör niçin pankarta karşı çıktı? Yürüyüşten sonra kimi rektör pankarta karşı çıkmış, desteklemediğini açıklamıştır. Bunları esas olarak iki gruba ayırabiliriz. Birinci grup konumları gereği mecburen bu açıklamayı yapmışlardır. Doğal karşılamak gerekir. İkinci grup da konumu gereği ve yine mecburiyetten aynı açıklamayı yapmıştır. Ancak bunları böyle konuşmaya mecbur eden üniversite yönetimindeki konumları değil masonik örgütlerdeki konumlarıdır. Bu açıdan bunları da derecelerine göre sınıflayabiliriz. Atatürkçü gençlere saldıran rektörlerin niyetini anlamak için masonluktaki derecelerine bakmak yeter. Çünkü en çok saldıranlar en üst derecedeki masonlardır. Bunun nedeni ise şudur; Türkiye’de masonlar halktan kopuk ve halka düşman elit bir kesim oluşturur. Türkiye’ye egemen olmak için de Ordu’yu kullanmaya çalışırlar. Gerçek cuntacı bunlardır. Sürekli Ordu mensuplarıyla görüşerek kendi himayelerinde ve sonrasında koltuk kapacakları bir darbe peşinde koşarlar. Bunlar Türkiye’nin sahte Atatürkçüleridir ve tek korkuları Atatürkçü gençlerin ve bilhassa Türk milletinin Ordu’yla birleşmesidir. Çünkü o zaman bunların oyunları bozulur. Bunun için de Ordu millet birlikteliğini engellemek için ellerinden geleni yaparlar. Ordu millet birlikteliğiyle gerçekleşen 28 Şubat müdahalesi sonrasında yönetim bu masonların eline geçtiği için şeriatçılar bugün yine iktidardadır. 28 Şubat’ta ilan edilen hedeflere bu yüzden halen ulaşılamamıştır. 28 Şubat’tan istenen sonuç elde edilemediyse bunun sorumlusu Türk Ordusu değil bu masonik şebekedir. Bugün Atatürkçü gençler yine de bu mason rektörleri hedef almamaktadır. Mücadelemiz AKP iktidarıyladır. Ancak günü geldiğinde Atatürkçü gençlere saldırıda en önde giden rektörü devirmek işten bile değildir. Üniversitesinde en yakın çevresinin bile desteklemediği ve bu yüzden topal ajanın koltuk değneği haline gelmiş kişinin yalnız yolsuzluk ve hırsızlık dosyaları bile bunu sağlamaya yeter. Ama yine de biz kendisini Allah’a havale ediyoruz. (Tabii inanıyorsa) “Ordu göreve” pankartı suç mu? Şeriatçı basın pankartı suç olarak gösteren yayınlarıyla Ordusunu bekleyen milleti korkutmaya çalışmaktadır. Büyük basının ve kimi AKP milletvekilinin balıklama atladığı bu haberler yalan üzerine kuruludur. Birinci yalan habere göre Ordu’yu göreve çağıran Atatürkçü gençler idamlık bir suç işlemiştir ve idamla yargılanmalıdır. Bunun gerekçesi ise 146. maddedir. Bu komediyi başlatan Şeriatçı Vakit gazetesidir. Ancak Vakit bir şeyi unutmaktadır ki militanca desteklediği AKP iktidarının tam destek vermesiyle idam Türkiye’de kaldırılmıştır. Yani Atatürkçü gençleri mevcut yasalar çerçevesinde asmanızın imkanı yoktur. Yok illa da asacağız diyorsanız da idamın yalnız Apo için kaldırıldığını itiraf etmeniz gerekir. İkincisi 146. madde Anayasa’yı zorla değiştirme suçuyla ilgilidir. Oysa ki Atatürkçü gençler, Anayasa’yı korumak üzere ve 28 Şubat türü Anayasal bir müdahaleyle Ordu’nun harekete geçmesini desteklemektedir. Yani Anayasa’yı zorla değiştirme suçunu işleyen kendileridir. Yok eğer 28 Şubat’ı yapanların bu suçu işlediklerini düşünüyorsanız, buyurun Paşalar idam edilsin diye mahkemeye başvurun. Biraz yüreğiniz varsa. Atatürkçü gençlerin DGM’lik olduğu haberleri de aynı şekilde yalandır ve korku yaratma amaçlıdır. Hukuki süreç onların anlattığının tam tersidir. Atatürkçü gençler hakkındaki suç duyurusunu inceleyen savcılık yürüyüşün tamamen yasal olduğuna karar vermiş, takipsizlik kararı alarak pankart hakkında ancak DGM’nin değerlendirme yapacağını söylemiştir. Ordu’yu göreve çağırmak suç değildir. Ancak tuhaf olan her gün Apo eylemlerinin “demokratik” biçimde yapıldığı bir ortamda Ordu’yu savunanları idamla tehdit eden kafadır. Atatürkçü gençler darbe mi istiyor? “Ordu Göreve” pankartından bir darbe çağrısı anlamını çıkartanlar Ordu düşmanı güçlerdir. Ordu’yu darbeci olarak gördükleri için böyle davranmakta ve Ordu’ya hakaret etmektedirler. Atatürkçü gençler darbeye, her türlü cunta girişimine ve hele Türkiye’yi Ordu’nun yönetmesine karşıdır. Çünkü Ordu Türkiye’yi yönetemez. Ordu’nun görevi farklıdır. Ordu hem Atatürk’ün vasiyeti hem de yasalar gereği Cumhuriyet’i korumakla görevlidir. Bu görevi milletle beraber yerine getirir. Cumhuriyet’i tehlikede gördüğü an müdahale etmek, milletinin çağrısına uymak başka şeydir, darbe yapmak başka şey. Atatürkçü gençlerin istediği bu hükümetin Cumhuriyet düşmanı faaliyetlerine dur denilmesidir. En hayırlısı AKP iktidarının bu işin sonunun nereye varacağını görerek istifa etmesidir. Atatürkçü gençlerin öncelikli talebi budur. Aksi halde Ordu’nun 28 Şubat türünde ve Anayasal çerçevede müdahalesi kaçınılmazdır. Gerçek darbeci ADKF değil bu pankarta saldıranlar ve bilhassa susanlardır. Çünkü cuntacıların işi gizli kapaklıdır. Millet işe karıştı mı dümenleri bozulur. Türkiye’de Atatürkçü gençleri darbecilikle suçlayan ve demokrasi nutukları atan birçok kesimin Ordu’yla kurduğu ilişkileri ve türlü hesapları vardır. Ordu’yla bu türden bir ilişkisi olmayan tek kesim ADKF’dir. Zaten bunun için o pankartı açacak cesarete sahiptir. Atatürkçü gençler Ordu’yla milletin bir arada bir Kuvayı Milliye mücadelesi vermesinden yanadır. Bu mücadele elbette ki sermayeyi, sahte Atatürkçüleri ve masonları dışlayacaktır. Telaşa kapılan darbeciler bu yüzden Atatürkçü gençlere saldırmaktadır. “Ordu demokrasiyi ortadan mı kaldırır? Tüm bu darbe tartışmalarında gözden kaçırılan şey bu hükümetin darbeyle iş başına gelmesidir. Önceki hükümet TÜSİAD, Aydın Doğan ve özellikle AB’nin düğmeye bastığı bir darbeyle indirilmiş yerine bu %25’lik azınlık iktidarı getirilmiştir. Şimdi darbeciler demokrasi havarisi kesilmektedir. İkincisi, bu iktidar koyu bir tek parti diktatörlüğüdür. Tayyip’in diktatörce uygulamaları Menderes’i aratmayacak düzeydedir. Üçüncüsü, bu iktidarın amacı bir Molla rejimi kurmaktır. Molla rejiminin neresi demokrasidir? Demokrasi diye bağıranların amacı AKP iktidarının antidemokratik ve gayrımeşru niteliğininin üstünü örtmektir. Atatürkçü gençler ise mollalara karşı bir demokrasi çağrısı olarak Ordu’yu göreve çağırmaktadır. Tüm bunlar bir yana Ordu göreve deyince kimin aklına darbe gelir? Ordu’nun görevi darbe yapmak mıdır? Değilse niçin korkmaktadırlar? Bu pankarttan darbe sonucunu çıkartan güçler Ordu’ya güvenmeyen ve onu darbeci olarak gören güçlerdir. Oysa ki Türkiye ne bir muz cumhuriyetidir ne de kapitalist bir Batı ülkesi. Türkiye’de sivil ve militarist kutuplar bunların tam tersi yönde oluşmaktadır. Türk Ordusu kökeni itibariyle bir halk ordusudur. Ordu aristokratlardan veya sermaye çevrelerinden değil halk çocuklarından meydana gelir. Siyaset kurumu ise sermayeye, tarikatlara ve emperyalist ülkelere dayanır. Bunun için de devlet kurumları içinde halkın talepleri Ordu tarafından dile getirilirken siyaset kurumu halk karşıtı bir tavır alır. Yine siyaset kurumu emperyalist merkezlere bağlı olduğu için militaristtir. Ordu ise halkın içinden çıktığı için sivildir. Irak saldırısında siyasetçiler ve sermaye savaştan yanayken Ordu’nun direnmesi Türkiye gerçeğinin de bir özetidir; Türkiye’de Ordu sivil, siyaset militaristtir. Siyaset kurumu ve basın çok demokratik gözükür, ama AB komiserlerini Türkiye’de göreve davet eder, ABD’yi Irak’a davet eder. Türk Ordusu’nu ABD’nin emrine sokmak ister. Esas “askerci” bunlardır ama şu farkla Atatürkçü gençler “demokrasi cephesinin” postal diye aşağıladığı Türk Ordusu’nu çağırır, bunlar gavur postalını. 12 Mart ve 12 Eylül’ü bu Ordu yapmadı mı? Yine Ordu’yu yıpratmak ve Ordu-millet birlikteliğini bozmak için 12 Mart ve 12 Eylül kullanılmaktadır. İşin ilginci en sıkı 12 Eylülcüler şimdi birden en solcu, en demokrat, en anti-faşist kesilmiştir. Ordu gelirse 12 Eylül gibi olur diyerek korkutmaya çalışmaktadırlar. 12 Mart, 12 Eylül farklıdır. 27 Mayıs, 28 Şubat farklı. Elbette ki aynı kefeye konamaz. Atatürkçü gençlerin 12 Eylül ve 12 Mart’ın uygulamalarını desteklemeleri söz konusu olamaz. Ancak şu da unutulmamalıdır ki Türkiye’yi 12 Mart’a ve 12 Eylül’e getiren yine siyaset kurumudur. Kardeş kavgasını kışkırtan ve Türkiye’yi terör ortamına sürükleyerek bir darbenin koşullarını yaratanlar şimdi kendi sorumluluklarını yadsıyıp Ordu’ya saldırmaktadırlar. İşin ilginci 80 öncesi bu kaos ortamını kışkırtanlar, 12 Eylül gerçekleşir gerçekleşmez teslim olmuşlardır. Bugün “Ordu Göreve” pankartından rahatsız olanların neredeyse hepsinin ya 80 öncesi olayların sorumlularından, ya 12 Eylül’ün destekçilerinden, büyük bir çoğunlukla da her ikisinden birden olması bir rastlantı olabilir mi? 12 Eylül’ün en çok akıllarda kalan görüntülerinden biri Selimiye Kışlası önündeki uzun kuyruklardı. Benzeri bir durumda bu Ordu düşmanlarının hiç çekinmeden o kuyruğa yine gireceklerinden kuşkunuz olmasın. Ordu’yu değil halkı mı göreve çağırmak gerek? Son günlerin moda demagojisi ise şudur: Ordu zaten görevini yapıyor. Millet görevini yapsın. İyi de millet görevini nasıl yapacaktır? Kıbrıs elden gitmektedir. Rumlar AB ve ABD’nin desteğiyle vatan toprağımızı işgal etmeye hazırlanmaktadır. Kıbrıs’ı kim savunacaktır? PKK terör eylemlerini şehirlere taşımaya karar vermiştir. Ayaklanma provaları yapmaktadır. Hükümet PKK’nın tüm yasallaşma çalışmalarını açıkça desteklemektedir. AB ve ABD aynı Irak’taki gibi Kürtleri bahane ederek müdahale hazırlığı yapmaktadır. Bu saldırıyı kim göğüsleyecektir? Türkiye’yi artık imamlar yönetmektedir. Türkiye bir molla rejimine doğru gitmektedir. Mollaları kim nasıl engelleyecektir? Bunları yapmak Ordu’nun görevi midir, milletin mi? Milletinse Ordu olmadan bunları yapması mümkün müdür? Ordu’nunsa millet olmadan bunları yapması mümkün müdür? Ordu’nun bu görevleri yapmasına karşı olanlar şunu açıklamalıdır. Bu görevi Ordu yerine getiremeyecekse kim yerine getirecektir. Yoksa halkı silahlandırıp Ordu kurmayı mı düşünüyorsunuz? Kolay gelsin demekten başka bir şey yapamayız ama uyarmakla yetinelim, bu Türkiye’de iç savaşı ve terörü kışkırtan bir görüştür. İç savaşı önlemek için Ordu görevde olmalıdır. Yoksa Maocu parti gibi “silahlı mücadele” yürüteceğini açıklayan daha bir sürü provokatör çıkar durur. Peki Ordu milletten ayrı bir şey midir? Hani Türk milleti asker milletti? Ordu Türk milletinin silah taşıyan evlatlarıdır. Ordu büyük bir kuşatma altında görevini yapmaktadır. Milletin görevi Ordu’nun yanında olmaktır. Ordu göreve demek Ordu’nun görevini yapmadığı anlamına gelmez. Ordu’nun önüne her gün yeni görevler çıkmaktadır. Bu talep bu görevleri Ordu-millet elele gerçekleştirmenin sloganıdır. Şimdi sahte Atatürkçüler bu “görev” demogojisiyle görevden kaçmaktadır. Amaçları Ordu-millet birlikteliğini bozmak, Ordusunu bekleyen milleti baskı altına almak, bu yolla Ordu’yu zayıf düşürmektir. Atatürkçü gençlere Gençliğe Hitabe’yi hatırlatacak kadar küstahlaşanlar vardır. Geçen sene Atatürkçü gençler PKK saldırısına karşı ölüm kalım savaşı verirken aynı insanlar “Atatürkçü hiç sokağa dökülür mü” demiyor muydu? Alın size “Ey Türk gençliği” Şimdiye kadar Atatürkçüler görevlerini yapmadığı için Ordu yalnız kalmıştır, iktidar şeriatçı ve işbirlikçilerin eline geçmiştir, Ordu kuşatılmıştır. 28 Şubat’ta Ordu “silahsız kuvvetler” göreve dediğinde bu sahte Atatürkçüler kulağını tıkamıştır, Çetin Doğan “Ordu millet elele” mesajını verdikten sonra şimdi aynı güçler yine kıvırmakta ve görevden kaçmaktadırlar. Görevden kaçmakla kalsalar gene iyi, Atatürkçülere engel olmaya çalışmaktadırlar. Atatürk gençliği Atatürk’ün vasiyetine göre hareket etmeyi sürdürecektir. Bir avuç dışarıdan kumandalı Türk ve Ordu düşmanının, şeriatçı yobazın saldırısı Atatürk gençliğini durduramaz. Kubilay mollalardan korkmadı ve Türk Devrimi için ser verdi, eğilmedi. Sonra ne oldu? O mollaların tek tek kafası ezildi. Turan Emeksiz, Menderes diktatörlüğünün kurşunlarıyla can verdi. Menderes’e ne oldu? Allah şimdikilerin sonunu benzetmesin. Siz iyisi mi kuduz köpekler gibi saldırmaya devam edin, köpek korktuğu için saldırır. Veya paşa paşa bu sevdadan vazgeçin. Ve siz, sahte Atatürkçüler, siz ise gölge etmeyin başka ihsan istemez... |