| Bedri Baykam |
|
Türkiye geçen hafta Anıtkabir’de açılan “Ordu Göreve” pankartını konuştu. Neredeyse siyasi gündem değişti. Öncelikle şu anda bu pankartın içeriğine katılmadığımı ve Ordu’nun Türkiye’de “göreve” gelmesini beklemediğimi açıklamam lazım. Zaten bunu açıklamama bile gerek yok. Bunu bekliyor olsam, o kadar büyük siyasi mücadelelere girer miyim? Türkiye haritasını önüme açıp, bir kentin sokaklarını gezer gibi bir ilden diğerine koşup Mustafa Kemal partisini ayağa kaldırmak için gecemi gündüzüme katıp çabalar mıydım? 20 yıldır her gün siyasi gündeme müdahale ederek yaşar mıydım? CHP’yi ve Atatürk’ün ‘Altı Ok’ ilkelerini iktidar yapmak için yıllardır bu kadar tehdide, yıldırmaya, sansüre rağmen hiç çizgimden taviz ve ödün vermeden çalışır mıydım? Evet, diyebilirsiniz ki “Peki o kadar çaba harcadın da ne oldu? Bak koskoca CHP tüzüğünü bir geceyarısı darbesiyle değiştirip, bütün o emeklerini utanmadan çöpe attılar. Bu mu demokrasi?” Tabii ki bu sözleri söyleyenler de haklı olabilirler. Demokrasiyi “İstediğin yere geldiğinde inilecek bir tramvay” olarak görenlerle, demokrasiyi, yalnız kendi parti içi iktidarlarının paranoyaları içerisinide koruyabilmek için bir entrika vesilesi ve aracı olarak görmekten çekinmeyenler arasında fark olmadığını vurgulayanların mantığının gücünü de kimse yadsıyamaz, kimse yok diyemez. Peki demokratik girişimleri, emekleri, örgütlenmesi antidemokrat ödlek beyinler tarafından linç edilmiş, bir insan ne düşünür? Ne yapar? “Demokrasi içinde mücadeleye devam mı eder? Yoksa başka yollar mı arar? Yoksa siyaseti mi bırakır? Hemen yanıtını vereyim: Demokrasi içinde mücadeleme devam ediyorum, işte TÜRKSOLU’nda yazıyorum, Yargıtay’a başvurdum, CHP içinde mücadeleme devam ediyorum.” Doğrunun kazanacağına inanarak. TÜRKSOLU ve İleri’de Kemalist gençleri Türkiye çapında bilinçlendiren, örgütleyen Kemalizmin bugünkü genç kuşağı ile önceki iki kuşağını biraraya getirmeyi başaran yayımlar. İşte bu bilinçlendirme, örgütlenme ve mücadele tüm enerjisini ve tüm vicdanını, tüm emeğini demokrasi içinde istediklerini elde edebilme için harcamalı. Çünkü yanlış giden, ters yolda yürüyen bir iktidarın değişmesi için ayağa kalkması istenen halkın demokratik tepkisi, şayet başka bir demokrasi dışı gücün devreye girmesi beklenirse, hiçbir zaman istenilen seviyeye çıkamaz. “Abim nasıl olsa beni kurtarır” mantığıyla insanları tam tersine pasif beklentilere iter. Onların demokrasi içinde savaşma ve tüm kılcal damarlara yayılma reflekslerini, becerilerini yok eder. “Godot’yu bekleyen” absürd tiyatro oyuncularına dönmelerine neden olur. Ama zaten bize tiyatro öğretmiştir ki, Godot’yu beklerseniz Godot gelmez. Siz de “Nerede kaldı bu Godot?” diye dört dönüp durursunuz. Dünyadaki rejimler içinde, tüm eksikliklerine ve yaşanan tüm alçakça saptırmalara rağmen, demokrasi en iyi rejimdir. Evet, eğitim ve gelir zeviyesinin bu kadar düştüğü, halkın dini duygularının kötü niyetli gruplar tarafından bu kadar istismar edildiği bir yoz anlamda “demokrasi” ne kadar yaşama geçebiliyor, bu da ciddi olarak tartışabilir, tartışılmalıdır. Ama tabii ki bunun sonucunda “yalnız üniversite bitirenler”, ya da “yalnız vergi verenler oy verir” gibi halkın kendisinden kaynaklanmayan güçsüzlüğünü onların suratına vurmaya çalışan aklıevvellerin önerileriyle ortaya çıkmak savunulur şeyler değildir. Bunlar “İstanbul’a bundan böyle vizeyle girilsin” diyenlerin fikirleri kadar aymazca, haksız, antidemokratik ve özgürlük düşmanı olmuş olurlar. Türkiye’de Ordu zaten “görevinin başında”dır. Benim bundan hiç şüphem olmadığı gibi, Ordu bunu, her zaman savunmuş olduğum 28 Şubat Kararları’nda da tekrar yakın tarihimizin içinde kanıtlamıştır. “Ordu Satranç Oynarken” kitabımda öne çıkardığım gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri o dönemde bütün dünyada çalkalanan “Müdahale olacak mı? Olmayacak mı?” çalkantısını bir anda yok eden dahiyane bir formülle, “müdahale yapmadan müdahale etmiştir.” Hem de tamamen demokrasinin ve hukuk kurallarının içerisinde kalarak. Ordumuz, hiçbir zaman “Mustafa Kemal’in Ordusu” olduğunu unutmaz, sorumluluklarını ve yükümlülüklerini ihmal etmez. Ve bazıları kalkıp, “MGK topluntılarını iki-üç ayda bir yapalım”, dese de “o toplantılarda yalnız Ordu’dan bir tek kişi bulunsun” dese de bu hiçbir şeyi değiştirmez. O dönemde, “28 Şubat gerekirse 1000 yıl sürer” cümlesini Türk Silahlı Kuvvetleri nasıl öne koymaktan çekinmediyse, bir gün gerekli gördüğü noktada, o MGK toplantısında, Mustafa Kemal’in Ordusu’nun başını çeken Atatürkçü insan “Şu, şu ve şu gidiş Anayasamıza da, devletimizin temel kuruluş ilkelerine de ters düşmektedir.” diyerek tüm tarihi misyon ağırlığıyla uyarısını yapar. Hiçkimsenin de o anlamda şayet böyle bir iyi niyetle, yapıcı ve net uyarı gelirse bunu görmezden gelme lüksü yoktur. Dolayısıyla, Ordu’nun zaten bu zamanki dikkatiyle “görev başında” olduğundan benim zaten bir şüphem olmadığını tekrarlıyorum. Gelelim medyada bu pankartın nasıl algılandığına... Diyelim ki, sizin demokrasi anlayışınıza ters düştüğü için bu pankartı eleştireceksiniz. Peki bu nasıl bir kin kusma merakıdır ki, siz hemen o vesileyle neredeyse ülkenin tüm rektörleri, üniversiteleri ve Atatürkçülere hemen tam gaz saldırmaya başlayacaksınız? Bu kadar mı ince hesaplarla pusuya yatmış bekliyorsunuz? Peki o zaman, pusuya yatmış bekliyorsanız ve demokrasiye karşı bu kadar tutkulu bir aşk kıvranıyorsanız, sayın büyük düşünce gazetelerinin genel yayın yönetmenleri, şu köşecik yazarları, şu vakıf üniversitelerinin “antiKemalist-demokrat” (!) cambazları, peki o zaman söyler misiniz, yıllardır ve bir yılda özellikle demokrasiye yönelik her türlü açık ve sinsi yobaz saldırılara neden hiç tepki vermediniz? Sivas’ta onca aydınımız yakıldıktan sonra, “Sivas’a da kahramanlık payesi verilmeli, bu onurlu tepkisinden dolayı, aynen Şanlıurfa, Gaziantep gibi” diyen ve ağzı kan kokan alçakların cirit attığı ortamda sizlerin neler yaptığını çok iyi hatırlıyoruz. Bir bütün olarak. “Ne şiş yansın ne kebap” diye düşündüğünüzden suçu Aziz Nesin’e ihale etmiştiniz utanmadan, unuttuk mu zannettiniz? Ama “provokatöre” demiştiniz, açık açık. Yıllardır süren bu hükümetle saatte 220 kilometre hıza erişen antilaik kadrolaşmalara ve şeriatçı kayışa neden Erbakan dönemindeki gibi karşı çıkamıyorsunuz? Yoksa “ötelenecek borçlarınız mı var?” Onlara niye sekiz sütun tepki manşeti çekmiyorsunuz? CHP içinde yaşanan antidemokratik katliamı görmezden geldiniz. Utanmadan, sıkılmadan CHP içinde muhalefeti “Kemal Derviş” yapıyormuş gibi sahtekarca bir yalanı yazıp, Atatürk’ün partisini YDH’laştırma yolunda, herşeyi yaptınız. Bir de utanmadan CHP’de yaşananlara “devrim” deme komedisine imza attınız... Siz mi demokrasi bekçisi olacaksınız? Güldürmeyin beni! Kendi kendinizi de daha fazla rezil etmeyin. Uslu uslu patronunuza gidip sorun, “Patron, yarın hangi manşeti atalım, hangi konuyu ya da kimi öne çıkaralım da senin işlerine hayrı olsun, sen bunları bir bir say da hata yapmayalım patron” deyin de bu kargaşada işinizden de olmayın. |