| Erkin Yurdakul |
|
AB darbesiyle
başladı, NATO mollasıyla sürüyor Türkiye’nin bir yıllık Irak politikası, gizli kalmış arka planı yansıtmak iddiasıyla medyaya taşındı. Milliyet ve Hürriyet iki ayrı dizi yazıyla bir yıllık politikanın önemli aşamalarını gündeme taşıdı. Hürriyet’te dizi “Bizden Saklananlar” başlığıyla verildi, Milliyet ise meclisten geçmeyen tezkere öncesi ABD ve Türkiye arasında yapılan gizli anlaşma üzerinden tartışmayı yürüttü. Bir yıl boyunca doğrudan ABD politikasını savunmuş olan iki gazetede, Türkiye’nin bir şekilde ABD politikası dışında kalarak, geçen bir yılı kaybettiği ve bugün özellikle Kuzey Irak’ta karşılaşılan kötü pozisyonun bu sebepten kaynaklandığı tezi işleniyordu. Ancak dizi yazılarda yayınlanan bir yıllık olayların ve belgelerin bizzat kendisi bu tezi baştan yalanlıyor. Eğer Türkiye, bir yıllık süreç sonunda çok açık hatlarıyla ortaya çıkan ABD politikasına tam olarak angaje edilebilmiş olsaydı, bugün Kuzey Irak’ta yaşanan felaket, o coğrafyayla sınırlı kalmayacak tam ABD’nin istediği gibi Türkiye’nin genel felaketine dönüşmüş olacaktı. Medyanın kamuoyunda yeniden tartışmaya açtığı bir yıllık sürecin “gizli arka planı”nda da ortaya çıkan 3 ana unsur var. 1- ABD’nin Türkiye’nin Kuzey Irak politikasını değiştirmek yönündeki operasyonları. 2- Türkiye’yi Irak bataklığına sürükleme politikası 3- Türkiye’yi fiilen işgal anlamına gelen ABD askeri yerleşimi. Medyanın bu bir yıllık arkaplanı sunmasına sebep olan güncel ABD politikasının geldiği durumu baştan ortaya koymakta ise fayda var: Dizi yazılarda da ortaya konduğu gibi, bir yıllık gelişmelerin tümünde katıksız ABD işbirlikçisi olduğu kanıtlanmış AKP iktidarı 8.5 milyar dolarlık kredi anlaşmasıyla kendini sağlama alıyor. Anlaşmanın ABD Hazinesi, Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarının raporlarına bağlı açık bir siyasi koşulu var. “Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesi.” Aynı anda, son olarak Abdullah Gül ve Colin Powell görüşmesinde tekrarlanan, ABD’nin Irak direnişi karşısında bir tümen boyutunda asker talebi gündemde. Sonuçta, angaje olunması istenen ABD planının çerçevesi hiç değişmiyor. ABD Türkiye planını uygulama doğrultusunda önemli yol da aldı. Ancak bir yıllık arka plan gösteriyor ki, bu planın direnişle karşılaşmaması mümkün değil. Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’ta kontrolü ele alma refleksiyle, ABD ve AKP iktidarının Kuzey Irak’ı Türklerden temizleme politikası temel çatışma konusu hala. Bir yıllık değerlendirmede bu çatışmanın Türkiye ve Türkiye’nin Kuzey Irak politikası aleyhine geliştiği ortada. Ancak Türkiye ABD politikasına angaje olmamakta bir şekilde direndiği için bu bir yılın sonunda, Türkiye’nin Kuzey Irak refleksinin hala belirleyici olmasından bahsetmek mümkün. Çünkü ABD planının diğer boyutu olan Türk kuvvetini Irak’ta boğmak politikası uygulanamadı ve yine ABD askeri varlığı Türkiye’ye sokulamadı. Peki bir yıllık arka planda ne oldu? “Ulusalcı” Ecevit hükümeti ve Kuzey Irak politikasının tasfiyesi 57. Hükümet AB darbesiyle yıkıldı. Ancak arka plana tekrar gözatıldığında bu darbenin en kritik günlerinde, ABD en üst düzeyde bürokratlarıyla Türkiye’deydi ve hem hükümet hem de darbenin aktörleriyle Irak konusunda sıkı temas içindeydi. Türkiye’nin Kuzey Irak politikasının tasfiyesinde en önemli adımların bu darbe sürecinde atıldığı ortaya çıkıyor. Hürriyet’teki dizide ABD Savunma Bakan yardımcısı Wolfowitz’in Kabil’e uçmadan önce, 14 Temmuz’da Mustafa Koç’un tertiplediği bir kahvaltıda darbecilerden Derviş ve Mehmet Ali Bayar’la görüştüğ, 16’sında ise Ecevit’le kritik bir toplantı yaptığı belirtiliyor. Ecevit bu görüşmede Wolfowitz’e “ABD’nin atacağı adımları Türkiye-ABD ile olan stratejik ortaklığı çerçevesinde değerlendirecektir” sözleriyle cesaret veriyordu. Türkiye Ecevit Hükümetinin bu son aylarında gerçek bir siyasi çöküş yaşıyordu. Artık siyasi bir gücü kalmamış olan hükümet ise Türkiye’nin geleceğini ipotek altına alacak AB yasalarını çıkartmaktan ve ABD ile Irak politikası üzerinde anlaşmaktan geri kalmadı. Aradan bir yıl geçtikten sonra bu hükümetin “ulusalcı”larının yaptıkları açıklamalar da hem ibret verici hem de gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor. Hürriyet’in dizisi üzerine yapılan tartışmalarda “ulusalcı” hükümetin Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel, ABD’nin Irak planını gördükten sonra, ABD bölgeye girmeden Kuzey Irak’a bir kolorduyla girmeye karar verdiklerini fakat uluslararası bir komployla hükümetlerinin yıkıldığını belirtiyor. Gürel ABD’nin, Türkiye’deki üs taleplerini de “aynı bir işgal planı gibiydi” sözleriyle niteliyor. Benzer yöndeki açıklamaları seçim hezimetinden sonraki aylarda Bülent Ecevit de yapıyordu. Ancak gerçek olan şu ki “ulusalcıların” bu beyanatlarına rağmen, 57. Hükümet 3 Kasım seçimlerine kadar ABD ile “stratejik işbirliği” içide davranmıştır ve ABD’nin tüm taleplerine olumlu yanıt getirmiştir. Öyle ki bugün ABD’nin işgal planından bahseden ulusalcı Gürel, 17 Eylül’de ABD’de kendisine gösterilen ABD planından sonra 30 Eylül’de de Türkiye’de ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones’un İskenderun ve Mersin limanlarına ilişkin talebiyle karşılaşmış ve bunları kamuoyundan gizlemeyi tercih etmiştir. Türk kamuoyu bu talepleri ve ayrıntısını ve Gürel’in görşmesinin esas içeriğini yalnızca 7 Ekim 2002 tarihli TÜRKSOLU’nda muhabirimiz Cemal Korkmaz’ın haberinden takip edebilmişti. ABD özel timlerinin ve casus uçaklarının da Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a girişi de yine bu ulusalcı hükümetin döneminde olmuştu. Esasen Türkiye’nin birçok diğer güvenlik politikası gibi aktif Kuzey Irak politikası da en ağır darbeyi bu ulusalcı hükümet döneminde aldı. Gürel’in de şimdiki açıklamalarından anlaşılacağı gibi, Türkiye’nin o döneme kadar gerçek güvenlik inisiyatifi Kuzey Irak’a müdahale etmek doğrultusundaydı. Ecevit hükümetine darbe sırasında ABD bu politikayı bizzat hükümetin işbirliğiyle tasfiye edebilmiştir. Tayyip’le rejim değişikliği ABD, Türkiye’nin Kuzey Irak inisiyatifini kırmayı bu hükümet darbesi sürecinde başarmıştı. Ancak ABD’nin Türkiye planının uygulanmasının ancak ciddi bir rejim değişikliği süreciyle mümkün olabileceği de bu bir yıllık süreç içinde ortaya çıktı. Bu bakımdan AKP iktidarı ve sonrasında Tayyip’in Başbakanlığı ABD açısından kritik başarılardı. Çünkü ABD’nin Türkiye planının önündeki en ciddi engel, Türk devletinin ve özellikle Türk ordusunun milliyetçi bir ulusal güvenlik politikasında diretmesiydi. Türk Ordusu’nun tasfiyesi ve Kuzey Irak politikasının uygulanması ABD’nin Irak saldırısının başlıca amaçlarıdan biri oldu. Türk devletinin temel dış politika dayanaklarını dahi hiçe sayabilecek bir iktidarın hazırlanması ABD tarafından zorunluydu. Bu yüzden Tayyip’e en üst düzeyde destek verildi, sabıkalı Tayyip’in Türkiye’de bulamadığı meşruiyet ona Bush’un desteğiyle verildi. Tayyip, Bush ile görüşmesinde NATO çıkarları için evlatlarımızı seve seve ölüme gönderdik diyerek izleyeceği Irak politikasının da altını çizmişti. Türkiye’nin temel devlet politikalarına, ordusuna ve cumhurbaşkanına karşıt bir iktidar odağının yaratılması süreci, Türkiye’nin bu bir yıllık süreç içinde karşılaştığı en ciddi sıkıntıdır. Bugün medyada yansıtılan bu süreç başlıbaşına Türkiye-ABD lişkilerini tanımlamaktadır. 10 Aralık’taki Bush-Tayyip zirvesini ayarlamak üzere Wolfowitz, Grosmann, ve Pearson’un bulunduğu ABD’li heyetle hiçbir resmi sıfatı olmayan Tayyip’li AKP ekibi, içeriği gizli tutulan bir toplantı yaparlar. Artık ABD resmi düzeyde Türk devletini hesaba katmadan, Irak’a saldırı planını ortaya koymaktadır. Tayyip’in Başbakanlığı karşısında AKP’ye verilen görev Kuzey Cephesi’ni açmaktı. Kuzey Cephesi planı ise daha önce 57. Hükümete de sunulduğu gibi aslında Türkiye’yi işgal planıydı. 90 bin ABD askeri, Diyarbakır merkez olmak üzere Güneydoğu’da üslenecek, Türkiye’nin onlarca liman ve havalimanı ABD tarafından işgal edilecekti. ABD’nin talepleri arasında, Trabzon ve Samsun limanları gibi, Irak saldırısıyla ilgisi olmayan ama ABD’nin Türkiye planları açısından anlamı açık olan talepler de vardı. Bu boyutta bir işgal gücünü ise Türkiye’den çıkartmak bir daha mümkün olmayacaktı. ABD’nin böyle bir gücü Türkiye’ye yerleştirildikten sonra artık Kuzey Irak’tan bahsetmek bile abes olmaktadır. Oysa medyada sunulduğu biçimiyle, Türkiye, hükümetin tüm çabasına rağmen, bu planı geri çevirerek Irak’ta “masada bulunmak” şansını kaybetmişti. Eğer bu plan kabul edilseydi, Türkiye Kürtlerin yine bulunacağı o masada olmak bir yana, o masanın bulunduğu odanın kapısında paspas bile olamazdı. Türk devleti, Irak’ın gördüğü muameleden daha fazlasını görmeyecekti. Bu gerçek, 4 Temmuz’da Süleymaniye’de ortaya çıktı. Medya bu gerçeğe karşın, “tezkere” öncesi -Şubat’ta- Türkiye ile ABD arasında yapılan bir gizli anlaşmayı gündeme getirerek, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta ABD ile eşit koşullarda bulunma fırsatını kaçırdığını öne sürüyor. PKK’nın bu anlaşma ile sonunun geleceği iddia ediliyor. Daha ileri gidilerek, anlaşma ile ABD’lilerin Türkiye önünde “diz çöktüklerini” kabul ettikleri iddia ediliyor. Peki nedir bu anlaşma? Kırmızı çizgiler anlaşmayla siliniyor Milliyet gazetesinin gündeme getirdiği “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ABD arasında Irak’a karşı Türkiye’de geçici olarak konuşlandırılacak olan kuvvetlerin durumunu saptamak ve temel politika, prensipler ve sürecin oluşturulması hakkındaki anlaşma metni” başlıklı anlaşma, esasen ABD’nin bugün kabul ettirdiği fiili durumu daha hiçbir şey olmadan, Türkiye’ye kabul ettirmiş oluyordu. Medya bunu başarı sayıyor, çünkü, kırmızı çizgiler daha baştan silinirse, onlara göre ne Süleymaniye yaşanacaktı ne de ABD ile ilişkiler bozulacaktı. Anlaşmanın o günün koşullarında Türkiye’nin Kuzey Irak politikasına getirdiği yenilikler nelerdi? - Türkiye Kuzey Irak’ta işgal kuvveti olacaktı: Bilindiği gibi Türkiye’nin Kuzey Irak politikası Irak devletinin de onayıyla, uluslararası meşruiyete sahip bir politikaydı. Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı yürüttüğü operasyonlar meşru operasyonlardı. PKK’ya ve diğerlerine karşı Türkiye’nin güvenliği açısından meşru olan kırmızı çizgilerini savunma operasyonlarıydı. Ancak daha isminden anlaşıldığı gibi bu anlaşma, ABD ile birlikte Irak’a karşı düzenlenen bir anlaşmaydı ve Türkiye’nin, meşru Kuzey Irak politikasını terkedip, ABD ile birlikte işgalci pozisyonuna geçmesi anlamına geliyordu. ABD açısından işgalci olmak sorun yaratmaz, ama Türkiye’nin işgalciliği dünyada nasıl karşılanacaktı? Bu anlamda anlaşma, Türkiye’nin Kuzey Irak politikasında ABD’nin işgalci statükosu lehine bir geri adımından başka bir şey değildi. İşgal konjonktürünü kabul etmek Türkiye açısından hesaplanamayacak ölçüde sonuçlar doğuracaktı. - Kırmızı çizgi yerine yeşil hat: Anlaşmada Türkiye’nin kırmızı çizgileri silinip yerine ABD’nin yeşil hattı koyuluyor. Yani ABD birlikleri Musul ve Kerkük’ü güvenlik altına alacak, oluşturulacak yeşil hattan içeri de Talabani, Barzani ve Türk Ordusu giremeyecekti. Yani tam da ABD generallerinin Talabani, Kerkük’ü işgal etmeden hemen önce Türkiye’ye söz verdikleri gibi! Anlaşmanın bu maddesini uygulanmış sayabiliriz! - KDP ve KYB ABD korumasında: Medyaya göre Talabani ve Barzani bu anlaşmayla kontrol altına alınıyordu. Oysa anlaşmada Talabani ve Barzani ABD koruması altına alınmakta, Türk tarafına da izleme yetkisi verilmektedir. Yani şimdi Talabani ve Barzani’nin tüm etkinliklerini izleyebildiğimiz gibi! - PKK’yı vur bulabilirsen: Bir de medyanın üstünde çok durduğu PKK’nın vurulabilmesi maddeleri var. ABD’nin Türkiye sınırları içinde bile İncirlik’ten kalkan helikopterleriyle PKK’ya destek olduğu kanıtlanmışken, 90 binlik ABD kuvvetinin olduğu bir yerde bu maddelerin kağıt üstünde bile kalabilmesi mümkün değil. Statüko anlaşmanın ilerisinde Bugün Türkiye’nin Kuzey Irak’ta yaşadığı kötü statüko bile bu anlaşmanın ilerisinde. Çünkü Türkiye bugün meşru bir kuvvet olarak Kuzey Irak’a müdahale edebilir, gerekirse PKKlıları dilediğince öldürebilir, hatta Musul ve Kerkük’e dalarak Türkmen kardeşlerimizi koruyabilir. Bu yalnızca isteğine kalmış. En azından kendini bir işgalci olarak sunacak bir ABD anlaşmasına uymak zorunda değil. Oysa bu anlaşma ve ardından geçecek tezkere ile ABD kuvvetlerinin Türkiye işgali gerçekleşmiş olsaydı, Kerkük’te yaşadıklarımızın mislinin Diyarbakır’da yaşanacağı ortadadır. Yani ABD bir kere Türkiye girdikten sonra artık Kuzey Irak’la ilgili anlaşmaların konusu bile ortadan kalkmış olacaktı. ABD’ye karşı mutlak bir iyi niyetle oturulacak her masa, Türkiye’nin yok edilişine onay vermekten başka bir şey değildir. Türkiye kırmızı çizgilerini nasıl yitirdi? Ancak, bu anlaşma imza edilememiş olsa da, anlaşma mantığının Türkiye’nin Kuzey Irak politikasına hakim olduğunu ve bunun da Türkiye’nin kırmızı çizgilerini yitirmesiyle sonuçlandığını görmek gerek. Türkiye’nin bugün Kuzey Irak’ta karşılaştığı sorunların kaynağı, Kuzey Irak’ta ABD hakimiyetini öngören mantığın uygulanmasıdır. Gerçekten de Milliyet gazetesi de bu gizli anlaşma metnini sunarken, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün 5 Mart tarihli konuşmasını referans gösteriyor ve orada Genelkurmay Başkanı’nın gönderme yaptığı metnin bu metin olduğu belirtiliyordu. Genelkurmay başkanı o konuşmada, “Bir tek kurşun atmadan görevimizi tamamlayarak dönecektik. Beklenmeyen gelişmeler ve müdahale etmek zorunda kalırsak savaşanlar da buna karşı çıkmayacaklardı. Bütün bunlar ve diğer hususlar bir belgeye bağlandı, nispeten garantiye alındı” diyordu. Oysa Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bir tek kurşun atmadan başarabileceği hiç bir görevi bulunmuyor. ABD ile karşı karşıya gelmeden de kırmızı çizgileri savunmak olası değil. Türkiye’nin geleceğini böyle bir belgeye bağlamak, herhangi bir şans oyununa bağlamakla aynı değerde. Sonuçta da bugün gelinen noktada Türkiye’nin politikası “10 bin askerimiz bulunursa belki bir şansımız olur, hiç bulunmazsa hiç şansımız olmaz” noktasında ifade ediliyor. Belkilerle, şanslarla güvenlik politikası yürütülemez. Türkiye’yi Irak’a gömme planı Türkiye bir yıllık ABD operasyonundan çok ciddi zararlarla çıktıysa da henüz diri bir kuvvet olmayı sürdürüyor. Türkiye’nin şanssızlığı diri kuvvetiyle aşabileceği sorunlara karşı inisiyaifi ele almamaması ve iktidarın ABD’yle işbirliğine de göz yumarak pasif kalınmasıdır. Oysa Türkiye karşılaştığı sorunları aşabilecek diri kuvvete sahip bulunuyor. Sorun güç sorunu değil, iktidar ve politika üretmek sorunu. Bu yüzden Türk Ordusu ABD açısından değişmez düşman. Tüm tezkere olayından sonra hükümetle arasında en ufak bir sorunu olmayan ABD, Türk ordusuna karşı bir yıllık sürecin her aşamasında daha da saldırgan tutum almaya başladı. ABD saldırganlığının Türk ordusuna yönelik olarak en çok şiddetlendiği dönemde, Türk askerinin Irak’a gönderilmesi taleplerinin de şiddetlendirilmesi büyük önem taşıyor. Çünkü ABD’nin Irak’ta karşılaşacağı en yakın tehdit aslında, Irak direnişinin kendisinden çok Türk ordusunun Kuzey Irak’a müdahalesi. Çünkü Irak direnişi ABD’ye önemli kayıp verdirse de şu anki konumu itibarıyle ABD’ye yakın zamanda mevzi kaybettirecek bir direniş değil. Ancak Türk ordusunun müdahalesi ABD’nin mevzi kaybetmesi riskini taşıyor ve bu yüzden Türkiye’yi esas mücadele odağının dışında zayıflatmak gerekiyor. Türk Ordusu’nun Irak bataklığına girmesi Türkiye’de rejim değişikliği boyutunda sonuçlar doğuracaktır. Türk Ordusu hem Irak bataklığına girmiş olacak, hem de ABD himayesindeki iktidarın hizmetine sunulmuş olacaktır. 8.5 milyar dolar, medyayı yalanladı 8.5 milyar dolarlık kredi ile, AKP iktidarı kredilendiriliyor, ve rejim ipotek altına konulmuş oluyor. Bu kredinin siyasi şartı ABD ile Irak’taki işbirliğinin ABD Hazinesi, Savunma ve Dışişleri bakanlıklıkları tarafından onaylanması. Aynı zamanda Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesi. Yani Irak planlarıyla ilgili olarak medyanın yaptığı tüm yayın bu anlaşmayla yalanlanmış oluyor. ABD Türkiye’yi Kuzey Irak’tan çıkartmak için savaşmakta ve anlaşma imzalamaktadır. ABD asker talebiyle yalnızca Türkiye’yi Irak’ta boğmak istemektedir. AKP iktidarı doğrudan ABD’nin bu planının uygulayıcısı ve Türk devletinin Kuzey Irak politikasının karşıtıdır. Bu çerçevede Türkiye Irak’a asker gönderdiği an, ABD’nin Türkiye politikasının nihai sonucuyla karşılaşmak artık an meselesi haline gelmiş olur. Bu da Türkiye’nin işgal edilerek parçalanmasıdır. |