| İnan Kahramanoğlu |
|
YÖK tartışması değil hilafet rejiminin doğum sancıları Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’ın YÖK Başkanı Kemal Gürüz ve 8 üniversite rektörü ile yaptığı görüşmenin ardından AKP-üniversite çatışması doruk noktasına ulaştı. Üniversitelerin açılış törenlerinde konuşan rektörler AKP’nin hazırladığı yeni YÖK yasa tasarısına karşı bayrak açtılar. Cumhurbaşkanı Sezer de katıldığı üniversite açılışlarında rektörlerin tepkilerinin haklı olduğunu söyleyerek AKP’nin üniversitelere yönelik saldırılarına karşı tavır aldı. Ancak ortaya çıkan tabloya baktığımızda öğretim yılı öncesi yaşanan alışılagelmiş hükümet üniversite tartışmasının çok dışında bir durumla karşı karşıyayız. Rektörlerin açıklamaları ve Tayyip’in bu açıklamalara yönelik tepkisine bakıldığında bu gerçeği görmemek mümkün değil. Cumhuriyet tarihinin en büyük hükümet-üniversite çatışması yaşanıyor. Rektörler Cumhuriyet üniversitelerinin siyasallaştırılarak medreselere dönüştürüldüğünü söylüyorlar. Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Emin Alıcı Cumhuriyet’e yönelik Şeriat tehlikesinin boyutlarını “Yeni Kubilaylar gerekiyorsa biz yeni Kubilaylar olmaya hazırız” sözleriyle dile getiriyor. Dolayısıyla ortada ne medyanın göstermeye çalıştığı gibi sadece YÖK üzerinden yürüyen ve diyalog ve uzlaşma ile çözülebilecek bir eğitim sorunu ne de Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in sarfettiği “birkaç paslı çivinin sökülürken çıkarttığı gacırtı” gibi seviyesiz tanımlamalarla açıklanacak kadar basit bir durum sözkonusu. Türkiye’nin on aylık AKP iktidarı ile geldiği noktayı doğru tespit edebilenler için durumun vehametini görmemek mümkün değil. Hükümetle üniversiteler arasında yaşanan çatışma aslında AKP ile Türk devleti arasında yaşanan çatışmanın patlama noktası. On aylık AKP iktidarı Türkiye’de Cumhuriyet’in bütün kazanımlarının neredeyse tamamen yok edildiği ve bürokrasiden Cumhurbaşkanlığı’na, Ordu’dan yargı organlarına kadar devleti ayakta tutan temel kurumlarının tasfiye edilmeye çalışıldığı bir dönem oldu. O nedenle bugün yaşananlar basit bir YÖK tartışması olarak ele alınamaz. Türkiye AKP iktidarıyla birlikte Cumhuriyet’in ortadan kaldırıldığı, Batı işbirlikçisi bir ılımlı hilafet rejimine geçiş aşamasındadır. Türkiye, Cumhuriyet’ten hilafete geçişin doğum sancılarını çekmektedir. Hilafet tehlikesine karşı en büyük tepki de doğal olarak toplumun en uyanık kesimi olan üniversitelerden gelmektedir. Cumhurbaşkanı ve Ordu da üniversitelerle birlikte aynı duyarlılıkla hareket etmektedir. Kara Kuvvetleri Komutanı’nın YÖK Başkanı’nı ve üniversite rektörleri ile biraraya gelmesi kimi köşe yazarları tarafından da belirtildiği gibi pek de alışılmış bir durum değil. Hele hele meseleye onlar gibi baktığınızda bu son derece anormal bir durum ve askerin baskıcı ve vesayetçi tutumunun bir parçasıdır. Çünkü medya açısından Türkiye’nin ulusal güvenliği, irtica ve terör tehlikesi, vatan toprağı Kıbrıs’ın Rumlara peşkeş çekilmesi, K.Irak’ta kurulan kukla Kürt devleti birer paranoyadır ve önemsizdir. Medyanın bu konularda aldığı tavır AKP ile tam bir ahenk içindedir. Çünkü arkalarında aynı güçler vardır ve aynı amaç için çalışmaktadırlar. AKP’nin daha 3 Kasım seçimleri öncesinde ABD’den icazet alarak kurulduğunu ve medyanın da bu süreçte AKP’nin en büyük destekçisi olduğunu hatırlayalım. AKP’nin niyeti çok açıktır. Türkiye AKP ve Batı tarafından bir hilafet kıskacına alınmış, içeriden ve dışarıdan kuşatılmış durumdadır. AKP Batının desteğini almak için Kıbrıs’tan K.Irak’a her alanda ardı ardına tavizler vermektedir. Lozan açıkça reddedilmektedir. Bu kuşatmanın tamamlanması içinse bazı kuvvetlerin tasfiyesi zorunludur. Bu kuşatma planının ne olduğunu TÜRKSOLU’nda defalarca yazdık. Öncelikle Türk Ordusu’nun tasfiye edilerek vatan savunmasının dışına itilmesi, ardından Cumhurbaşkanı’nın yetkileri kısıtlanarak etkisizleştirilmesi ve başkanlık sistemine geçiş, son olarak da üniversiteler başta olmak üzere toplumsal dinamiklerin tasfiyesi. Bu planın ne ölçüde uygulandığına gelince; Türk Ordusu son olarak kabul edilen 7. Uyum Paketi’yle birlikte büyük ölçüde etkisizleştirilmiş durumda, Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini ortadan kaldırmak için Başkanlık sistemi açıkça tartışılmakta. Üniversiteleri medreselere dönüştürme planını ise şu anda yaşanılan tartışmalarda görüyoruz.
Üniversitelere saldırının amacı toplumsal uyanışı engellemek Rektörleri bu derece isyan ettiren gelişmeleri kimse gözardı edemez. AKP’nin hazırladığı yeni YÖK yasasının amacı üniversiteleri teslim almaktır. AKP, YÖK’e ve üniversitelere düşmandır. Rektörler bu gerçeği farkettikleri için biraraya gelerek tepki göstermek zorunda kalmışlardır. Rektörler de herkes gibi AKP’nin ne olduğunu ve neyi amaçladığını çok iyi bilmektedirler. AKP Refah Partisi’nin devamıdır ve Tayyip başta olmak üzere bugünkü AKP kadrolarının tamamına yakını Refah kökenlidir. 28 Şubat tecrübesinden önemli dersler çıkartan AKP herşeyden önce Ordu varken şeriat özlemlerini gerçekleştiremeyeceğini görmüş ve Ordu’yu tasfiye planını devreye sokmuştur. AKP’lilerin 28 Şubat sürecinden öğrendiği bir başka gerçekse üniversiteler ayakta dururken toplumun susturulmasının ve teslim alınmasının mümkün olmadığıdır. 28 Şubat sürecinde üniversiteler Cumhuriyet’i koruma bilinciyle ayağı kalkmış ve ardından da 28 Şubat kararlarıyla, irticayla mücadele kapsamında şeriatçı kadrolaşmanın önüne geçmek için önemli adımlar atmışlardı. Türkiye’de şeriat karşıtı bilincin oluşmasında ve toplumsal uyanışın ortaya çıkmasında üniversiteler çok önemli bir rol üstlenmişlerdi. YÖK’ün şeriatçılar tarafından hedef tahtasına konması tam da bu sürece denk düşmüştü. Üniversitelerdeki kadrolaşma faaliyetlerine engel olan ve türban yasağıyla şeriatçı örgütlenmelere büyük darbe vuran YÖK o günden beri şeriatçıların baş düşmanı. AKP de yeni hazırladığı YÖK tasarısıyla üniversiteleri susturma ve hükümete bağlama amacını güdüyor. Yeni taslak yasalaşırsa ilk etapta 30’un üzerinde üniversite rektörü seçim olmaksızın Başbakan tarafından atanacak ve yine binlerce üniversite personeli görevden alınıp yerlerine şeriatçı kadrolar atanacak. AKP ise bütün bu değişiklik çabalarını demokratikleşmenin gereği olarak gösteriyor ancak demokratikleşme diye sundukları taslak açık bir diktatörlüğe yol açıyor. YÖK’ün seçim sistemini eleştiren AKP’nin “demokratik” yasa taslağı seçimi bile ortadan kaldırıp yetkiyi Başbakanın kişisel tercihine bırakıyor. Bunun neresi demokrasi? Bu düpedüz diktatörlük. Üniversiteler medreseleştiriliyor, Türk milli eğitimi imamlaştırılıyor AKP’nin hedeflediği Hilafet rejiminde Cumhuriyet üniversitesine yer olmadığı ortada. Onun için üniversitelerin teslim alınması ve medreseye dönüştürülmesi gerek. Üniversiteler de bu gerçeğin farkında ve YÖK Başkanı Gürüz başta olmak üzere üniversite rektörleri uzunca bir süredir hükümetin üniversiteler üzerindeki oyunlarına karşı kararlı bir duruş sergiliyorlar. AKP ise bütün bu karşı duruşlara rağmen amaca ulaşmak için bütün engelleri ortadan kaldırmaya çalışıyor. AKP daha iktidara gelir gelmez devlet protokolüne türbanı sokma başarısını göstererek bu kararlılığını ortaya koymuştu. Üniversitelerde türban yasağının kaldırılacağını da daha o günlerde ilan etmişlerdi. Hükümetin ilk icraatları arasında yer alan Acil Eylem Planı, AKP’nin Türk milli eğitimine imamlaştırma operasyonunun nerelere varacağının ilk işaretiydi. Başbakanın imam olduğu bir ülkede devlet bürokrasisinin imamlaştırılmasından daha doğal bir durum da olamazdı. Öyle de oldu. Aradan geçen on aylık süre içinde bütün devlet kurumlarında ve özellikle Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde büyük bir şeriatçı kadrolaşma gerçekleşmiş durumda. Milli eğitim müdürlerinden öğretmenlere kadar her kademeye İmam Hatip mezunlarını atayan AKP hükümeti şimdi de üniversiteler üzerinde aynı planı uygulamaya koymak üzere. Üniversiteler de molla kuşatmasıyla karşı karşıya.
AKP diktatörlüğe doğru gidiyor Ancak sorun sadece üniversiteler üzerinde bir diktatörlük kurulması da değil. AKP Meclis çoğunluğunun verdiği cesaretle diktatörlük rejimine doğru emin adımlarla ilerliyor. Türkiye DP diktatörlüğünün ardından bu kez de AKP diktatörlüğü tehlikesiyle karşı karşıya. Ordu, Cumhurbaşkanı, bürokrasi, yargı organları, üniversiteler hepsi Tayyip’in karşısına aldığı ve ortadan kaldırmaya çalıştığı güçler. Bu gerçeği Cem Uzan ve Genç Parti olayında görmek mümkün. Tayyip bir yandan kendisine direniş gösterecek devlet kurumlarını ortadan kaldırmaya çalışırken siyasi alanda da en büyük rakibi konumuna gelen Cem Uzan ve Genç Parti’yi aynı yöntemlerle ortadan kaldırmak için düğmeye bastı. DSP, ANAP, DYP, MHP gibi partilerin kendisine rakip olamayacaklarını gören Tayyip, Cem Uzan’a saldırıyor. Uzanlara ait şirketlere hukuk kuralları hiçe sayılarak el konuyor, Uzanlara ait televizyon ve gazeteler kapatılıyor, bankalara el konuyor. Uzan’ın ekonomik gücü kırılarak siyasi gücü yokedilmeye çalışılıyor. Uzan olayı Tayyip’in seçimle geldiği gibi yine seçimle gitmeye niyetinin olmadığını gösteriyor. Uzan operasyonu Tayyip’in önündeki muhalefetin tasfiyesi anlamına geliyor. Muhalefeti ortadan kaldırdıktan sonra neler yapacağını kestirmekse hiç de zor değil. Tayyip ikinci Menderes olmaya soyundu Tayyip’in bütün yaptıklarını ele aldığımızda ikinci bir Menderes olmaya soyunduğunu görebiliriz. Türkiye elli yıl sonra ikinci bir Menderes vakasıyla karşı karşıya. Ancak Tayyip’in Menderes’ten çok daha tehlikeli olduğunu bilmeliyiz. Çünkü Menderes bile Tayyip’in yaptıklarına cesaret edememişti. Menderes ne yapmıştı? O da Tayyip gibi tek başına iktidara geldikten sonra ilk iş olarak demokrasiyi yoketmeye girişmişti. Seçimle gelen Menderes’in iktidarı seçimle bırakmaya niyeti yoktu. Menderes bununla da yetinmemiş halifeliğe soyunarak ve Tayyip gibi arkasına ABD’nin desteğini alarak Cumhuriyet’i ortadan kaldırmaya cüret etmişti. Menderes’in Demokrat Parti milletvekillerine söylediği o ünlü “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” sözü açık bir gerçeğe işaret ediyordu. Menderes halifeliğe soyunurken ilk iş olarak Cumhuriyet’in kazanımlarını yoketmeye girişmişti. Atatürk devrimlerini “Millete malolanlar ve mal olmayanlar” olarak bölüp arkasından gericiliğin önünü açan, İmam Hatip açma furyasının temellerini atan ve Said-i Nursi’nin elini öpen de Menderes’ten başkası değildi. Menderes içeride gericiliğe dışarıda Batıya yaranma siyaseti izlemekteydi. Tayyip de bugün Amerikan çıkarları uğruna Mehmetçiğin kanını dökme pazarlıkları yaparken Kore’de binlerce Mehmetçiği yine ABD’nin çıkarları için ölüme gönderen Menderes’ten farklı bir şey yapmıyor. Tayyip’le Menderes’in bir diğer ortak noktası ise her ikisinin de üniversiteleri düşman ilan etmeleri. Menderes’in diktatörlük çabalarına en sert tepkiyi gösteren kurumların başında yine üniversiteler vardı. Yargı organlarından sendika ve partilere kadar toplumsal muhalefeti susturmak isteyen Menderes kendisine tepki gösteren üniversite rektörlerine “kara cüppeli papazlar” demiş ve “çanlarına ot tıkarız” diyerek tehdit etmişti. Peki Tayyip bugün ne diyor? Tayyip de kendisini eleştiren rektörleri “edepsizlik’le suçluyor. Tayyip’in bugün Genç Parti ve Cem Uzan’a yaptıklarının aynısını o dönem Menderes muhalefeti sindirmek için yapıyordu. Menderes DP diktatörlüğüne giden süreçte bir yandan Tahkikat Komisyonlarıyla siyasi rakibini ortadan kaldırırken bir yandan da Vatan Cephesi gibi örgütlenmelerle toplumsal muhalafeti terörize etmeye girişmişti. Kimsenin kuşkusu olmasın Tayyip’in önündeki aşama da budur. AKP on ay daha iktidarda kalırsa Türkiye’de şeriatçı örgütlenmelerin patlama yapması ve şeriatçı terörün hortlaması kimseyi şaşırtmamalı. Türk milleti katledilen Atatürkçü aydınları Hizbullah cinayetlerinin görüntülerini, Sincan’daki şeriatçı ayaklanma provalarını unutmuş olamaz. Bugün yaşadıklarımız da bunlardan farklı değil. AKP iktidarı Türkiye’yi görülmemiş bir hızla şeriatçı ayaklanma noktasına doğru götürmektedir. Ancak bu kez daha uyanıktırlar. 28 Şubat öncesinde tekrarladıkları yanlışları yapmamak için azami gayret göstermektedirler. Bütün devlet kademelerini ele geçirdiklerinde toptan taaruzza geçeceklerinden kimsenin kuşkusu olmasın. Üstelik bu kez çok daha güçlüler.
Sivas’ta 37 aydını diri diri yakan yobaz güruh AKP iktidarıyla birlikte daha da güçlenmiş ve pervasızlaşmıştır. Yalnızca şeriatçı basında yeralan haberlere bakmak bile olanı biteni görebilmek için yeter. Vakit başta olmak üzere Şeriatçı basında Cumhurbaşkanı, Ordu mensupları ya da öğretim üyelerine karşı iftira ve çamur atmalar, hedef göstermeler her gün biraz daha artarak, saldırganca ve fütursuzca sürüyor. Bu saldırıların nerelere varabileceğini 28 Şubat öncesinde hep birlikte yaşayarak gördük.
Yalnız 28 Şubat’ı değil, 27 Mayıs’ı da hatırlayın Şeriatçıların bu denli saldırganlaşmalarını da doğal karşılamak gerek. Yıllardır alttan alta ve büyük bir sabırla yürütülen Cumhuriyet’i yıkma planında son aşamaya yaklaşılırken ortaya çıkan tepki doğal olarak onları saldırganlaştırmaktadır. Ancak şeriatçılar ellerindeki iktidar gücüne rağmen karşılarında duran Cumhuriyet iradesinin ne kadar güçlü olduğunu şu ana kadar öğrenemedilerse yakında öğrenecekler. Şeriatçılara 28 Şubat yetmemiştir. Katlettikleri aydınlar az gelmiştir. 28 Şubat’ta indikleri koltuğa bu kez daha güçlü oturdukları için şimdi 28 Şubat’ın rövanşını almaya, Cumhuriyet’ten öcalmaya cesaret etmektedirler. Onun için Tayyip hocası Erbakan’ın aksine Ordu’ya kafa tutabilmekte, istediği şekilde at koşturabilmektedir. Ancak Tayyip hocasının başına gelenleri ve 28 Şubat’ı unutmamalıdır. Tabi izinden gittiği Menderes’in başına gelenleri de. Türk Ordusu irtica tehlikesine karşı uyanıktır ve gelişmeleri izlemektedir. Herkes ayağını denk almak zorundadır. Yalnızca 28 Şubat’la değil, bir de 27 Mayıs’la karşılaşmak var işin sonunda. AKP diktatörlüğüne karşı Anayasa’yı ve hukuk devletini koruyun Medyada kopartılan yaygaranın sebebi de 28 Şubat ya da 27 Mayıs’ın tekrarlanmasından duyulan korkudan başka bir şey değil. Ancak Türk devleti Cumhuriyet tarihinde görülmedik bir rejim tehdidiyle karşı karşıya bulunurken Anayasayı ve hukuk devletini koruyacak kuvvetlerin önünü kesecek hiç bir güç bulunmamaktadır. En başta Türk milleti bu Cumhuriyet düşmanlarına gereken dersi verecektir. AKP diktatörlüğü demokratikleşme kisvesi altında hukuk devletini, Cumhuriyet’in temel niteliklerini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. AKP’nin Meclis’te Anayasayı değiştirecek çoğunluğu bulmasına hiç bir engel yok. Üniversitelerden ve Ordu’dan yükselen direniş kırıldığı anda Türkiye’ye İslam devleti tabelasının çakılması işten bile değildir. Dolayısıyla gelinen nokta son derece kritiktir. Cumhuriyet’i korumakla yükümlü kurumlar biran önce Anayasal görevlerini yerine getirmelidirler. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün açıklamaları da bu görevin yerine getirileceğinin göstergesidir. Medyada kopartılan fırtınaya ve “Asker, rektörlerle nasıl görüşürmüş” tartışmalarına Genelkurmay Başkanlığı, “Yalman Paşa’nın rektörlerle olan görüşmesi bilgimiz dahilinde gerçekleşti” diyerek cevaplamıştır. Böylelikle bazılarının hevesleri kursaklarında kalmıştır. Üniversite direnecek! Üniversitelere gelince. Üniversitelerin direnişi artarak sürecektir. Türkiye’de üniversiteler hiçbir zaman salt bir eğitim kurumu görevi görmediler. Cumhuriyet üniversitesi Darülfünun geleneğinden kopuşun ürünüdür. Cumhuriyet üniversitesinin misyonu da Türk Devrimi’nin hedeflerini topluma yaymak ve Cumhuriyet’in ilerlemesine katkı yapmaktır. Üniversitelerin Cumhuriyet’i koruma görevi de bu kuruluş felsefesinden kaynaklanmaktadır. O nedenle bugün üniversite rektörlerini ve YÖK’ü suçlayarak “herkes işine baksın” diyenler aslında Türk Devrimi’ni ve Cumhuriyet üniversitesinin kuruluş felsefesini reddetmektedirler. Ancak ne Türk gençliği ne de Türk aydını Cumhuriyet’ten vazgeçme niyetinde değildir. “Gerekirse Kubilay olma kararlılığı” bu bilincin ürünüdür. Fakat bu güne kadar yeterince Kubilay şehit olmuştur. Gün Mustafa Kemal olma günüdür. Hilafet heveslilerine karşı da Mustafa Kemal ne yaptıysa o yapılmalıdır. |