| Özgür Erdem |
|
AKP, YÖK’ü değil rejimi değiştirmek istiyor YÖK tartışmasının gerçek nedeni: Üniversitelere molla kuşatması Üniversitelerin açılmasıyla birlikte Türkiye kendini YÖK tartışmasının içinde buluverdi. AKP iktidarının hazırladığı yeni yükseköğretim yasa taslağı, rektörler de dahil olmak üzere hocasıyla öğrencisiyle tüm üniversite camiasını karşısında buldu. Rektörler üniversite açılışlarında AKP’nin planladığı molla kuşatmasını kabul etmeyeceklerini, bu kuşatmaya karşı direneceklerini belirten sert konuşmalar yaptılar. Hatta Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman ile yeni tasarıyı görüşen rektörler ve YÖK Başkanı, bu konuda ne kadar ciddi olduklarını da göstermiş oldu. Türk kamuoyu da dikkatle bu tartışmayı izliyor. Ve herkes tartışmanın yardımcı doçentlerin nasıl kadro alacağı ya da rektörlerin nasıl seçileceği gibi teknik bir mesele olmadığını anlamaya başladı. Her ne kadar AKP, rektörlerin muhalefetini bir daha seçilememeyle açıklamaya çalışsa da, bu direnişin gerçek nedeni ortaya çıkıyor. Mesele gayet açıktır. AKP Türkiye’yi bir molla rejimine dönüştürmeye çalışmakta, Tayyip de bu molla rejiminin halifesi olmaya niyetlenmektedir. Tayyip’in halifelik yolunda kaldırması gereken engellerden birisi üniversitelerdir. 28 Şubat’tan beri gericilerin hakimiyetinden çıkmış olan üniversiteler gerek öğretim üyeleriyle, gerek öğrencileriyle, gerekse yönetim kadrolarıyla yeniden Atatürk’ün yoluna yönelmişlerdir. Üniversitelerin ilerici olduğu bir ülkenin molla rejimini kabullenmesi beklenemez. Bu nedenle üniversiteler Tayyip için öncelikle bertaraf edilmesi gereken kurumlar olarak ortaya çıkmaktadır. Tartışmada iki değil üç taraf var YÖK tartışmasının iki tarafı bulunmakta. Birincisi üniversiteleri kuşatmaya çalışan molla rejimi yandaşları, ikincisi ise üniversiteleri mollalara teslim etmeye yanaşmayan Atatürkçüler. Saflar bu kadar açık ve net. Ancak buna rağmen, tartışmanın bir başka tarafı daha var. Türkiye’yi mollalara teslim etmeyi kabullenmeyen ama YÖK’ü ve rektörlerin direnişini savunmayı da içine sindiremeyen bir kesim de bulunuyor. Üçüncü bir tarafın ortaya çıkmasının nedeni kararsızlıktan değil, gündemin gerçek özünü görememekten kaynaklanıyor. Tartışmanın üniversitelerin bir varlık-yokluk sorunu olduğunu, üniversitelerin direnmemesi durumunda Cumhuriyet’in halifeliğe dönüşme tehlikesini göremeyenler, tartışmayı hâlâ özerklik ve YÖK zemininde yürütmeye devam ediyorlar. Bu nedenle, mevcut yükseköğretim yasasının eksikleri ve yanlışları da tartışılıyor, üniversitelerin nasıl özerk olacağı, YÖK Başkanı’nın yanlışları, çeşitli rektörlerin samimiyeti gibi tartışmanın ana konusuyla ilgili olmayan pek çok “tâli” mesele gerçeklerin üstüne sis perdesi örtüyor. Bu suni tartışma Türk milletinin gerçekleri görmesini de engellemiş oluyor. Halbuki, rektörlerin ve YÖK Başkanı’nın ısrarla AKP iktidarının kadrolaşma niyetlerine, üniversiteleri kendi diktasına bağlama isteğine vurgu yapması gerçek meselenin görülmesini sağlıyor. AKP’nin gündemi rejimi değiştirmekse biz neden YÖK’ü tartışalım? 12 Eylül’den sonra YÖK’ün işlevini de, misyonunu da, yaptıklarını da çok iyi biliyoruz. YÖK tartışmasında 12 Eylül YÖK’ünü hatırlayanların da YÖK’ü savunmayı kendine yedirememelerini de bu nedenle anlayabiliyoruz. Ancak bugün tartıştığımız şey üniversitelerin özerk olup olmayacağı değil. Ya da rektörlerin seçimle mi atamayla mı geleceği de değil. Bugün Türkiye’nin gündeminde üniversite eğitim sisteminin yeniden yapılandırmak da bulunmuyor. Zaten bu AKP’nin de gündemi değil. AKP’nin 10 aylık iktidarı boyunca tek bir gündemi oldu: Rejim değiştirme hevesinin kursağında kalmaması için önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak. Rejim adım adım değiştirilmektedir, bu gidişata direnebilecek dinamikler etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. YÖK ve üniversiteler de bu dinamiklerden biri sayılmaktadır. Üniversiteler neden hedef 12 Eylül’den beri (28 Şubat sürecini saymazsak) üniversiteler Türkiye’nin siyasi gündeminden kopuk bir şekilde kendi akademik kabuğu içerisinde yaşıyor. Bu konuda öğretim üyelerini, öğrencileri ya da rektörleri suçlamak çok dğru olmayacaktır. 12 Eylül’den sonra üniversitelere uygulanan Amerikancı baskı, Özal dönemiyle hızlanan üniversitelerdeki şeriatçı kadrolaşma, 90’larda gittikçe büyüyen ve büyük bir tehlike haline gelen şeriatçı terör, ilerici öğrencileri sindirmeye başlayan gerici-bölücü terör işbirliği 90’ların sonuna kadar hocalarımızı ve öğrencileri siyasetten soğuttu. Bu soğumada şüphesiz ABD’nin kışkırttığı 12 Eylül öncesi terör ortamının üniversiteler üzerinde yarattığı bıkkınlık da önemli rol oynadı. 28 Şubat’la birlikte üniversitelerin üzerindeki bu sis perdesi ortadan kalkmaya başladı. Şeriatçı terör örgütlerinin türban eylemleriyle başlayan üniversitelere hakim olma çabası hocasıyla öğrencisiyle üniversitelerden sert bir tepki aldı ve şeriatçı örgütler üniversitenin marjinal parçaları haline geldiler. 28 Şubat üniversitelerdeki gerici-bölücü örgütlenmeye de büyük zarar verdi. Yönetim kadrolarında büyük değişimler yaşandı, yıllardır yaşanan şeriatçı kadrolaşma durdu, terör örgütleri üniversitelerden tamamen silindi. Yeni YÖK Yasası’nın amacı: Atatürkçüleri tasfiye etmek O çok tartışılan yeni YÖK Yasası’nı incelediğimizde
AKP’nin molla rejimi hayallerini görmek mümkün. AKP tabii ki, üniversite
eğitiminin içeriğiyle şimdilik çok fazla ilgilenmiyor. Bu, üniversiteleri
teslim aldıktan sonra gelecek aşamadır. AKP’nin bugün yapmak istediği
üniversitelerin mevcut Atatürkçü yapısını değiştirecek önlemler almaktır.
YÖK’ün merkeziyetçi yapısını daha da genişletmesi, ancak YÖK’ü hükümete
bağlı bir genel müdürlüğe dönüştürmesinin nedeni üniversiteleri kendi
kadrolarıyla yönetme isteğidir. Yeni tasarıyla birlikte rektör, dekan
gibi yönetim kadrolarının görev süreleri azaltılarak fiili bir tasfiye
öngörülmekte, son 5-6 yıldır üniversiteleri yöneten ve AKP’nin üniversite
üzerindeki emellerine direnen yönetim kadroları engel olmaktan çıkarılmak
istenmektedir. AKP’nin hedefi: Türbanı serbest bırakmak ve üniversiteleri AKP’nin üniversitelerle ilgili iki hedefi daha vardır: Türbanı serbest bırakmak ve üniversiteleri İmam-Hatiplilerle doldurmak. Üniversitelerde türbanın serbest olması gerektiğini her fırsatta dile getiren AKP’li yetkililer gördükleri büyük tepki nedeniyle bu isteklerini şimdilik ertelediler. Ancak üniversitelerin AKP karşısında gardının düşmesinin ardından ilk icraatları mutlaka türbanı serbet bırakmak olacaktır. Çünkü üniversitelere türbanla girmenin mollalarımız için önemi büyüktür. Bu şekilde hem Cumhuriyet’e karşı bir mevzi elde etmiş olacaklardır, hem de üniversite öğrencileri üzerinde hakimiyet kurmaları kolaylaşacaktır. İmam Hatip lisesi mezunlarının üniversitelere girebilmesi de AKP’nin önem verdiği bir diğer hedefi. İmam hatip liseleri şeriatçı terör örgütlerinin cirit attığı, verdiği eğitimle de şeriatçı terör örgütlerine kadro yetiştiren okullar haline geldi. Atatürk’ten sonra gericilere taviz vermek isteyen her iktidar, İmam Hatip lisesi açarak işe başladı. Tavizler üstüste binerek, Tevhidi Tedrisat Yasası’nın çiğnendiği, her yıl binlerce şeriatçı kadro yetiştiren dini okullar ortaya çıktı. Tayyip başta olmak üzere AKP’nin ileri gelenlerinin, AKP’nin atamasını yaptığı bürokratların çoğunun İmam Hatip mezunu olması tesadüf değildir. Bilindiği gibi 28 Şubat’a kadar İmam hatip lisesi mezunları dilediği bölüme girebiliyordu ve devlet bürokrasisinde yükselecek mevkilere girebilecek bölümler ne hikmetse “imam olma amacıyla lise okumuş” öğrencilerle dolup taşıyordu. İmam Hatiplileri üniversitelere tekrar sokabilmek AKP’nin öncelikli hedefleri arasında yer alıyor. Ancak bu konuda da AKP üniversitelerden büyük direniş görüyor. Üniversite tartışmasını akademik çerçeveden çıkaralım 12 Eylül’den beri üniversitelerin siyaset sahnesinden kopmasıyla birlikte üniversitelerin gündemi dar akademik çerçevenin ötesine gidemedi. Ülke sorunlarından ve milletin ihtiyaçlarından kopan-kopartılan üniversiteler YÖK gibi 12 Eylül sonrasının önemli bir sorununu bile siyasi bir sorun olarak değil akademik bir sorun olarak ele aldı. Soruna yaklaşmaktaki bu yanlışın ardında siyasetten kopmuş olmak yatıyordu. Yıllardır üniversiteler YÖK’ü salt üniversiteleri ilgilendiren akademik bir soruna indirgeyerek tartıştı. Bu yüzden de bu tartışma topluma mal olmadı, bir kaç öğretim üyesi ve üniversitelerdeki çeşitli siyasi gruplar arasında tartışılan bir konu haline geldi. Bu haliyle üniversiteler her 6 Kasım’da 100’ü aşmayan öğrenci kitlesinin protesto ettiği bir kurum tarafından yönetilen ve tüm sorunları bu kurumdan kaynaklanan eğitim kurumları olarak algılanmaya başlandı. Ancak bugünlerde AKP’nin üniversitelere yönelik yeni saldırısı ve üniversitenin kendini savunmaya karar vermesi tartışmayı akademik çerçeveden kurtardı, tüm toplumun gözü önünde yaşanan bir tartışma haline getirdi. Böylece tartışma gerçek zeminini de bulmuş oldu. Artık Türkiye’nin üniversiteleri, bir kaç profesörün tekelinden kurtularak toplumun tüm kesimleri tarafından tartışılmaya, sahiplenilmeye başlandı. Konferans salonlarından kurtulan tartışmayla birlikte AKP’nin üniversiteler üzerindeki gerçek emelleri ortaya çıkmaya başladı ve AKP istediği düzenlemeleri bir yıldır yapamadı. Burun kıvırmak mı tavır almak mı? Yukarıda da belirtttiğimiz gibi tartışmada üç taraf bulunuyor. Taraflardan birisi üniversiteleri molla kuşatmasına teslim etmek istemeyen ve ne pahasına olursa olsun Atatürkçü üniversiteyi savunmayı göze almış, iktidarın her türlü tehdit, şantaj, aşağılama ve saldırganlığına rağmen taviz vermeyen Atatürkçüler. Rektörlerin büyük bir kısmı, YÖK, Cumhurbaşkanı, Atatürkçü öğretim üyeleri ve öğrenciler bahsettiğimiz bu Atatürkçü tarafı oluşturuyor. Karşı tarafta ise, AKP’nin başını çektiği gerici zevat bulunuyor. Ancak gericiler yalnız değiller. 12 Eylül’den beri her siyasi olayda şeriatçılarla aynı tavrı almayı başarabilmiş liberal solcularımız karşı tarafın diğer bileşenini oluşturuyor. Şeriatçılarla devlet düşmanlığında çok güzel anlaşan liberal solcuların Atatürkçü tarafta yer almasını zaten beklemiyorduk. Karşı tarafın bir diğer bileşenini ise yıllardır YÖK’e karşı çıkmayı solculuğun ilk şartı sanan “sözde Atatürkçülerimiz”. YÖK karşıtlığı dışında hiçbir kimliği kalmamış, YÖK dışında yazabilecek bir şey bulamayan, aslında ekmeğini YÖK’ten yiyen, kendisini YÖK uzmanı diye nitelendiren, YÖK karşıtı herkesle yanyana gelmekten çekinmeyen, bu nedenle de YÖK hakkındaki açıklamalarıyla neredeyse Tayyip’ten daha fazla şeriatçı gazetelerde boy gösteren bu “hocalarımız” gerici cephenin kaçınılmaz unsurları oldular. Aslında bir tartışmada iki taraf bulunur. ancak YÖK söz konusu oldu mu bir üçüncü tarafın daha ortaya çıktığını görüyoruz. Bu üçüncü taraf, konu hakkında her iki taraftan da yana olmayı içine sindiremeyen kesimlerce oluşturuluyor. Gerici cepheyi eleştirilerine bir şey demiyoruz. Bu noktada Atatürkçü cepheyle benzer görüşleri var. Ancak, Atatürkçü cepheye yönelik eleştirileri, YÖK konusundaki fikirlerine yönelik söyleyecek bir çift sözümüz var. Öncelikle bugün AKP’nin üniversitelere yönelik molla kuşatmasına karşı çıkmak herhangi bir üniversitelinin birincil görevidir. Fakat AKP tartışmayı ısrarla bu zeminden çıkarıp üniversite sistemiyle ilgili teknik bir tartışmaya dönüştürme çabasında. Bu şekilde hem Atatürkçü cephenin parçalanmasını, hem de gerçek niyetlerini saklamaya çalışıyorlar. Bu yüzden bugün üçüncü bir taraf oluşturan, ama aslında fiilen tarafsız kalan, dolayısıyla AKP’nin üniversitelere yönelik kuşatmasına karşı çıkan cepheye katılmayarak AKP’ye istediklerini gerçekleştirme fırsatını veren çevrelere çağrımız tavır almalarıdır. 12 Eylül’ün YÖK’ü bugünün YÖK’üne karşı YÖK yıllardır bir günah keçisi haline geldi. 12 Eylül’den sonra kurulan YÖK, üniversiteleri siyasetten uzaklaştırmak ve Amerikancı bir model etrafında biçimlendirmek gibi bir görevle karşı karşıyaydı. Ancak çokça sanıldığı gibi bu görev YÖK’ün yapısından değil, dönemin iktidarından kaynaklanıyordu. YÖK tartışmasını bir yapısal sorun haline getirmek bu nedenle yanlıştır. 12 Eylül ve sonraki Özal döneminde üniversitelerin şeriatçı kadrolar tarafından doldurulması, ilerici öğretim üyelerinin üniversitelerden uzaklaştırılması, üniversite gençliğinin siyaset yapma özgürlüğünün elinden alınması YÖK’ün değil, 12 Eylül sonrası Amerikancı iktidarların günahıdır. YÖK sadece aracı bir kurumdur, 12 Eylül döneminde yapılanlar YÖK gibi merkezi kurul olmadan da gerçekleşebilecek şeylerdi. Bu nedenlerle 12 Eylül sonrası üniversitelerin yaşadığı gerici değişimin tüm sorumluluğunu bir kurum olarak YÖK’e bağlamak çok yanlıştır. YÖK’ün 28 Şubat sonrası yaptıklarına baktığımızda ise 12 Eylül döneminin tam tersini görürüz. 28 Şubat’tan sonra YÖK üniversitelerdeki şeriatçı kadrolaşmayı durdurmuş, gericiliğin ve bölücülüğün kalesi haline gelen kimi üniversitelere müdahale ederek bu duruma son vermiş, türbanı yasaklayarak ve imam hatiplerin ilahiyat dışındaki fakültelere girişini zorlaştırarak üniversitelerdeki gücüne ve şeriatçıların kadrolaşma politikasına büyük zarar vermiştir. YÖK’ün 28 Şubat’la birlikte yaşadığı değişimin en güzel örneği geçen sene yürütülen tartışmada YÖK’ün kaldırılmasını savunan Doğramacı’dır. 12 Eylül’ün YÖK’ünün başkanının bugünün YÖK’üne karşı çıkması kadar doğal bir şey olamaz. Kısacası, 28 Şubat sonrası YÖK’ün işlevi olumludur. Olumlu bir işlevi olan kurumun siyasi iktidarın sorumluluğundaki geçmiş icraatlardan sorumlu tutulması yanlıştır. En azından haksızlıktır. Bu nedenle bugün YÖK’ün bu olumlu işlevlerini görüp tasfiye etmeye kalkışan bir molla iktidarına karşı gelmek yerine 12 Eylül döneminin hesabını sormak adına YÖK’e karşı çıkmayı hâlâ devam ettirmek büyük hata olacaktır. Öncelikle üniversitelerin medreseleştirilmesine karşı çıkmalıyız Bu direniş cephesine katılmış, bu cephenin sözcüsü konumuna gelmiş rektörlerimizi, YÖK üyelerini ve yöneticilerini eleştirmek bugün AKP karşıtı cepheyi zayıflatmaktadır. Bugün Kubilay olmayı göze almış onlarca rektörümüzün tabii ki pek çok yanlış görüşleri, yanlış uygulamaları da bulunuyor. Hepsi ideal rektörler olmayabilir. Hatta tam anlamıyla Atatürkçü de olmayabilirler. Bugüne kadar Atatürkçü mücadelede ön saflarda yer almamış, hatta zaman zaman Atatürkçü gençleri engellemiş de olabilirler. Bugün AKP’ye karşı çıkan rektörler arasında kimin Atatürkçü olup kimin olmadığını en iyi bilebileceklerden biri herhalde üniversitelerde mücadele yürüten Atatürkçü gençlerdir. Ancak biz, yanımızda olmayan, hatta bazen açıkça karşımızda bulduğumuz kimi rektörlerin de bugün AKP’ye karşı çıkmasından sadece memnunluk duyabiliriz. Çünkü üniversitelerin medreseleşmesine göz yumamayız.
Rektörlerden Kubilay kararlılığını bekliyoruz Bugün AKP’ye karşı çıkan rektörlerin bir kısmı üniversitelerin özelleştirilmesini savunuyor olabilir, vaktiyle türbanlı öğrencilere göz yummuş, şeriatçı kadrolaşmaya izin vermiş de olabilir. Üniversiteleri sermayeyle bütünleştirip Atatürkçü üniversite sistemini değiştirmeyi düşünenler, hatta bunu uygulamaya başlayanlar da olabilir. Fakat, rektörlerin hükümeti karşılarına alma ve bulundukları mevkileri kaybetme pahasına, hiç de zorunlu değilken AKP’ye karşı mücadele etmeye başlamaları sevindirici bir gelişmedir. Bugün AKP’ye Atatürkçülük adına karşı çıkan rektörlerimizden ve öğretim üyelerimizden Atatürkçülüğün gereğini her konuda yerine getirmeyi istemek de tabii ki hakkımızdır. Ancak bunu isteyebilmek için öncelikle üniversiteyi savunmak, molla kuşatmasını yarmak ve AKP’nin isteklerini engellemek gerekmektedir. Biz rektörlerimizin Kubilay olma kararlığından ancak gurur duyabiliriz. Türk üniversitesinde rektöre düşen görev de zaten budur. Ancak Kubilay olma kararlılığının ne kadar büyük bir sorumluluk gerektirdiğini hatırlatmanın da görevimiz olduğunu biliyoruz. Kubilay olmak her alanda Atatürkçü olmak ve Atatürkçülüğün gereğini her şart altında yapmaktır. Sözünün eri olanlardan kararlılıklarını bundan sonra da devam ettirmelerini bekliyoruz. Milletiyle bütünleşen üniversiteler mollanın üstesinden gelir Bugün üniversiteler büyük bir fırsat yakalamıştır. 12 Eylül’ün siyaset dışına ittiği üniversiteler asli görevleri olan toplumsal uyanışın önderliğini yapmaya geri dönmeye başlamıştır. Bugüne kadar milletin kendisinden uzak gördüğü, akademik gündemin içinde bunalmış üniversiteler tekrar milletiyle kaynaşmaya başlamıştır. Artık rektörlerimiz bakkalların bile kendileriyle YÖK’ü tartıştığını belirtmekte ve bundan mutluluk duymaktadır. Meclis’teki çoğunluğuyla her istediğini yapabileceğini sanan, halifelik rüyaları gören Tayyip “kara cübbeli” “edepsiz rektörlerin” karşı çıkışıyla paniklemiştir. Bugün Atatürkçüler mollanın üstesinden gelecek, “gericiliği tepeleyecek” inanca ve kuvvete ulaşmaya başlamıştır. Bu nedenle Atatürkçü cepheyi güçlendirmek ve üniversitelerden başlayarak mollanın üstesinden gelmek her Türk’ün görevidir. |