| Erkin Yurdakul |
|
Irak’ta işgale ortak olmak mı "Stratejik müttefikimiz ABD istedi diye bu tezkere çıktı. İstenmiyorsak gitmeyiz. Türk askerinin orada olup olmayacağı ABD’nin vereceği bir karar. Bundan sonraki kararda ABD’nin talebi bizim için önem arzu ediyor... Şu anda Irak’ta söz sahibi olan ABD’dir. Onların kararı önemli.” Tayyip Erdoğan, 18 Ekim 2003, Mallorca
Amerikancı iktidar liderinin tezkere sonrası “asker gönderme” tartışmalarında yaptığı bu açılım, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı gerçek problemi çok net ortaya koyuyor. Vahdettin geleneğinin bu yeni halifesi, Türkiye’nin bağımsızlığı diye bir gerçek tanımıyor ve ortaya konulan tüm strateji ABD’nin sözünü dinlemekten ibaret. Amerikancı-şeriatçı iktidar, Türkiye’yi ABD’nin bir peyki olarak görüyor ve bu doğrultuda Türkiye’nin tüm bağımsız güvenlik olanaklarını tasfiye etmek için ABD ile anlaşmış durumda. ABD’nin Ortadoğu stratejisinde tek yolunda giden şeyin de, Türkiye’deki AKP iktidarı olduğunu belirtmek gerekli. ABD’nin Irak’ta büyük bir direnişle ve çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunduğu artık herkesin malumu. Türkiye’de iktidar, ABD’nin bu sıkıntısına karşı büyük müttefik pozunda, ABD’nin her istediğini yapmaya hazır olduklarını ortaya koyuyor. ABD ise Türk devletinin Ortadoğu’daki varlığıyla ciddi bir problem yaşamasına karşın, AKP iktidarını büyük memnuniyetle övüyor. ABD ve AKP arasındaki bu büyük işbirliği, ABD’nin Ortadoğu’ya saldırısının niteliğinden kaynaklanıyor. ABD’nin Osmanlı coğrafyasını yeniden sömürgeleştirme stratejisi, AKP’nin hilafetçi siyasetiyle tam uyuşuyor. Ortadoğu’nun sınırlarının ve rejimlerinin değiştirilmesi planında AKP, yüzde yüz Amerikan işbirlikçiliğine soyunarak siyasal iktidarını bir rejim değişikliğiyle sağlamlaştırma çabasında. AKP lideri asker gönderme tartışmalarına Vahdettin’den eksik kalmayan işbirlikçilikle katılıyor. Irak’ta direniş Türkiye’de Amerikancıların temel tezleri de aslında bu Osmanlı’ya dönüş konseptinden başka bir şey içermiyor. “Ortadoğu’nun sınırları değiştirilirken masa başında bulunmak” ya da “tarihsel olarak büyük bağlarımızın bulunduğu Osmanlı coğrafyasında, ABD ile büyük devlet misyonu oynamak” gibi tezler Amerikancılığın gerekçesi yapılıyor. 7 Ekim tezkeresi sonrasında asker gönderme tartışmalarıyla da ortaya sıkça konulan tezler bunlar. Amerikancıların temel handikapı ise ABD’nin Irak’ta bulunduğu gerçek durumun artık herkesçe görülmesi. ABD ile aynı masada söz sahibi olmak tezi işlenirken, ABD’nin Irak’ta sözünün geçmediğinin ortaya çıkması Amerikancıların ve Amerikancı iktidarın hesaplarını bozuyor. ABD kaynaklarına dayanılarak verilen haberlere göre Irak’ta işgalcilere karşı her gün ortalama 20 saldırı gerçekleştiriliyor. ABD’nin resmi rakamları “savaşın kazanıldığı” 1 Mayıs’tan beri 100’den fazla ABD askerinin öldüğünü bildirirken, ABD’nin resmi rakamlarından daha fazla ciddiyeti bulunan uluslararası kuruluşlar 350 ila 1000 ölüyü haber veriyor. Günde ortalama 5 ABD askerinin öldürüldüğü yine Batılı kaynaklarda ifade edilen rakamlar arasında. Son olarak Wolfowitz’in kaldığı otele, Irak’ın en korunaklı bölgesinde 29 tane roket gönderildi, 1 ABD’li albay öldü 15 ABD askeri yaralandı. Aynı gün bir ABD helikopteri yine roketlerle düşürüldü. ABD’nin resmi sözcüleri ve komutanları ise, kapsamlı ve beklenmedik bir gerilla direnişiyle karşı karşıya bulunulduğunu, direnişin her geçen gün daha fazla organize olduğunu ve savaşın beklenenden çok daha uzun sürebileceğini bildiriyorlar. Bu tip açıklamaları yapanlar, Pentagon’un başı Rumsfeld, Genelkurmay Başkanı Myers ve hatta ABD Başkanı Bush. Irak’ın gerçeği şu: Irak halkı silahlı. Saddam rejimi Iraklılar’ı silahlandırmış bulunuyor. ABD saldırısı sonrası 21 günlük Irak direnişi sırasında 7 milyon Baas’lının silahlandırıldığı biliniyordu. Bunun dışında tüm Ortadoğu’dan ve Arap dünyasından ABD’ye karşı direnmek için gönüllüler Irak’a akıyordu. İşte şimdi Irak’ta gündemi belirleyen silahlı Iraklılar’ın ve ABD düşmanlarının direnişi. Söz sırası kimde? ABD, silahlanmış bir “Filistin”le karşı karşıya. ABD konvoylarına roketli saldırılar düzenleniyor, saldırı sonrası Iraklılar çıkıp sevinç gösterileri yapıyor. Tüm dünyada yayınlanan bu görüntüler ABD’nin Irak’ta ne kadar söz sahibi olduğunu gösteriyor. Bağdat’ta bile ABD kotrolü ele alabilmiş değil. BM ve CIA Karargahı gibi hedefler direnişçilerin kolay ulaşabildikleri ve vurabildikleri hedefler. ABD çoğu saldırıdan sonra yaralılarını bile toplayacak durumda değil! Sonuçta ABD 160 bin askerlik bir kuvveti Irak’a yığmış durumda. Ancak söz sırası ABD’de değil. ABD söyleyebileceği son sözü silahlı, silahsız 10 bine yakın Iraklı’yı öldürerek ve klasik sömürgecilikten başka hiçbir mahiyeti olmayan bir saldırıya girişerek söylemişti. Tüm bölge ABD’nin ne yapmak istediğini ve nasıl yapmayı düşündüğünü biliyor. İster istemez Amerikancılar dışındaki tüm bölge kuvvetleri de ABD’ye nasıl direnileceğini düşünüyor. Bu gerçek Irak’taki direniş grupları kadar, Türkiye ve İran gibi devletlerin de refleksini oluşturuyor. Artık Irak’ta söz ABD’ye direnişi düşünen kuvvetlere geçiyor. Tayyip’in Amerikancılık manifestosundaki “stratejik müttefiklik” safsatası gibi, Irak’ta söz sahibinin ABD olduğu da gerçeklerin tamamen dışında. ABD’nin sözü Afganistan’da olduğu gibi yalnızca Geçici Konsey’e ve muhiplerine geçiyor, Irak’a değil. Dolayısıyla Türkiye’nin bir Ortadoğu politikasına sahip olması ve kendi güvenliğini bu politika üzerinden tesis etmesi yalnızca ABD’ye direnmesiyle mümkün. Pasif direniş! Esasen tezkere sonrası gelişmelerde de ortaya çıktığı gibi ABD’nin de Türkiye’ye bakışını belirleyen bu direniş gerçeği. ABD Türk devletine Ortadoğu’da bir direniş odağı olarak bakıyor. Irak saldırısıyla birlikte zaman zaman örtülü, çoğu zaman açık biçimde Türk Ordusu hedef alınmıştı. Bir süredir de açıkça Türkiye’deki iktidar ve Türk Ordusu arasında devlet diplomasisine aykırı bir şekilde bir ayrım gözetilmekte ve Türk Ordusu hedef alınmaktaydı. Tezkere öncesi 8.5 milyar dolarlık anlaşma, Irak politikasında Türk Ordusu ve AKP iktidarı arasındaki çelişkinin ciddi bir boyuta taşınması oldu. Çünkü anlaşma ABD ile Irak’ta işbiriliğine bağımlılık ve özellikle Kuzey Irak’ta bulunmama koşulunu içeriyordu. Bu ise Türk devletinin bağımsız Irak politikasının tasfiyesi için bir komplodan başka bir şey değildi. Türk Ordusu, Ordu’nun bilgisi dışında yapılan ve aslında Türk Ordusu’nun politikasına da tamamen aykırı bulunan bu anlaşmaya rahatsızlığını “anlaşmanın politik koşulları içermesinin uygun olmadığını” ifade ederek belirtti. Türk Ordusu’nun, Irak’ın toprak bütünlüğü ve belli bir Kuzey Irak politikasında ısrar ettiği anlaşılıyor. Bu ısrar bile ABD’nin Türkiye’yi bir direniş odağı olarak görmesine yetse de, esasen Türk Ordusu’nun bu direnişi pasif bir direniş ve Irak saldırısının başlamasından beri hiç bir aktif politikayı esas almıyor. Tezkere sonrasında Genelkurmay’ın açıklamaları, Tayyip’in konuşmalarının aksine Türkiye’nin güvenliğine ilişkin kaygıları içerse de, bu açıklamalarda Türkiye’nin ABD’nin yarattığı fiili durumu değiştirmeye yönelik bir politika izleyeceğinin izlerine rastlanmıyor. Tayyip’in “Türk askerinin orada olup olmayacağına ABD karar verir” diyen aktif işbirlikçiliğine karşı, Türk Ordusu pasif bir tutumla Irak’ın toprak bütünlüğünde ısrar etmekte. Amerikancıların beklediğinin aksine olarak da ABD Türk Ordusu’nu Irak’a çağırmak konusunda son derece isteksiz davranıyor. Savunma Bakanı Rumsfeld ve Genelkurmay Başkanı Myers, hükümetin çıkardığı tezkereden memnuniyet duyduklarını bildirmekle birlikte, son yaptıkları açıklamalarda Türkiye’nin zor koşullar öne sürdüğünü ve Türkiye’den asker gönderme sürecinin “zaman alacağını” belirtiyor. Esasen ABD, Türk Ordusu’nun, Amerikancı iktidarın kontrolüne girmeden atacağı her adımın ABD’ye karşı bir ulusal refleks riskini de taşıdığını görüyor. ABD’nin kukla Kürdistan planı Irak saldırısının yegane hedefi olarak ortada dururken, Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’ta inisiyatif kazanma ihtimali ABD’yi rahatsız ediyor. Türk Ordusu’nun Ortadoğu’daki diğer güçlü direniş odaklarıyla birlikte aktif politika izlemesi ABD’nin ciddi bir yenilgi alması demek olacak. Türkiye kaybediyor Ancak ABD’nin bu isteksiz tavrı yanıltıcı da olmamalı. Türk Ordusu’nun mevcut tezkere çerçevesinde, ABD ile “istikrar için işbirliği” şemsiyesi altında Irak direnişinin güçlü olduğu bölgelerde görev yapması Türkiye’ye hiçbir şekilde inisiyatif kazandırabilecek bir durum değil. Zaten Genelkurmay Başkanı Özkök de Yunan gazetesine verdiği demeçte, bunun ihtimal dışı olduğunu, Türkiye’nin ABD’nin asker istediği bölgelerden Kuzey Irak’a müdahalesinin askeri açıdan imkansız olduğunu belirterek açıklıyor. Dolayısıyla tezkerenin belirttiği çerçevede ABD ve hükümetin belirlediği görev alanı içinde bir Kuzey Irak politikası yürütmek ihtimali bulunmuyor. Mevcut tartışmalar içinde halen Irak stratejisi, ABD ile karşı karşıya kalmamak ve Irak’ta istikrarın sağlanması genel konsepti üzerinden yürütülüyor. ABD’nin Türkiye’yi direniş odağı olarak değerlendirmesinin aksine, Türkiye kendi politikasını ABD’nin Ortadoğu politikasına alternatif bir direniş odağı olmak üzerinden koymuyor. Dolayısıyla Türkiye halen gelişmeler karşısında inisiyatif kazanabilmiş değil. Süreç hem Türkiye açısından hem de Türk Ordusu açısından zarar verici ve kuvvet kaybettirici bir süreç. İçinde bulunulan süreçte, ABD zor durumda olmasına rağmen güç kazananların kimler olduğuna dikkat edilirse Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler de ortaya çıkar: Barzani, Talabani ve PKK. ABD bu süreç içinde Türkiye’yi oyalayarak ve “zaman alarak” kukla Kürdistan planını güçlendiriyor. Bu yüzden Türkiye’yi işgalci ABD’nin işbirlikçisi olarak tanımlayan tezkere de başlıbaşına Türkiye’yi zayıflatmakta. Türkiye, işgalci ABD’nin işbirlikçiliğine itilerek bölgede yalnızlaştırılıyor ve hareket alanı kısıtlanıyor. Irak’ın toprak bütünlüğü ve Lawrence Planı Türk Ordusu’nu bölgesel direniş odaklarıyla çatıştırmak, yani ikinci bir Lawrence Planı olarak adlandırılabilecek plan da uygulanmayı bekliyor. ABD Genelkurmayının “zaman alacak” dediği plan aslında bu. ABD henüz Irak üzerinde fiili bir gerçeklik kazanamamış etnik ve dinsel bir çatışma ortamı yaratmayı hesaplıyor. Irak saldırısının başından beri ABD’nin ve tüm Amerikancıların Irak’ın etnik yapısı ve bölünmüşlüğü üzerine yaptığı edebiyatın anlamı bu. Sünni-Şii çatışması, Kürt-Arap-Türkmen çatışması gibi etnik ve dinsel merkezli çatışmalar Irak gerçeğiymiş gibi öne sürülüyor. ABD bu çerçevesinin gerçeklik kazanmasını bekliyor.. ABD, bölge ülkelerine ve Türkiye’ye “Irak’ın toprak bütünlüğü” politikasını bırakması için bu yönden baskı yapıyor. Irak’ın bölünmüş olduğu gerçeği bir kere kabul ettirildikten sonra, bölge ülkeleri farklı etnik yapılardaki oluşumları kabul etmek zorunda kalınacak. Birincisi bu bir Kürt devleti tuzağı. İkincisi Sünni Arapların ezildiği bir Amerikancı Şii Irak yönetimi ve İran’a yönelik bir Şii alternatifi. Sonuçta genel olarak da Irak’ın sahibi Arap milliyetçilerinin işgalcilerce ezilmesi koşullarında ciddi bir Türk-Arap çatışması olanağı. Bu plan gerçeklik kazanırsa Türk Ordusu da, mevcut siyasal iktidar koşullarında ABD kontrolüne alınarak Irak direnişinin karşısında konumlandırılabilecek. Irak’ın toprak bütünlüğünün gözardı edilmesi, aynı anda tüm bölge ülkelerinin sınırlarının da değiştirilmesinin anahtarı olacak. İşte bu ikinci Lawrence Planı’nın uygulanması zaman alacak. ABD bu planının uygulanması için işbirlikçi Kürtleri ve Şiileri ön plana çıkarıyor. Irak Geçici Yönetim Konseyi de böyle bir etnik planın uygulamaya sokulabilmesi işlevini taşıyor. ABD’nin kuklası olmak dışında bir işlevi olmayan bu Konseyin ise Irak’ta siyasi bir gücü bulunmuyor. ABD ve AKP’nin Osmanlı Ordusuna ihtiyacı ABD’nin işbirlikçi AKP iktidarıyla kader ortaklığı bu noktada vazgeçilmez hale geliyor. ABD’nin gerçekleştirmek istediği ve tüm Ortadoğu’nun kanını emecek böyle bir ortamın ABD kuvvetleriyle gerçekleştirilmesine ne askeri ne de siyasi olarak imkan yok. İşbirlikçi Kürtler dışında da ABD’ye bu plan doğrultusunda sorunsuz hizmet edecek belirleyici bir güç yok. İşbirlikçi Kürtlerin, ABD kuvveti olmaksızın bölge kuvvetleri karşısında hiç bir şansı yok. ABD askeri kuvveti ise işgalci varlığıyla ayrım gözetmeksizin tüm direniş odaklarının birbirine yakınlaşmasından başka bir işlev görmüyor. ABD’nin tek seçeneği, Türk Ordusu’nun AKP iktidarının hizmetine sokulması. Bir takım AKP’lilerin ve Amerikancının “Ordu’yu Irak’a gönderirsek iç siyasetle meşgul olmaz” tezi bu niyetin sadece aptalca bir türevi o kadar. ABD’nin planı ve istekleri gerçekleştirilirse, ABD’nin “asker gönderme” talepleri kabul edilirse, Türk Ordusu aynı zamanda AKP’nin hizmetine sokulmuş olacak. Bu noktada Türk devletinin tüm politikası tasfiye edilmiş olacak ve Ordu’nun tüm inisiyatifi elinden alınmış olacak. ABD açısından “zaman alacak” bir başka konu da bu. Türk Ordusu’nun göz göre göre böyle bir açmaza sürüklenmesine ve bir Osmanlı Ordusu’na dönüşme ihtimali, Ortadoğu ve Türkiye gerçeğini çok zorlamak demek. Sonuçta, Ortadoğu’da bağımsızlık mücadelesinin yarattığı Ordu, Mustafa Kemal’in ordusu. Bu Ordu’nun hem Türk devletinin toprak bütünlüğü ve egemenliğinden vazgeçmesi hem de bir Hilafet rejimini kabul etmesi hiç bir koşulda mümkün değil. Ancak yine de hem Türkiye’deki gelişmeleri, hem de Ortadoğu’daki gelecekteki gelişme ve çatışmaları ABD’nin bu yöndeki çabaları ve AKP iktidarının işbirlikçi hevesinin belirleyeceğini söylemek gerek. Türkiye’ye ve Türk Ordusu’na kurulan tuzakları ve AKP iktidarının Türk Ordusu karşısında bilinçli olarak güçlendirilmesini bu çerçevede değerlendirmek gerekli. Bu sürece karşı Ordu’nun müdahalesi olmaksızın bir ulusal güvenlik politikasının gerçekleştirilmesi ise mümkün değil. Osmanlı coğrafyası ve Türk Ordusu Tüm bunlar gözönünde tutulduğunda ABD’nin Ortadoğu politikasının ne tür bir açmazda olduğu ortaya çıkacaktır. ABD’nin Irak saldırısında gerçek hedefini oluşturan ve Ortadoğu politikası için en esaslı engel olarak değerlendirdiği Türk Ordusu henüz ABD’yi zorlamadan, ABD zor durumda. Türkiye, Kuzey Irak politikasında ABD Irak saldırısına daha başlamadan önce belli bir direnişe geçmişti. Ancak bu direniş, salt bir savunma, hatta ABD planının uygulanmasına karşı pasif bir isteksizlik düzeyinde gerçekleşmekteydi. ABD’nin saldırıları karşısında hiçbir karşı saldırı olanağı düşünülmeden, ABD’nin kuklalarına dahi müdahalenin gözardı edildiği bir savunma anlayışı içinde gelinen noktada, ABD ve işbirlikçi iktidar Türk Ordusu’na yönelik saldırılarının kapsamını genişlettiler. Şeriatçı iktidar, Ordu’yu tasfiye etme amaçlı yasaları bir bir geçirip, Ordu’dan gizli olarak ABD ile Türk devletinin tüm temel politikalarını sarsacak anlaşmalar imzalayabilecek konuma geldi. İktidarın tüm uyarılara karşın Ordu karşısındaki yüzsüzlüğü ise gücünden kaynaklanmaktan çok ABD’nin Ortadoğu’da karşılaştığı durumla ilgili. ABD ciddi bir açmazda, Ortadoğu’daki en Amerikancı iktidarı alabildiğine değerlendirmek istiyor. Şeriatçı iktidar ABD’nin tartışmasız müttefiki olarak kahraman olmak istiyor. Bu durumda Türk Ordusu’nun ABD’nin işgalci varlığını sorgulayacak ve zorlayacak siyasetleri izlemesi ve tedbirleri alması gerekmekte. Ortadoğu’daki tüm vatan savunması anlayışlarının ortak bir perspektife kavuşması Türkiye’nin geleceği açısından çok büyük önem taşıyor. Bugün Türkiye’nin atmaya çalıştığı tüm adımlar ABD etiketiyle birlikte bölgenin tepkisini çekmekte güvensizlik yaratmakta, sonuçta Türkiye’ye karşı provokasyonların önünü açmaktadır. Türkiye haklı olarak Kuzey Irak’ta bulunduğunu, ABD’ye rağmen orada bulunacağını açıkça ortaya koymak zorundadır. ABD stratejisinin tüm dünyada sorgulandığı koşullarda, Türkiye’nin bağımsız bir politika izlemesi için en uygun koşullar bulunuyor. ABD’nin Irak’ta tek söz sahibi olduğu, dünyanın yenilmez üstün gücü olduğu gibi hurafeler bir kenara bırakılmalıdır. Bu hurafeler Vahdettin geleneğinin Hilafet artıklarının ABD işbirlikçiliğine denk düşmektedir. ABD’nin Osmanlı coğrafyasına yaptığı saldırı, Türk Ordusu ve Mustafa Kemal tavrıyla karşılanmalıdır. |