Arama: 
13.10.2003/Sayı:41
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Söyleşi
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Hüseyin Mümtaz

Bütün Türkler Kıbrıs’a

Bu yılın başında Karen Fogg-Bush çocuklarının Sarayönü’nde Rum ve AB bayraklarıyla düzenlediği gösterilerin en yoğun olduğu günlerde Gül; “Biz zamanında Denktaş’a Kıbrıs’ta İmam Hatip Liseleri, İlâhiyat Fakülteleri açalım demiştik, karşı çıktı. Maneviyatı o zaman kuvvetlendirmiş olsaydık böyle mi olurdu? Halbuki bakın şimdi Filistinliler Arafat’ı İsrail’e karşı taşla koruyorlar, Denktaş’ı ise halkı meydanlarda eleştiriyor” demişti.

Lâfa bak... Kavgada bile söylenmeyecek bir söz...

Gül neden dönüp Türkiye’ye bakmıyor? Türkiye’de yıllardır İmam Hatip Liseleri ve İlâhiyat Fakültelerinin bulunmuş olması, “devlet”in; buralardan yetişen kadrolardan oluşan iktidarlar aracılığı ile AB-ABD’ye satılmasını engellemiyor ki!

Arap ülkelerinde bu okullar, hâttâ “maneviyatı iyice geliştiren” medreseler var da neden Filistin’i İsrail karşısında, Irak’ı Amerika karşısında yalnız bırakıyorlar?

Ya İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ)’nün geçen hafta yayınladığı, Türk Dış Politikası için tam anlamıyla bir skandal niteliğindeki Kıbrıs raporuna ne diyorsunuz?

Pakistan ve Azerbaycan hariç, Mısır’dan Gine Biseau’ya kadar bütün Müslüman ülkeler Kıbrıs’ta açıkça “Hıristiyan-Ortodoks” Rumların yanında yer aldılar.

Ve “maneviyatı hayli yüksek” Akepe iktidarı çıt çıkarmadı. İşler perde arkasında tam kotarılırken fazla gürültü çıkarılmaması istendiğinden olacak itiraz çok alt seviyeden, Türkiye’nin BM Daimi Temsilci Yardımcısı’ndan ve cılız bir sesle geldi.

Peki “iktidar” ne yapıyordu bu arada?

Ankara’da Amerika’nın yeni Ankara Büyükelçisi “Yahudi” asıllı Edelman’ın karşısında tam kadro oturuyor ve onu dinliyorlardı.

Edelman akredite olduğu ülkenin başkentinde, iktidarın ve onlarla tam bir uyum içinde, vücut dilinden anlayan kocaman kocaman bürokratların gözlerinin içine baka baka “Denktaş Kıbrıs’ı daha fazla bloke etmesin” diyordu.

Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi konuşması gereken yerde susuyor, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi ise konuşmaması gereken konularda konuşuyordu.

Daha başka ne diyordu Edelman:

“1. Türkiye Ulusal çıkarlarını yeniden gözden geçirmelidir.

2. Terörizme karşı yürütülen mücadele de Suriye bazı sorunlar çıkarıyor. Sınırlarını teröristlere açıyor. Bu konudaki baskıyı arttırmamız gerektiğini düşünüyorum.

3. ABD güçlü bir Filistin Başbakanı ile çalışmaya hazır. Türkiye’nin İsrail’le dostluğu da bu noktada büyük önem kazanıyor. İran’ın da yeni bir vizyonla dünyaya karışmasından yanayız.

4. Kıbrıs’ta tarihi bir fırsat kaçırılıyor. Annan Planı, Türk toplumunun güvenliğini, Türkiye’nin çıkarlarını sağlayan ve hala tarafları tatmin edici çözüm için en iyi temeldir. Denktaş gelişmeye engel olmamalı... Kuzey Kıbrıs’taki seçimlerde uluslararası gözlemci hazır bulunmalı ve adil bir seçim yapılmalıdır. Zaman kısalıyor.”

Bunları bir Sömürge Genel Valisi söylememektedir kıymetli okuyucu, son iki hafta içinde iki defa YSK’yı da ziyaret eden bir Büyükelçi söylemektedir.

Haysiyetli bir kadronun bu konuşma yapılırken kalkıp gitmesini, bir saat sonra da Bay Edelman’ı “Persona non Grata “ ilân etmesini beklerdim.

Kim bu Edelman? Kaç paralık adam? Türkiye’de böyle konuşacak cesareti nereden buluyor? Denktaş’ın adını ağzına nasıl alıyor, ne cüret hedef gösteriyor?

Maliye Bakanı Babacan’ın “8.5 milyar dolarlık kredideki şartlar tam da Kongre kararının ruhunu aksettiriyor” diyerek Dubai’de imzalanan “kan parası” anlaşmasını savunmasındaki üslûba mı güveniyor?

Peki Babacan’a; Türkiye’de kararların sadece TBMM ruhuna uygun olması gerektiğini neden kimse, ve özellikle Arınç hatırlatmıyor?

Muhterem bu aralar resepsiyonlarla çok mu meşgul?

Yine bu aralar kafası hayli karışık ve özellikle Kıbrıs konusunda kavramları birbirine karıştırmakla meşgul bir diğer kişi ise Bay Recep Tayyip.

Çek Başbakanı ile yaptığı ortak basın toplantısında aynen şöyle söylüyor:

“Konulara vakıf olarak bize soru sorun” Verheugen ile Dışişleri Bakanımız arasında geçmiş bir konuşma yok. Neyi nereden çıkartıyorsunuz belli değil. Türkiye’nin Kıbrıs konusuyla ilgili tavrı bellidir. İkinci bir defa Kıbrıs konusunun AB’yle ilintisi yok. Kopenhag siyasi kriterlerinin içinde Kıbrıs diye bir olay yok. Niçin bunu gündeme getirmek suretiyle farklı yerlere yardımcı olmaya çalışırsınız? Bunu anlamak mümkün değil”.

Peki neydi gazetecilerin sordu Verheugen sorusu?

Eylül’ün son haftasında Brüksel’de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Günter Verheugen arasında yapılan toplantının ana gündemini Kıbrıs oluşturmuş ve AB üyesi ülkelerin Kıbrıs konusunda duydukları kaygıları Gül’e ileten Günter Verheugen, Türkiye’nin AB genişleme süreci açılmadan önce Kıbrıs sorununun çözülmesini istemişti. Verheugen, AB’nin tercihinin, bu çözümün 1 Mayıs 2004’ten önce gerçekleşmesi olduğunu da eklemişti.

Recep Tayyip; konuşmanın kapalı kapılar ardında gerçekleştiğinden hareketle “Nereden çıkarıyorsunuz, konulara vâkıf olup konuşun” diye Kasımpaşalılaşıyordu

Çok geçmedi, cevabı “açık ekran” karşısında bizzat Verheugen verdi..

CNN’in; Kör Agop çetesi üyesi Belçika vatandaşının sorularını cevaplarken hepimizin, bu arada eminim Recep Tayyip’in de gözünün içine bakarak “Kıbrıs’ta iki tarafa Annan Planı üzerinden müzakerelere yeniden başlama” çağrısında bulundu. Rum Kesimi’nin AB’ye katılım tarihi olan Mayıs 2004’ten önce soruna çözüm bulunamaması durumunda ek bazı sorunların ortaya çıkacağını belirten Verheugen, şöyle konuştu:

“Eğer Ada’da durum değişmezse o zaman şu kararı vermek gerekecek: Acaba Türkiye’ye müzakerelerin başlaması için bir tarih verilebilecek mi? Bu, kuşkusuz bir engel olacak. Yasal açıdan baktığımız zaman Türk birliklerinin Ada’nın kuzeyindeki mevcudiyeti zaten uluslararası hukuka aykırı.”

Rum tarafının Aralık 2004’te veto gücüne sahip olup olmayacağı ve bu gücü kullanıp kullanamayacağı sorusu üzerine de Verheugen, şunları söyledi: “Evet, tam olarak böyle. Elbette kullanabilirler, sadece teorik açıdan değil, bunu uygulamaya da geçirebilirler. 1 Mayıs 2004’ten sonra Kıbrıs tam üye olacak, ‘Avrupa hukuku Ada’nın kuzeyinde askıya alınmış denecek’ ve bu gerçekten çok endişe verici bir durum olur. Çünkü Kıbrıs Rum hükümetinin veto hakkı, Türkiye’nin müzakerelerini engelleme hakkı olacak.

Verheugen, Rum tarafının üyeliğinden sonrasına değinirken, “Türk birliklerinin Ada’da bulunması, AB üyelerinden birisinin toprağının AB’ye aday ülkelerden biri tarafından işgali anlamına geliyor” dedi.

Yeterince açık mı ve iyice anlaşıldı mı acaba bay başbakan?

Anladığından eminiz zira “Türkiye’yi tam üye kabul ettikleri için çağırdılar” diye takdimi yapılan üç gün önceki Roma toplantısında “acı gerçeği” Simitis’ten aracısız, bizzat kendisi işitti.

Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis, Roma’da görüştüğü Başbakan Tayyip Erdoğan’a, Kıbrıs ve Ege konularında ilerleme sağlanmaması halinde, ülkesinin Türkiye’nin 2004 sonunda AB üyelik müzakerelerine başlamasını onaylamayacağını söyledi. Yunan Ta Nea gazetesinin haberine göre, Erdoğan, Simitis’e yanıt olarak Türkiye’de iç sorunları bulunduğunu vurguladı ve Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi konusundaki çabalara dikkat çekti.

Recep Tayyip sık sık Kopenhag’a atıfta bulunuyor da; Aralık 1999 Helsinki kararlarını neden yok farz ediyor?

Helsinki’de 2004’e kadar Kıbrıs ve Ege’nin “teslimi” imza altına alınmamış mıydı?

İşte zurnanın zart dediği nokta burasıdır kıymetli okuyucu.

Rumların AB’ye üyeliği Mayıs 2004, Helsinki’de Kıbrıs ve Ege için Türkiye’ye tanınan sürenin sonu 2004 ve Akepe için son derece önem taşıyan yerel seçim tarihi de 2004’tür.

Bütün bunların yaşanmasına altı aydan kısa bir süre kalmıştır ve Akepe’nin önünde KKTC genel seçimleri kâbusu vatdır.

Çünkü Akepe alınmayacağımız bildiği AB’ye “alınacakmışız gibi yaparak” hem devleti yönetimine adım adım yerleşmekte hem sistemle kavgasında gerekli mevzileri kazanmaktadır.

Erol Manisalı’nın yazdığı şu satırlar okumasını bilenler için son derece acı ve üzüntü vericidir:

“AKP batı ile doğrudan doğruya yakınlığı ve işbirliği yanında Türkiye içinde de batıya en yakın bir ucu kendine adeta bir ortak gibi belirlemiştir.”

Akepe’nin milletin gözünü bağladığı oyuna devam edebilmesi için Kıbrıs’ın teslimi gerekmektedir.

Kıbrıs’ta ise batının “çözüm”den anladığı; İngiliz-Amerikan-Yunan ve Kıbrıs Rumlarının ortaklaşa hazırladığını itiraf ettikleri (Klerides) Annan Plânı’dır.

Denktaş Annan Plânı’nın müzakere zemini olarak kabul edilemeyeceğini beyan etmiştir.

50 yıldan beri ilk defa Türkiye, Kıbrıs Türklerini yalnız bırakmıştır.

Hangi Türkiye?

Peki bütün Türkiye; hem KKTC ile GB Anlaşması imzalayan, sonra da dönüp AB elçilerine “Önemsemeyin, içi boş bir anlaşma, zaten meclisten de geçirmeyeceğiz” diyen Gül’ün; imam hatip liseli-ilâhiyat fakülteli “maneviyatlı” Türkiyesi mi?

“Türkiye’nin AB üyeliğine köstek değil, destek olmaya çalışıyoruz” dedi.

Edelman’ın yukarıya aldığımız sözleri, ABD’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Thomas Weston’ın, 14 Aralık seçimlerini muhalefetin kazanması durumunda çözümün kolaylaşabileceği açıklamasıyla tutarlılık içinde. Verheugen’in benzeri açıklamaları da biliniyor.

Batı hem sık sık 14 Aralık seçimlerinin işlerini kolaylaştıracağını söylüyor, hem “Gözlemci gelecek. Türkiye karışmasın” diyor.

Hangi Türkiye karışmasın? Gül’ün, Recep Tayyip’in “maneviyatı bol” Türkiye’si mi?

Türkiye karışmayacak ama Amerika, İngiltere Büyükelçileri, özel Temsilcileri Türkiye aleyhtarı, AB yanlısı mitinglere katılacaklar.

Para verip kamuoyu oluşturacaklar.

Demek ki kıymetli okuyucu 14 Aralık seçimleri kendi devletini düşmanla işbirliği yapıp, para karşılığı satan hainlerle, onlara direnen, yükselen bayrağı indirmemeye çalışan mukavemetçiler arasında geçecek bir referandum olacaktır.

Bu referandumda Türkiye’nin de haysiyeti, 74’te yaptığı harekâtın haklılığı sorgulanacaktır.

Bu referandumdan sonra, dış destekli ihanet şebekesi kazandığı takdirde artık çevre ülkelerde yaşayan hiçbir Türk, Kâbesi olarak Ankara’yı göremez.

Çünkü Ankara’nın pusulasının bozulduğu, yeni Kâbe’nin artık Brüksel olduğu tesçillenmiş olacaktır.

Irak’ta bunun ilk işaretleri verilmiş, Ankara resmi politikasını “Irak halkını bir bütün olarak gördüğü” temeli üzerine oturtmuştur.

Türkmenleri gözden çıkarmıştır Ankara.

Bakın şerefsiz bir terbiyesiz neler söylüyor:

“Kıbrıslı Türkler ve Türkmenler, Türk dış politikasına etki etmeye çalışan kendinden mülhem millî unsurların ideolojik ablukası sayesinde uluslararası kamuoyu nezdinde kişiliklerini yitirmiş durumdalar. Dışarıdan bakıldığında her iki toplum Türkiye’de derin devletin dış politik ideallerinin aracı olarak algılanıyor. Her iki toplum da milli olmaktan vaz geçmedikleri sürece saygınlık elde edemezler, haklarını savunamazlar, uluslararası toplumda meşru bir zemin kazanamazlar.”

Meşruiyet ancak Türklüklerinden vaz geçmeleri sayesinde kazanılabilirmiş Kıbrıs ve Irak Türkleri için.

Ve işte tam da bu noktada Washington Times’ın 6 Ekim 2003 tarihli yorumu olağanüstü önem kazanıyor:

Gazetenin editör köşesinde yer alan yorumda, KKTC’de yapılacak milletvekili seçimlerinin, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın barış planına ilişkin bir referandum yapılmasına temel hazırlayabileceği iddia edildi. Yorumda ayrıca, Kıbrıs Rum Kesimi’nin 1 Mayıs’ta Avrupa Birliği’ne gireceği belirtilerek, Türk tarafının AB’ye ancak barış olursa girebileceği ve bu durumun da çözüm sürecini hızlandıracağı savunuldu.

ABD Başkanı George Bush yönetiminin Kıbrıs konusuna diplomatik yatırım yapmakta haklı olduğunu belirten gazete, ‘’Amerika ve Avrupa için bir dış politika darbesi ve Kıbrıslılar için daha iyi bir gelecek, görüş alanı içinde’’ ifadesi kullanıldı. Kıbrıs sorununun çözümü üzerinde çalışmanın, Amerika ve Avrupa için ‘’birleştirici’’ bir girişim olduğu, Irak savaşı ile ortaya çıkan gerginlik ve ticari tartışmaların, Kıbrıs’ta ortak çabayla ABD ve Avrupa’nın arasını düzelteceği kaydedildi. Yorumda, batı tarzı demokrasiyi Ortadoğu’da yerleştirmek isteyen ABD için, Türkiye’nin AB’ye girmesinin önemli olduğu ve AB’nin de, Türkiye’yi birliğe almak için Kıbrıs meselesinin çözümünü şart koştuğu kaydedildi.

Altı tarafımdan çizilen, kalın ve eğik harflerle yazılan satırlara okuyucu dikkat etmelidir.

1. Seçimler bir REFERANDUM olacaktır.

2. Bu referandumda Amerika ve Avrupa BİR DARBE hazırlığı içindedir.

3. ABD için önemli olan Türkiye’nin AB’ye girmesidir. Fakat AB de bunun için KIBRIS’ın TESLİMİNİ öngörmektedir.

Demek ki kıymetli okuyucu 14 Aralık’ta seçim meçim değil, Türkiye’nin ve KKTC’nin geleceğinin sorgulanacağı, yerli işbirlikçilerin yabancılarla tezgâhladığı bir darbe yapılacaktır.

Bu darbeyi kimler yapacaktır?

1999’da görev süresini dolduran, Amerika’nın Lefkoşa Büyükelçisi Denktaş’a veda ziyaretinde şunları söyler:

“Ülkenizde 3000 aktif üyemiz var. Bu sayı 12.000 olduğunda sıkıntıya düşeceksiniz. Çünkü biz, İngilizler ve AB birlikte düğmeye basacağız.”

Demek ki 12.000 veya daha fazla olmuşlardır ki, düğmeye basılmıştır.

Buna Recep Tayyip ve Gül’ün “yüksek maneviyatlı” kadrolarının karşı dur(a)mayacağı açıktır.

O halde “Türklere” düşen, bu dar zamanda Kıbrıs’taki mukavemetçilerin, Denktaş’ın, direnen partilerin yanında olmaktır.

3-5 soysuza pabuç mu bırakacağız, meydanı boş mu bırakacağız?

Türkçülük bir “yurt-vatan” sorunu ise, “vatan” neresidir?

Vatan milletin yaşadığı yerdir. Kıbrıs’ta Türkler yaşadığına göre, Kıbrıs da “vatan”dır.

O halde bütün “Türkler” 14 Aralık’ta “uluslararası darbe”yi önlemek için Kıbrıs’ta olmalıdır. Bayrağın yere inmemesi için, 74’te başladığımız işi yarım bırakmamak için, Türk Devleti’nin tarihe ve geleceğe karşı itibarını korumak için Kıbrıs’ta olmalıyız.

14 Aralık tarihine kadar da elden gelen bütün olanaklarla mektup-telefon, e-mail, yüzyüze görüşme ile gerçekleri, Annan ihanet Plânını, tuzakları bire bir Kıbrıs Türkü’ne anlatmalı, onlara arka çıkmalı, moral vermeliyiz. İhanet şebekesi korkup inine sığınmalı, yok olmalı, adayı terk etmelidir.

Karen Fogg-Bush çocuklarına, Kör Agop çetelerine, beyni örümcek bağlamış mürtecilere inat TÜRK, TÜRK’E elini uzatmalıdır.

İşin tabii bir de iç politik boyutu var.

Çünkü “kaybedilecek” bir 14 Aralık, Akepe için yolun sonu, sonun başlangıcı olacaktır. 14 Aralık’ta kaybeden bir Akepe Nisan 2004’te de rahat olamayacaktır, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde de..

Yâni kıymetli okuyucu, Köşk’te; Atatürk’ün Çankayası’nda türban-çarşaf-şalvar-potur “ambiyansı” görmemenin yolu da 14 Aralık seçimlerinden geçiyor.

Çünkü Manisalı’nın dediği gibi “Türkiye içinde de batıya en yakın uç”, artık ve ne yazık ki, Akepe’nin en yakın müttefiki durumuna getirilmiştir.

O halde bir kere daha; “Bütün Türkler Kıbrıs’a”!

Başka Türkiye ve başka Kıbrıs yoktur...