| Yekta Güngör Özden |
|
Karşıtlarının iktidarda bulunması nedeniyle kimi kişi ve kuruluşların direnme, güç gösterme niteliğindeki çabaları dışında Cumhuriyetin 80. yılı yaraşır olduğu coşkuyla kutlanmıyor. Öze inmeyen yüzeysel yaklaşımlar, yavanlıktan kurtulmayan etkinlikler, daha çok çocukların ilgisini çeken düzenlemelerle geçiştiriliyor. Halk demokrasinin adı olan cumhuriyet, yalnız devletin biçimi değil, sonsuza değin tam bağımsız yaşama istencinin hukuksal kurumlaşarak, özgürlük ve ulusal egemenlik temelinde somutlaşmasıdır. Büyük Atatürk’ün düşüncesi, bilgisi, inancı özgür, bedeni güçlü, üstün nitelikli ve sağlam ıralı (karakterli) Türk Gençliği’ne emanet ettiği en büyük Türk Devrimi, en değerli varlığımızın önemini yeterince kavradığımız savunulamaz. “Kimsesizlerin kimsesi cumhuriyet” ulusalcı, halkçı, devletçi, lâik devrimci, barışçı, insancıl, uscu, bilimci ilkelerle Türk kahramanlığı ve Türk kültürü üzerine kurulmuş, anlayıştan kurumlara yepyeni bir yapıdır. Tebaa’dan yurttaşa, ümmetten ulusa yükselen çağdaş çizginin en anlamlı kazanımıdır. Şehit kanları boşuna dökülmemiş, halkın kendi yazgısını belirleyip kendini yönetme ilkesini yaşama geçirmiştir. Kanlı ve karanlık, işbirlikçi padişah-halife yönetimi dışlanarak gerçekleştirilmiş bir yeniden doğuştur. Bu nedenle “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk ulusu denir” sözüyle Mustafa Kemal, ulusal kimlik yaptığı Türklüğü tarihsel bir olgu niteliğiyle bilinçlere işlemiştir. Son günlerde, on yıl önce yine siyasal aymazlıkla gündeme getirilen, ayrılıkçı, bölücü, arap milliyetçiliğini öngören ümmetçi anlayışı okşayan, barınma yerini belli etmekten başka anlamı olmayan “Türkiyelilik” gündeme getirilerek Türklük, dinsel kalkışmalara kıydırılmak istenmektedir. Tarihsel gerçekleri gözardı eden bu gerici ve amaçlı kalkışmanın Cumhuriyetimizin 80. yılına rastlatılması, iktidarda da yıllarca Atatürk, Atatürk ilkeleri, özellikle lâik cumhuriyet karşıtlarının bulunması, AB yetkilileriyle birlikte içimizdeki kimi satılmış, sapkın, aymaz, bağnaz, dönek, çıkarcı ve kişisel bozuklukları bilinenlerin Atatürkçülüğü (Kemalizmi) kötüleyip ilişkilere ve gelişmelere engel göstermesi ilginçtir. Kimi bilgisiz, eğitimsiz, saplantılı, ikiyüzlü dışında Atatürk’e karşı olan bulunmamakla birlikte tutumu, umursamazlığı, tembelliği, ilkesizliği, ülküsüzlüğü (ideali) nedeniyle karşıtlarla aynı çizgiye düşenler var. Gerçekte Atatürk’te birleşecek, O’nda, güçlenecek, O’nda çoğalacak yerde 1946’larda başlayıp 1950’lerde hız kazanan, 2000’lerde iktidar olan gericilerle yerinde saymakta, her gün bir yeri yıpratılıp yıkılan Atatürk ilkelerini, kararan ulusal yapıyı koruma güçlükleri yaşanmaktadır. Ulusal eğitim, ilkeli dış politika, onurlu ilişkiler, dürüst siyaset bir bir bozulmakta, üniversiteyi ele geçirmeye çalışan, yönetimde ağırlık oluşturan iktidar yargıya Silâhlı Kuvvetler’e yönelme belirtileri vermektedir. Uyum yasaları adıyla yürürlüğe konulan düzenlemeler bir aldatmaca olduğu gibi kamu işletmelerinin elden çıkarılması, orman ve kıyı yağması, kapitülâsyonlarla mandacılığı anımsatan ödünler, ağır koşullu kredi alarak yurtdışına asker gönderme çabası, teröristlerin salıverilmesi, lâik ve çağdaş eğitim yerine imamlık eğitimine heves, bilimselciliğe, usculuğa ve uygarlığa karşıtlık günümüz yöneticilerinin takiyye ile gerçekleştirmeye çalıştığı kötülüklerdir. Doğal kaynaklar, enerji, maden, su, adalet, sağlık, savunma, ulaşım, iletişim, kentleşme, tarım, hayvancılık, gençlik, işçi, emekli yaşlı özürlü, çocuk sorunları ayrı, ekonomik, toplumsal, siyasal, hukuksal, ulusal nice sorun “Tabana selâm” gösterileriyle unutulmuştur. Karşıtı oldukları Cumhuriyet’in etkinliklerine, kurucusuna yapılan saygı duruşuna katılanların buna hakları olup olmadığı, hangi yüzle Anıtkabir’e çıktıkları, konuşup yazdıkları tartışmalıdır. Atatürk karşıtları ile sahte Atatürkçülerin açık gizli işbirliğini ibretle izleyen gerçek Atatürkçüler dışında Cumhuriyetin erdeminden ve bekçiliğinden sözedenler azaldı. Cumhuriyeti sözde ve kâğıt üzerinde bırakma amaçlı imam girişimleri söz kalabalığıyla gündeme gelmekte, yönetim ve yasamadaki çoğunluk destekçi olmaktadır. Atatürkçülerin işi güç, sorumluluğu ağır ama bu oranda da onurludur. Kuruluş yıllarında cana kıyma (suikast) olaylarıyla başlayıp 1950’lerde heykel, büst ve resimlerine saldırılarla gelişen nankörlük ve çirkinlikler, başbakanların söylem ve eylemleriyle, devlet başkanlığına gelen kimilerinin “Tabulaştırmayın!- Süpermen değildi.- Tepeden inmeci” türü sözleriyle büyüdü. Müdafaa-i Hukuk ruhunun, Kuva-yı Millîye ateşinin ereği tam bağımsızlık temelinde saygın cumhuriyet yerine, ekonomik ve siyasal bağımlılıkla uydulaşmayı “küreselleşme-globalleşme” adıyla dayatan sahte demokratlara eşitsizliği ve ödünü içine sindiren sahte milliyetçiler, sahte dindarlar eklendi. Tekelci, anamalcı, çıkarcı çevrelerle bunların tetikçisi bir kesim medyanın işbirliği, ulusal ilkelerin geçerliğini, gücünü, varlığını sorgulamayı gerektirmiştir. Kirli ortaklık, Türkiye’yi Türkiye yapan Atatürk ilkeleriyle bu değerleri ödünsüz ve özveriyle savunan gerçek Atatürkçülere düşmandır. Kimi gerekince açıklanacak ikilemli uygulamalar bu azgınlığın kanıtıdır. Devletin başına geçirilen çuvalın yanıtını vermek şöyle dursun, özür dilemesi gerekene elaçıp sırtını ona dayayarak buyruğuna girmek, ulusal onuru çiğnemek ve çiğnetmektir. Oy ve iktidar için ilkelerden ödün vererek devrim değerlerini yıkıp yokederek Cumhuriyeti ad olarak sınırlayanların bağlılık sözleri, saygı duruşları asla içten ve inandırıcı olamaz. Aklın karşısına inancı, bilimin karşısına dini, gerçeğin karşısına varsayımı, aydınlığın yerine karanlığı, bağımsızlığın yerine bağımlılığı , özgürlüğün yerine tutsaklığı, çalışıp yaratmanın yerine dualarla yetinip yazgıcılığı, boyun eğmeyi çıkaran anlayış (zihniyet), kadını eşitliğe ve dinsel gereklere aykırı biçimde kişilikten yoksun kılmaktadır. Ezilip yitme evresi, aymazlığın sonucudur. Devletin organlarına, güçlerine, değerlerine, ilkelerine, varlık temeline karşı çıkıp onları yıpratarak yıkmayı amaç edinenler sözde demokrat, sözde aydın, sözde yurttaş, sözde adamdır. Ne acıdır ki siyasal bağlamda bu tipler giderek artmaktadır. Bir uçtan bir uca geçenler, yalnız milletvekili olmayı amaçlayanlar siyaset pazarını doldurmaktadır. Yaklaşan yerel seçimlerde yeni örneklerle karşılaşmak kaçınılmaz görünmektedir. Törenlere katılıp utanmadan, sıkılmadan Atatürk’ü sevip sayıyor görünenlere ne demeli? Her tür karşıtlığı her bağlamda yapıyorlar, sonra konuşup yazarak, törenlere, toplantılara, saygı duruşlarına katılarak sözde Atatürk’e bağlı görünüyorlar. Yıllardır süren ikiyüzlülükle kendilerini kandırsalar da herkesi kandıramıyorlar. Tanıyoruz, biliyoruz, gülüp geçiyoruz. Atatürk saygısı, Atatürkçülük, ilkelilik böyle mi olur? Hiçbir katkısı, çabası bulunmamasına karşın bir de orda burada yazıp konuşarak eleştiriye kalkışmazlar mı? Yüzsüzlüğün daniskası. Cumhuriyetin 80., Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 65. yıldönümünde bu aykırılıkları mı yaşayacaktık. Nerde Büyük Söylev’in öğretisi? Nerde Bursa Konuşması’nın anlamı? Nerde 10. Yıl Söylevi’nin coşkusu? Atatürkçü, Cumhuriyetçi yurtseverleri yürekten kutluyorum. |