Arama: 
27.10.2003/Sayı:42
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
    Site İçi Arama: 
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Hüseyin Özbek

“Ödüllü!..”

Yazı başlığını gören okurlarımızın aklına Ortaoyununun büyük ustaları Kavuklu Hamdi ile Pişekar Küçük İsmail’in Ödüllü oyunu gelmesin. Geleneksel Türk mizah anlayışının doğaçlamaya dayalı halk tiyatrosu olan ortaoyunu çoktandır sizlere ömür. Gölge oyunu Karagöz’ün ete kemiğe bürünmüş, perdeden sahneye inmiş şekli olan ortaoyunu, son büyük ustası Dümbüllü İsmail’in vefatıyla bitti.

Şimdi Nasreddin Hocaları, İncili Çavuşları, Bektaşi babalarını çıkarmış bir milletin mizah geleneğinden kopmuş palyaço müsveddelerini, stand-up soytarılarını komedyen diye yutturuyorlar. Kavuklu Kel Hasan, Kavuklu Hamdi, Pişekar Küçük İsmail, Dümbüllü nerde, beşinci sınıf komik-i şehir mukallitleri nerde?

Bahse konu ödül ve ödüllümüz ise gayet güncel: Büyük Ayrılık, CHP 22.dönem İzmir Milletvekili Kemal Anadol’un Doğan Kitapçılık’tan çıkan son romanının adı. Kitabın arkasındaki kısa notta, yazarın l963 yılında makale dalında Yunus Nadi ödülü, l994’te ise Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü aldığı yazılı. Ne diyelim, Allah ödülünü artırsın... Ödüllüye son romanıyla ilgili olarak da mutlaka birşeyler verilmeli.

At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Biz gelelim tarihi romanımızın konusuna:

Romanımız l904-l922 yılları arasında ağırlıklı olarak, o zaman Aydın Vilayeti diye geçen İzmir ve çevresini, Foça’yı, Menemen’i anlatıyor. Bir yandan da Balkanlardan Kafkaslara, Payitaht’tan Sina’ya, Kanal’a, Ege’den Karadeniz’e, Sivastopol’a kadar okurlarına üç kıtada Osmanlı coğrafyası turu yaptırıyor. Yirminci yüzyıl başlarındaki İzmir ve çevresinin demografik, sosyo ekonomik yapısını uzun uzun anlatıyor. Çakırcalı Mehmet Efe’den Ayıngacı’lara (tütün kaçakçıları) Reji Kolcularından düze inip kır serdarı olmuş meşhur eşkıyalara kadar bir alay kişi romanda resmi geçit yapıyor.

583 sahifelik romanda yazar, Osmanlı Coğrafyası turu yanında, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin İkinci Meşrutiyeti ilan ettirmesini ve daha sonraki iktidar mücadelelerini, iç çekişmelerini, Balkanlar’dan Trablusgarp’a kadar yaşanan kaynaşmayı anlatmaya çalışıyor.Babıali baskını sonrası İttihatçı’ların iktidara gelişi, Mahmut Şevket Paşa’nın katli, artan Alman nüfuzu, giderek l.Dünya savaşına Alman safında sürükleniş vs. gibi konuların hepsi birden verilmeye çalışılınca, kronolojik sıralanış dışında, bir romanda bulunması gereken asgari estetik ve kurgu da güme gitmiş bu arada.

Enver Paşa’dan ve İttihatçı önderlerden, İzmir Valisi Rahmi Bey’e, İttihat ve Terakki’nin Katib-i Mesul’ü Celal Bey’e (Bayar), Kaymakam Emrullah ve Hilmi Bey’lere, yöre zenginlerinden Yunus Bey ve oğlu Raşit Bey’e kadar tüm roman kahramanları, yazarın kafasında baştan var olan tezin okurlara benimsetilmesi için yazarın kendilerine verdikleri görevi bihakkın yapıyorlar.’’ Roman kişilikleri nasıl görev yapar” dediğinizi duyar gibiyim ey sevgili okurlar. Ödüllü yazarımızın eline siz de bir düşün bakalım nasılmış görürsünüz alimallah...

Ege’den Kurtuluş Savaşı sonrası adalara ve Yunanistan’a göçen, kaçan Osmanlı tebaası Ortodoks vatandaşlarımıza yani Rumlara yakılan ağıt da diyebiliriz Büyük Ayrılık romanına. Yazarın roman kahramanlarından bir Rum’a söylettiği ‘’Küçük Ayrılık’’ İttihatçı iktidarın psikolojik kampanyası sonucu I.Dünya savaşı arifesinde Rumların Ege bölgesinden Adalara ve Yunanistan’a göçe zorlanması.’’Büyük Ayrılık’’ise Kurtuluş savaşı sonrası ebediyyen göçüş. Ege deniziyle, Ege toprağıyla bütünleşmiş, iyi üreten, iyi tüketen zenginlik içinde yüzen, tarihi İyon topraklarının varisleri Helen torunlarının Anadolu’dan kesin ayrılığına ağıt yakmasın da ne yapsın ödüllü yazarımız? Yemeyi, içmeyi, eğlenmeyi seven Türk komşularıyla kaynaşmış bu topraklara, bu coğrafyaya yakışan insanlara ağıt yakılmaz mı canım!... Gerçi bu Osmanlı tebaası vatandaşlarımız kendileri refah içinde, rahatça ticaret yapıp zenginleşirken, yüzyıllarca cephelerde kırılan Türkler gibi askerlik yapmamış; topraklarını işlemişler, dükkanlarını tezgahlarını çalıştırmışlar, Türkler fakirlik hastalık ve sefalet içinde yok olurken onlar sürekli semirmiş durmuşlar. Savaş öncesi askere alınmaları gündeme gelince de bir yolunu bulup ipi kırmış, firar etmişler. Yunanistan’a kaçmışlar, adalardaki Yunan kolordularında askerlik yapmışlar. Ama biz bırakalım bunları, mühim olan dostluk değil mi?

Romandaki iyi Türkleri de merak ettiniz değil mi? Onlar ya Raşit Bey gibi, Harbi Umumide Rumları himaye eden, ya da arkadaşı Mihail’in sevgilisi Maria’ya askıntı olan Ahmet Ağa’ya posta atan Tahir gibi Türkler. Tahir asker kaçağı arkadaşı Mihail’e yardımcı olup, sevgilisini Midilli’ye kaçırmasını sağlar. “El eli yursa el de yüzü yur” değil mi ey sevgili okurlar! Mihail de Barba Kosta’ya rica edip Tahir’i Tuzla da işe aldırmıştı ya önceden. Ne güzel ödeştiler işte...

Şaka bir yana, bu romanı yazarken , Yunanistan’daki “Küçük Asya Araştırmaları Merkezi’’ nde var olan kaynaklardan, mübadil torunlarından yararlanmış ödüllü yazarımız. Foça, Kozbeyli, Menemen, İzmir havzasını da bir iyice dolaşmış. Başkaca Yunan kaynaklarından da yararlanmış. Midilliye, adalara, Yunanistan’a gide gele oralarını ince yol etmiş. Sözlü tarih çalışmaları da yapmış. Eh, ne de olsa eski politikacı ustalığı var ödüllüde. Mübadil torunlarından, çocuklarından, o dönemden kalan yaşlılardan da yararlanmış. Öyle görünüyor ki, Abdi İpekçi Ödülünden sonra ödül adayı bu son romanıyla da Türk-Yunan dostluğuna değeri ölçülemez katkıları(!) olacaktır ödüllü saylavımızın.

Gerçi insanın aklına sayın yazarın seçim bölgesini, üretici köylüleri ziyaret edip, canına okunan Türk tarımı için neler yapılabileceğini araştırmaya zaman bulup bulamadığı sorusu gelmiyor değil. Ama Yunanistan ve adalar ziyaretinden, suyun iki yakası muhabbetinden başını alıp da bu işlere vakit ayıramadığı anlaşılıyor. Helen torunlarının incelmiş yaşam zevkinden, toprak ve denizle yoğrulmuş Zeus’un ahvadının terki diyarından sonra öksüz kalan İyonya’dan bahsetmek varken, Ege’nin Türk köylüsüyle ilgilenmek biraz alaturka kaçar sanırım...

Maria’nın askıntısı Ahmet Ağa’nın dışındaki Türkler genellikle Helen sever kişiler. Romandaki Rum kahramanlar ise, Tuzla işleten Barba Kosta’dan tüccar Stelyos Haralambos’a, Paraskos Petridis’ten meyhaneci Çapkınoğluna kadar yaşam dolu dost insanlar. Enfes şaraplar üreten, yaşamdan zevk alan, dostça paylaşan insanlar olması elbette doğal Ortodoks vatandaşlarımızın. Askerlikten, vergiden kaçıyorlarsa, Osmanlı tebaası oldukları halde adalardaki Yunan kolordusunda askerlik yapıyorlarsa illa bir kötülük aramak mı lazım? Onun da mutlaka barışçı bir nedeni vardır. Biz anlayamamışsak da nato kafa, nato mermer Türkler oluşumuzdandır zahir...

Romanı okuyup bitirdiğinizde yerel tarih çalışmalarından, atölye faaliyetlerinden, mübadil torunlarından, (Helensever) akademisyenlerin eserlerinden yararlanarak yazdığını belirttiği bu romanla yazarımızın “Küçük Asya Araştırmaları Merkezi”ne çok kıymetli katkılar sağladığını anlıyorsunuz .

İyonya’nın Rum’a, Rum’un İyonya’ya yakıştığı, etle tırnak olduğu teziyle yazar yeni ödülleri fazlasıyla haketmiş bize göre. Kurtuluş Savaşı’na içten değil, dışardan bakışın seçkin bir örneği olmuş Büyük Ayrılık. Öyle ya, çağdaş, üstelik ödüllü bir yazar ulusal Kurtuluş Savaşı’na şoven bir açıdan bakmamalıdır. Türk Yunan dengesini gözetmelidir. Hele bu roman yazarı adalarda , Atina da, güney Kıbrıs’ta salınmayı kafaya koymuşsa terazinin Helen tarafı biraz daha ağır basmalıdır değil mi?!

Bu nedenledir ki 9 Eylül 1922 günü İzmir’e giren öncü süvarilerimiz ödüllü yazarımızın kaleminden, Anastasya ile Evdoksiya adlı iki kız kardeşin gözüyle şöyle tasvir edilir:

Aniden bir uğultu yükseldi kalabalıktan: “Türkler geliyor” İzmir’e giren Türk süvarileri ilerliyordu Kordon’da! Atları zayıf, avurtları çökmüş, iyice derinleşen çukurları içinde gözleri parlayan askerler, şaşkınlık, mutluluk, yorgunluk karışımı bir ifade ile bakıyorlardı aşağıdaki kalabalığa...

Sevincinden ağlayan bir Türk geçti yanlarından. Hıçkırarak söyleniyordu: ‘’Allah bana bu günleri de gösterdi’’

Eşya yığınlarından cılız bir ses yükseldi. Bir yaşlı adamdı sahibi: “Mikrasiatiki katastrofi... Küçük Asya felaketi bu!... Tanrı bize bu günü de gösterdi!..’’

Anastasya “Müthiş bir şey” dedi içinden. İki halktan birinin mutluluğu diğerinin felaketi oldu. Bir arada yaşamak olanaksız. Galiba büyük ayrılığın zamanı geldi!’’

Gördünüz mü ey okurlar: Yazarımız Türk tarihinin çok önemli bir anında bile zerrece şovenizme kapılmadan demokrat, hümanist bakışını nasıl da ortaya koyuyor?Ee anti militarist, anti şovenist tavır bu kadar olur yani...

Okurlarımız Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin tarihi romanlarından, yağız Türk akıncılarının seferlerden kendilerine gönül vermiş, hak dinini seçmiş Frenk dilberleriyle dönüşlerine alışıktırlar. Bu tür ilkelliklere, kaba milliyetçiliğe ödüllü yazarımızın romanında elbette ki yer yok. Ödüllümüz, müzisyen palikarya Dimitri Aslanidis’in koynuna atıveriyor İbrahimin karısı Karabiber Ayşe’yi! Ee... Gönül bu; aka da konar, Dimitri’ye de... Boru mu, çağdaş tarihi roman yazıyoruz burada! Sen kendini “Kolsuz Kahraman”ın tozlu sayfalarında mı sandın ey gafil okur? Milenyum romanlarında Türk dilberleri palikaryalara kaçacak artık! Küreselleşen dünyada ve de AB kapısında bu işlere alışmalıyız yavaş yavaş...

Romanda sayfalar tutan sofra tasvirlerine, meze çeşitlerine bakınca yazarımızın yemek kültürüne de hayran olmamak elde değil. Yunanistan, Midilli, çat kapı Ege adaları ziyaretleri, rakı-uzo muhabbetleri boşa geçmemiş anlaşılan.

Tahammül edip de romanı sonuna kadar okuyanlar “Türk’ün Ateşle İmtihanı” Sonucu ulaşılan kurtuluşun coşkusunu, kanla irfanla kurulan Cumhuriyet’i boşuna aramasınlar, bulamazlar. Ama Anadolu’yla bütünleşmiş Helen torunlarının büyük ayrılığıyla çoraklaşan Ege’nin hüznünü duymalıdırlar. O güzel insanların palas pandıras suyun öte yakasına göçüşüne ağıt yakmaldırlar.

Suyun ötesindekiler ise Stefanos Yeresimos’un, Dido Sotiriyu’nun, Herkül Millas’ın yanına Küçük Asya’dan da ödüllümüzün katılmış olmasının hazzını duyacaklardır muhakkak.

Ödüllü yazarımıza birkaç soru ile son verelim isterseniz:

-Sizin için 9 Eylül tarihi neyi ifade ediyor? Türk yurdunun, megali idea düşüne dayalı Yunan emperyalist işgalinden kurtuluşunu mu, İyonya çocuklarının(!) Büyük Ayrılığı’nı mı?

-Mensubu bulunduğunuz CHP’nin kuruluş günü olarak 9 Eylül 1923’ün, yani ordumuzun İzmir’e girişinin birinci yıldönümünün seçilmiş olması, size göre sadece bir tesadüf müdür?

-CHP’nin altı okundan bazılarının, özellikle de Milliyetçilik ilkesinin atılma zamanı gelmiş midir?

-Yaşadıkları ülkeye ihanet etmelerinin bedelini kaçarak veya karşılıklı göçürmeye (mübadeleye) tabi tutularak ödeyen Rumların ardından karalar bağlayan siz, üyesi bulunduğunuz TBMM’nin başkanlık kürsüsündeki siyah örtünün İzmir düşman işgalinden kurtuluncaya kadar kaldırılmaması kararını, kurtuluştan sonra o kara örtünün kaldırılmasını nasıl yorumluyorsunuz?