Arama: 
29.09.2003/Sayı:40
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Söyleşi
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Hüseyin Mümtaz

Hangi Kuvayı Milliye?

Almanya’da PKK/KADEK’e destek amacıyla düzenlenen “11’inci Kürt Festivali”nde; PKK/KADEK bayrakları ve Öcalan posterleri altında sahne alan Halûk Levent hem “Türkiye’nin kültürel mozaiğine inanan bir insanım. Bu mozaik içerisinden tüm insanların barış ve kardeşliğinin yanı sıra ekonomik anlamda da hükümetlerce destek görmesini bekliyorum” diyor ve aynı anda “Mayamda Kuvayi Milliye varken, sorgulanmak üzere gözaltına alınmam beni ülkem adına hayal kırıklığına uğrattı” diyebiliyorsa başlıktaki soruyu sormanın tam zamanıdır.

Çünkü Türkiye’de kafalar karışmıştır.

“Kuvayi Milliye”, “Millî” Kuvvetler demek..

Buradaki “millî” ise doğrudan Türk milletini tanımlıyor.

Millet yerine “Ulus”u kullanamazsınız, çünkü Göktürk Yazıtlarında hem ulus, hem budun, üstelik aynı cümlede yer alır. Ulus halk yerine, b(o)udun ise millet yerine kullanılmıştır.

Nereden bakarsanız bakın, Recep Tayyip’in son keşfi olan “Türklük-Türkiyelilik” tartışmaları tam zamanında yapılmıştır.

Ama önce bir takım saptamalar, yâni “durum”..

1. Ortadoğu ve Kafkaslar’da; yâni Türkiye’nin arka bile değil iç bahçesinde zorla, Türkiye’nin millî çıkarlarına yüzde yüz aykırı bir İsrail-Kürdistan-Ermenistan alacakaranlık kuşağı kurulmaktadır.

2. Amerika’nın bu “crusade=Haçlı seferi” için sırada; eski Nato Komutanı, yeni başkan adayı Wesley Clark’ın ifadesine göre “5 yıl içinde diğer 6 Müslüman ülke, Libya-Suriye-Lübnan-Sudan-İran-Somali” vardır.

3. Irak’la beraber sayılan bu ülkelerin üçü Türkiye ile sınır komşusudur.

4. Türkiye, Amerika’nın bu kirli-pis-hukuksuz-ahlâksız savaşına âlet edilmek durumundadır. Özgen Acar’ın 23 Eylül tarihli yorumunun başlığı, “Irak’a Niyazi Sevkiyatı Başlıyor”; Cumhuriyet’in 24 Eylül tarihli manşeti ise “Askere Ölüm Daveti” şeklinde idi. Cumhuriyet’e göre ABD kongre Üyesi Whitfield “Biz Irak’ta çok kayıp verdik, Artık Türkler gelsin” demişti.

5. Türkiye’de ise Türklerin kendini savunma refleksleri paralize olmuş, dumura uğratılmış bir hâldedir. Yedi Uyum paketi, AB’ye uyulması amacıyla çıkarılmış, içine AB’nin Türkiye’yi sömürge haline getiren isteklerinden başka, parmağı olan partilerin; kendi meşreplerine, hayat ve dünya görüşleri, yönetim-yönelim felsefelerine göre Türk Devlet sisteminde yapmayı düşündükleri çeşitli değişiklikler de “AB istiyor” bahanesi ile ilâve edilmiştir.

Bunun sonucu olarak; yurt dışında PKK/KADEK bayrakları altında, önünde PKK/KADEK yazan sahneler üzerinde konser vermek soruşturulamaz hâle getirilmiş; çocuklara etnik isimler takmak İçişleri Bakanlığı genelgesi ile serbest bırakılmıştır.

Bu Yedi Uyum Paketi başlı başına bir “olay”dır. Mutlaka akademik tez konusu yapılmalıdır. Bir devletin, kendi organları eliyle kendisini nasıl ve süratle bitiş noktasına götürdüğünün dünyada eşi benzeri görülmemiş belgesidir.

Açıkça iddia ediyorum, sadece on yıl önce bu Yedi uyum paketi’nde yer alan uygulamaları savunmak, o doğrultuda çalışmalar yapmak, yasaya göre idam sebebi idi. Meraklısı araştırsın.

6. PKK/KADEK militanları en ufak bir pişmanlık belirtisi bile göstermeden ellerini kollarını sallaya sallaya “eve dönerken” Korkut Eken içeride tutulabilmektedir.

7. Devletin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü gözetmekle yükümlü, “milletin bağımsızlığa âşık dinamik evlâtları” ise bütün bunlara rağmen ve hâlâ a)Üniter yapıdan, b) Lâik düzenden tâviz vermeyecekleri iddiasındadırlar. Halbuki Uyum Paketleri, kendi gözleri önünde, hem de gözlerinin içine baka baka geçirilmiştir. Karanlıktan herkesin kendine göre bir çıkış noktası aradığı bu inanılmaz “ulusal kongreler dönemine” girişimizde, milletin siyasi sistemin ve temsil oranının tıkanıklığına inanmış olması kadar acaba bu güçlerden umudu kesmiş olmasının da payı var mıdır?

8. Ve bütün bunlar olurken Türk toplumu hâlâ “ümmet-millet” kıskacı ile meşgul edilmekte, her iki uçtan da “küreselleştirilmeye, milletlerarasılaştırılmaya” çalışılmaktadır. Görüş liderleri, üniversite hocaları, iş adamları, politikacılar, gazeteciler ve işin kötüsü “aydınlar”ın her biri değişik beşeri zaafların etkisiyle mandacı-mürteci-bölücü sarmalında köşe kapmaya çalışmaktadırlar.

“Durum” işte aynen böyledir.

Peki bu “durum”dan hangi “vazifeyi” çıkarmak gerekmektedir?

Önce tariflerde anlaşalım, kafa karışıklığından kurtulalım, taşları yerli yerine oturtalım.

Saflar iyice belli olsun.

Kim “Kuvayi Milliyeci”, kim “Kuvayi Seyyareci”, kim “Kuvayi İnzibatiye”ci ortaya çıksın.

İmparatorluk, çeşitli ırk-dil-din ve mezheplerden insanların meydana getirdiği bir devlet biçimidir. Mozaik olması doğaldır.

Fakat bu İmparatorluğun küllerinden ve onun devamı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti bir “millî devlet”tir.

Üst kimlik Türk kimliğidir. Devletin adı Anadolu-Trakya Cumhuriyeti veya başka bir şey değil, “Türkiye”dir.

Devletin kurucusu “Ne Mutlu Türkiyeliyim Diyene” değil, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demiştir. “Hayatta en büyük farklılığım Türk olarak doğmamdır” demiştir.

Böylece ben bu millî devlette “Tek bayrak-tek devlet-tek millet-tek dil” dersem birleştirici ve bütünleştirici olurum. Aksi ise, yâni farklılıkları öne çıkaran mozaik kültürü ise zenginlik filan değil, resmen ve alenen bölücülüktür. Parçalanmaya gider, uyum yasalarının da yaptığı esasen budur.

Fakat doğal olarak İmparatorluktan tevarüs eden bir takım “farklılıklar”, mevcuttur.

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü aleyhine faaliyetleri bulunmadığı sürece bütün azınlık-mozaik unsurlara saygım var.

Hâkim otoriteyi tanıdıkları sürece oturabilirler. Fakat “farklılıklarını” öne sürerlerse doğal olarak benim de Türk olduğumu ifade etme özgürlüğüm doğar.

Beğenmiyorlarsa buyursun gitsinler. Yahut “ödediğimiz bedelin mukabilini ödemek kaydıyla” istedikleri uğurda çalışsınlar.

Benim “Türk’üm” dememden iki grup rahatsız olur.

1. Irk’ı tefrika olarak gören mürteciler, din bezirgânları; 2. Sosyolojik sınıflandırmayı ırk değil sınıf esası üzerine yapan doktriner Marksistler.

Dikkat ederseniz her iki grup da millet’ten, Türk’ten, Türkçülük’ten nefret ederler. Çünkü her ikisi de kendi çapında beynelmilelcidir. İlki Arapçı’dır, Müslüman kardeşliği maskesi altında Arap milliyetçiliği yapar. Çünkü bütün Müslümanlar kardeştir, dolayısı ile meselâ Somalili Müslüman, Hristiyan Gagavuz Türkü’nden daha yakındır onlara.

“Ben Türk müyüm, lâz mıyım” sorusuna dedesinden “Torinum mezarda sana Rabbin kim, Kitabın ne, peygamberin kim diye soracaklar, kavmin ne diye bir soru yok. Onu da sorarlarsa Elhamdülillah Müslümanım de gitsin” cevabını alanlar bu sınıfa girer.

Ümmeti, millete tercih eder.

Komutanların devir teslim törenlerinde, Adlî yılın açılış törenlerinde, Üniversitelerin ders yılı açılışlarında, yâni devletle karşılaştığı her ortamda hep lâf işitir.

Voleybol maçı izlemeye gider, hiç hoşuna gitmeyen Cumhuriyet’in 10’uncu Yıl Marşı ile karşılanır.

İkincisi ise “Dünyanın bütün işçileri birleşin” çığlığı atar.

Halbuki ilk yedi ve Diyarbakır’lı İçişleri Bakanı Aksu’nun söylediğine göre sırada olan sekiz ve dokuzuncu uyum paketlerinden sonra bu ülkede Türklerin kaybedecekleri zincirlerinin bile kalmadığını görmezden gelir.

O da sınıfı, millete tercih eder ve her ikisi son tahlilde millet-Türk-Türkçülük aleyhinde buluşurlar.

Bu noktada bazı konularda bir kavram birliğine varmamız şart.

Önce biraz “teori”..

Her ülkede, her çağda işgalci, toplumu başlangıçta üç şekilde bulur..

% 10 işgale direnir, %10 işbirlikçidir, % 80 tarafsız-kararsızdır.

Geçen zaman içinde mukavemetçi ve hainlerden hangisi üçüncü gruptan daha fazlasını tarafına çekerse, çoğunluğun yığınsal desteğini arkasına alacağı için başarıya ulaşacaktır.

Kurtuluş savaşı’nın başında da durum bu şablondan farklı değildi.

Tarih kitapları hangi il ve ilçelerde Yunanlının müftü başkanlığındaki eşraf tarafından karşılandığını, hangi il ve ilçelerde eşrafın, halkı örgütlemeye gelen Kuvayi Milliyeci subaya “Kumandan sen canını sıkma, mülk Allah’ındır. Bu gün Fransız’a verdi, yarın kim bilir kime verir” dediğini yazmaktadır.

Okumasını bilmek lâzım.

İşte onun için Birinci Meclis Anadolu’nun dört bir yanına, %80 oranındaki kararsız kitleyi örgütlemek, Kuvayi Milliye tarafına çekmek için “irşat heyetleri” yollamıştı.

Kuvayi Milliye lâfını ilk defa kullanmış olmak gibi bir ayrıcalığım olduğunu düşündüğüm için tekrarlamaktan büyük zevk alıyorum ama ben işte tam o noktadayım.

Meraklısı 12 Eylül 2000 tarihli Yenimesaj’da ve 18 Ağustos 2003 tarihli Türk Solu’nda kimlere hangi çağrıyı yaptığımı okuyabilir.

Evet; “vazife” nedir?

74’te “Bayraktar”ımız, Çetin Başar toplayıp bize bir ders daha vermişti.

“Toplumu bu şöyle, şu böyle diye bölerseniz, mücadele günü geldiğinde dönüp arkanıza bir bakarsınız ki kimse kalmamış. Herkesin ne olduğunu, özelliklerini, yetenek ve olanaklarını, kapasitesini bilip ona göre görev vereceksiniz.”

Doktor ne kadar vatanseverse, kasap da, ayakkabı tamircisi de, yankesici de o kadar vatansever olabilir. Mücadelede doktorun yapamayacağı, ama yankesicinin başarabileceği görev yok mudur?

Elimizdeki toplumu masaya yatırdığımızda temel ölçü Türk olmasıdır.

Dini özellikleri ağır basanla da, sosyalist olanla da pekalâ konuşabilirim. Mesele, nerede anlaşabileceğimizdir. Anlaşılamayacak konuları “zafere kadar” pekalâ erteleyebiliriz.

Ortak noktada buluşmamız gerek. Ortak noktamız Türk olmamız, AB-ABD işgalinden rahatsız olmamızdır.

Sâde Müslümanla “Mürteci”yi ve Arapçılık yapan din bezirgânını ayırmak gerek.

Mandacı ve Bölücü’yü de bir kenara koymak gerek.

Mürteci, “gerici”dir; kendi halinde dinini yaşayan Müslüman’la alakası yoktur. O dini tezgâhlar, rant temin eder.

Aynı şekilde solun Türk olanı ile, beynelmilel komünisti, Mao’cuları, Enver Hocacıları, Sabetayistleri, dönmeleri, devşirmeleri ve Moskova Yolcularını da ayrı görmek gerek.

Kalan sağlar bizimdir.

Benim 12 Eylül 2000 tarihli çağrıma kimlerin cevap verdiğine de tarih tanıktır.

Bahçeli ve Ağar’a bir şey demem fakat son tahlilde Türkeş’i ve Haydar Baş’ı; Erbakan ve Haluk Levent ile aynı kefeye koyarsanız yazık olur, haksızlık, insafsızlık etmiş olursunuz.

RP iktidarına, “Müslümanların iktidarına engel oldunuz dedirtmeyeceğim” diyerek güven oyu veren Yazıcıoğlu MHP’den Türkeş zamanında, Türkeş’in laikliği ve Atatürkçülüğü yüzünden ayrılmıştı.

Çölde bir bedevi çadırında “refakatindeki” Gül ile beraber İslâm Komuta Konseyi Üyesi olduğunu öğrendiğimiz Erbakan ile; “Ben Türk’üm, bu bayrak, bu vatan, bu asker benim, AB’ye de karşıyım” diyen Haydar Baş arasındaki farkı görememek de aynı yanlış bakışın bir parçasıdır.

Ön yargı ile hareket etmeyin, İnanmasanız bile emin olmanız için bir zahmet araştırın.. İlim, şüpheciliktir.

Gelin son noktayı; TÜRKSOLU’nun 37’inci sayısında ön kapak içinde yer alan şu cümle ile koyalım:

(Aksi ispat edilene kadar) “…bu mücadeleye katılan insanlara yönelik dışlayıcı değerlendirme ve ifadeler birlikteliğimize gölge düşürmemeli, Atatürk ve Kuvayi Milliye düşmanlarını sevindirmemelidir.”

Aynı fikirdeyim..

Rahmetli “Bayraktar”ımın dediği gibi “Eldeki malzeme bu ve başka Türkiye yok!”1