Arama: 
10.11.2003/Sayı:43
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Cihan Dura

Türkiye Avrupa’nın
ne dediğine değil,
ne yaptığına bakmalıdır

Ondokuzuncu yüzyılda dünyanın süper gücü İngiltere idi, İngiltere’nin ideolojisi liberalizm... Bugün dünyanın süper gücünün ABD, onun ideolojisinin de neoliberalizm olması gibi...

O zamanlar İngiltere’nin avı Osmanlı devleti idi, bugün avın Türkiye olması gibi!

Osmanlılar; bir “ekonomik tuzak” olan serbest mübadele düzenine 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması ile itildi. Ülkeye önce Avrupa ticaret sermayesi girdi, ardından da Avrupa finans sermayesi... Bunu 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı izledi. 1995 Gümrük Birliği Anlaşması’ndan bu yana, bugünkü Türkiye’de de aynı şeyler oluyor; IMF programlarından, Helsinki Doruğu’ndan, “ulusal” programlardan geçerek. Gümrükler açık, yabancı sermaye girişi serbest, her türlü kötü niyetliye sınır kapıları ardına kadar açılmış ... Bir IMF programını öbürü, bir uyum yasasını başka bir uyum yasası izliyor. Durmadan, yabancılara, iç düşmanlara yeni haklar tanıyan yasalar çıkarılıyor.

1800’lü yılların başındayız. İngiliz tüccarlar Osmanlı Devleti’nin ekonomiye müdahalesinden, iç ticaretteki engellerden şikâyetçi... İngiltere’nin başlıca hedefi Osmanlı ülkesinde hammadde piyasasını düzenleyen rejimin serbestleşmesini sağlamak: Tüm yasaklamalar ve tekeller, vergi ve harçlar, iç ve transit ticaretteki rüsumlar kaldırılmalıydı. En çok yakındıkları uygulama, iç ticarette geçerli olan yed-i vahit (tekel) uygulamasıydı.

Emperyalizm; aslında kendi çıkarına olan değişiklikleri, Osmanlı’nın da çıkarına uygunmuş gibi göstermekte çok ustaydı. Serbest ticaret; nasıl İngiltere’nin sanayileşmesini sağlamışsa, sözüm ona, Osmanlı Devleti’nin de sanayileşmesini sağlayacaktı. Nitekim Palmerston, “yed-i vahit”i kaldırtmak için, Osmanlı ricaline şu görüşü ulaştırıyordu: “Serbest ticaret sayesinde Sultan’ın tebaasının servet ve refahı artacak. Sanayi gelişecek.” Batı’dan gelen, sözde Türkiye uzmanları Osmanlı bürokrat ve aydınlarının kafalarını sürekli işliyor, şöyle diyorlardı : “Osmanlı Devleti bu antlaşmayı uygulamakla, Batı uygarlığına girecek.” (Bugün de neo-liberalizm, IMF reform programları ve AB uyum yasaları tek kurtuluş yolu gibi, küreselleşme ve AB cennet olarak gösteriliyor. 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’nın arifesinde başta Sabah, Hürriyet, Milliyet gibi gazeteler, bütün boyalı medya Türkiye’nin cennete döneceği propagandasını yapıyordu.)

“Büyük” Reşit Paşa -yoksa Küçük Reşit Paşa mı desem- Osmanlı’nın “idam fermanı” olan 1838 Ticaret Anlaşması’nı, -tıpkı DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin 1995 Gümrük Birliği Anlaşması’ na, DSP-MHP-ANAP Koalisyonu’nun 1999 Helsinki kararlarına imza koyması gibi gibi- “kalkınma yolunu açacak” bir belge olarak imzaladı. Reşit Paşa “ülkenin, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşeceğine” inanıyordu. Reşit Paşa; 1838 Ticaret Antlaşması’nı “öncü kadro” dediği, Avrupa liberalizminin idealleriyle yoğrulmuş, aydın yöneticilerin “çete başı” olarak imzalamıştı. Bu çetenin kadrosunu, A. Ubucini şöyle tanıtıyor : “Bunlar Paris’te öğrenci iken, Fransızlar gibi giyinirlerdi. Bir toplulukta Türk oldukları anlaşılırsa, utançlarından yüzleri kızarırdı. Türkiye’ye döndüklerinde önemli devlet memuriyetlerine getirildikleri zaman, ülkelerine yararlı olmaktan çok, Avrupalıların gözlerine girmeyi, yurt dışında ünlerini artırmayı düşünürlerdi.”

Antlaşmanın, İngiltere bakımından en önemli hükümleri şunlardı :

İngiliz tüccarı istisnasız her türlü malı, hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecektir.

Yed-i vahit usulü kaldırılacaktır. Mal alım ve nakli için tezkere istenmeyecektir. İngiliz tüccarı, iç ticarette en ayrıcalıklı yerli tüccardan fazla vergi ödemeyecektir.

Yabancı mallar Boğazlar’dan serbestçe geçecekti.

Kapitülasyonlar devam edecek, antlaşmayla tanınan yeni ayrıcalıklar (imtiyazlar) öncekilere eklenecekti. Antlaşma hükümlerinden öteki devletler de yararlanabilecektir. Antlaşma “sonsuza kadar yürürlükte ve geçerli” kalacaktı.

Osmanlı artık kendi dış ticaret politikasını serbestçe belirleyemeyecekti.

Acaba İngiltere Osmanlı’yı neden böyle bir antlaşmaya zorlamıştı?

Bunun bir evveliyatı yok muydu? Elbette vardı: İngiltere daha önce başka ülkelerin kapısını çalmış, ancak oralardan kovulduğu için soluğu Osmanlı’nın kapısında almıştı.

O ülkeler örneğin ABD, Fransa, Alman prenslikleriydi. İngiliz emperyalizmi karşısında yükselen, ona rakip olabilecek yeni devletlerdi bunlar. Bu genç ekonomiler Osmanlı’nın yaptığının tam tersini yapmışlardı. Eş deyimle ulusal ekonomilerini, kendilerinden daha ileri ve sanayileşmiş bir ülkenin, İngiltere’nin yok edici rekabetinden korumak için, tam zamanında en sert önlemleri almışlardı.

Peki bu ülkeler neden böyle bir politikaya gerek gördüler?

Osmanlı kendi ekonomisini İngiliz mallarına ardına kadar açıyordu da, bu ülkeler neden kendi ekonomilerini İngiliz mallarına sımsıkı kapatmışlardı?

Allahın biricik akıllısı Osmanlılar mıydı?

Düşünelim:

Amerika neden kendi pazarlarını İngiliz mallarına açmamıştı?

Amerika ulusal pazarlarını İngiltere’ye ekonomik bağımsızlığını yitirmemek için açmamıştı. O zamanın sanayi devi İngiltere karşısında bağımsız dış ticaret politikası izleme seçeneği ortadan kalkmasın diye, antlaşmalarla gelecek “gümrük boyunduruğu” kapitalist gelişmenin temel koşulu olan bağımsız gelişme olanağını kaldırmasın diye... sanayileşmeye geçişini engellenmesin diye!

Peki Almanya neden kendi pazarlarını İngiliz mallarına açmamıştı?

Alman ekonomisinin gelişmiş ve gelişmekte olan sanayileri yok olmasın, gelişme olanakları bütünüyle yitirilmesin, fabrikalar İngiltere ile imzalanan serbest ticaret antlaşması uyarınca yapılan ithalatla baş edemeyip kapanmasın diye açmamıştı. Halkı yoksullaşmasın diye açmamıştı.

Ya Fransa? O niye açmadı? Ticaret İngiliz egemenliğine geçmesin, ulusal ekonomi ileri bir ekonominin açık pazarı haline gelmesin, ucuz İngiliz malları Fransız pazarlarını istila etmesin, ülke İngiltere’nin açık pazarına dönüşmesin, dış borçlanmanın yolu açılmasın diye.

Oysa Osmanlı bütün bu felaketleri yaşadı. Neden? Bugün Türkiye’nin katıldığı 1995 Gümrük Birliği Antlaşması’nın tıpkısı olan 1838 Balta Limanı Antlaşması’nı bilinçsizce imzaladığı için!

Başta Ankara’da hâlâ anlamayanlar var. Baştan anlatayım, belki bu kez anlarlar:

1820’li yıllar... İngiltere sanayi devrimini tamamlamış, dünya pazarlarında rakipsiz durumda.... Öbür Avrupa ülkeleri, Fransa, Almanya, Avusturya..., sanayi devriminin daha başında bulunuyor. ABD de öyle... (Tıpkı bugünkü AB ve ABD’nin bugünkü Türkiye karşısındaki konumu gibi, hiçbir fark yok desem, yeri...). Bütün bu ülkelerin sanayileşmesi, ulusal pazarlarının, İngiliz mallarına karşı korunmasına bağlı. Bu nedenle korumacı politikalarla, yüksek gümrük vergileriyle, İngiliz mallarının ülkelerine girmesini engelliyorlar.

Burası çok önemli: Geçmişte Osmanlı paşalarının, günümüzde Türkiye’yi yönetenlerin yaptığının tam tersi bir politika!.

İngiltere sanayi devrimini tamamlamış. İç ekonomide mal ve sermaye dağlar gibi birikmiş. Üretim ve sermaye âdeta ülkenin sınırlarından taşıyor. İngiliz ticaret ve sermayesi çıkış yolu arıyor, yeni pazarlar gerek. Avrupa ülkeleri ve ABD gümrük duvarlarını hemen yükseltiyor, giriş yok İngiliz mallarına! Gerisin geriye püskürtüyor, ülkeyi ekonomik açıdan çökertecek güçleri... O zaman İngiltere’ye tek bir seçenek kalıyor : Avrupa dışına yönelmek!

Yöneliyor da: 1820-1840 arasında İngiltere, Latin Amerika’dan Çin’e kadar, pek çok ülke ile serbest ticaret antlaşmaları imzalıyor.

İşte Osmanlı Devleti ile yaptığı 1838 Ticaret Antlaşması da bunlardan biri.

O çağın gelişmekte olan diğer Batı ülkeleri Osmanlı’nın düştüğü tuzağa düşmediler: Örneğin ABD; 1836-1838 yılları arasındaki serbest ticaret denemesi bunalımla sonuçlanınca, 1842’de gümrük vergilerini geri getirdi. İngiltere’ye karşı bağımsız olma iradesini açıklayarak, dış ticarette korumacı politikaya sarıldı. Alman prenslikleri ise çok daha köklü önlemler aldılar. Bir yandan kendi aralarında gümrük birliği kurarken, bir yandan da dış gümrükleri pekiştirerek iç pazarlarını İngiliz rekabetine karşı korudular. Diğer Avrupa ülkeleri de benzer korumacı politikalar uyguladılar.

Eğer bu ülkelerden biri, örneğin ABD bu yola gitmeyip iç pazarını sonuna kadar İngiliz rekabetine açsaydı, ne olurdu? Yanıt çok açık : Bugünün tipik az gelişmiş ülkelerinden biri olurdu! Peki Osmanlı boyun eğerken, ABD nasıl oldu da “hayır” diyebildi?

Şunlardan dolayı:

-O ülkede gerçek aydınlar vardı. Dünyada olup bitenin farkında olan, sosyal ahlâk sahibi, yurtsever, önce halkının çıkarlarını düşünen, doğruyu çekinmeden söyleyebilen...

- Ulusal kararlar bilimsel verilere göre alınıyordu.

- Devlet borç batağına batmamıştı.

1995 Gümrük Birliği Antlaşması ile 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması; esas itibariyle, birbirinin tıpa tıp aynı.

ABD, Almanya seçtikleri doğru yolda ilerleyerek bugün birer sanayi devi haline geldiler. Buna karşılık Osmanlı tarih sahnesinden silinip gitti.

1838 Antlaşması’nın Osmanlı Devleti bakımından sonuçları şunlardı : Ekonomik bağımsızlık yitirildi, ticaret ve sanayi yabancıların eline geçti, ekonomik gelişme durdu, hazine gelirleri kurudu, dış borçlanma başladı.

Bunların her birini bugün de bir bir yaşamıyor muyuz?

1995’den beri Türkiye Avrupa Birliği’nin vesayetinde. Avrupa ülkelerine gittikçe daha bağımlı hale gelmekte. Kendi geleceğini kendi çizemiyor. Kendi politikalarını kendi belirleyemiyor. Sanayileşmesi durdu. Piyasalar yabancı mallardan geçilmiyor. Ekonomi AB’nin dev şirketlerinin işgalinde. Bütün kaynakları yabancıların eline geçiyor. Borçlandıkça, borçlanıyor.

Karşımızda iki yol var:

- 1800’lerin başlarında ABD, Almanya gibi ülkelerin İngiltere karşısında seçtiği yol...

- Osmanlı’nın İngiltere karşısında seçtiği yol...

1923’de Atatürk sayesinde bilimsel gerçeği, doğru olan yolu seçmiştik. Ne var ki 1995’de bilimsel gerçekten saptık, Osmanlı gibi yok oluşa yöneldik. IMF programları, AB katılım ortaklığı belgeleri, uyum yasaları, Annan planları, ilerleme raporları arasında bir hatâdan öbürüne yuvarlanıyoruz..

ABD, Fransa, Almanya gibi ülkeler 1800’lerde aşağı yukarı bugünkü Türkiye’nin gelişme düzeyinde idiler. Bu ülkeler eğer İngiliz kapitalist sınıfının ayartmalarına kanıp sınırlarını İngiliz mallarına açmış olsalardı, sözde “reformlar” yapsalardı, bugünkü dünyada az gelişmiş birer ülke olarak yer alırlardı; İngiltere ise büyük bir süper güç olarak...

O nedenledir ki bu ulusun evlatları -sivil ya da asker- ABD’nin, Almanya’nın, Fransa’nın bugün ne dediğine değil, geçmişte ne yaptıklarına, 2000 Türkiyesi’nin yapısal özelliklerine sahip oldukları 1800’lü yıllarda ne yaptıklarına bakmalıdır.

Attilâ İlhan’ın dediği gibi: Türkiye’de ‘demokrasi’, Cumhuriyet döneminin ‘Tanzimatı’dır.

Eğer Türkiye bu yolda ısrar ederse, ebediyen az gelişmiş bir ülke olarak kalmaktan öte, söylemeye dilimin varmadığı çok daha büyük felaketlerle karşılaşacaktır.

Devletin ve ulusun böyle bir sona doğru yürümesine, “her şey bir yana, demokrasi bir yana” diyerek izin verilemez. Bu önceliği ancak Türk Devleti’nin bütünlüğünü gözden çıkarmış olanlar savunabilir.

Bilimsel değeri olan kararlar halk oyu ile alınamaz.

Gerçekler oylamayla bulunamaz. ABD, Fransa, Almanya gibi ülkeler 1800’lerde aşağı yukarı bugünkü Türkiye’nin gelişme düzeyinde idiler. Bu ülkeler eğer İngiliz kapitalist sınıfının ayartmalarına kanıp sınırlarını İngiliz mallarına açmış olsalardı, sözde “reformlar” yapsalardı, bugünkü dünyada az gelişmiş birer ülke olarak yer alırlardı; İngiltere ise büyük bir süper güç olarak...

O nedenledir ki bu ulusun evlatları -sivil ya da asker- ABD’nin, Almanya’nın, Fransa’nın bugün ne dediğine değil, geçmişte ne yaptıklarına, 2000 Türkiyesi’nin yapısal özelliklerine sahip oldukları 1800’lü yıllarda ne yaptıklarına bakmalıdır. ABD, Fransa, Almanya gibi ülkeler 1800’lerde aşağı yukarı bugünkü Türkiye’nin gelişme düzeyinde idiler. Bu ülkeler eğer İngiliz kapitalist sınıfının ayartmalarına kanıp sınırlarını İngiliz mallarına açmış olsalardı, sözde “reformlar” yapsalardı, bugünkü dünyada az gelişmiş birer ülke olarak yer alırlardı; İngiltere ise büyük bir süper güç olarak...

O nedenledir ki bu ulusun evlatları -sivil ya da asker- ABD’nin, Almanya’nın, Fransa’nın bugün ne dediğine değil, geçmişte ne yaptıklarına, 2000 Türkiyesi’nin yapısal özelliklerine sahip oldukları 1800’lü yıllarda ne yaptıklarına bakmalıdır.