| Özgür Billur |
|
Filistinli örgütlerin iki ay önce ilan ettikleri ateşkes, İsrail’in Ağustos’un son haftasında başlattığı saldırılarla sona erdi. Hamas’ı bitirmek adına yapılan hava saldırıları 17 Filistinlinin öldürülmesiyle başladı. Önce el-Kasssam Tugayı liderlerinden Abdullah Akil, sonra yine aynı tugayın Nablus sorumlusu Abdurrahm el-Hanbeli öldürüldü. İsrail, daha önce aldığı “nerede örgüt üyesi görülürse anında ortadan kaldırma” kararını uyguluyordu. 5 Eylül’de bir Hamas militanın saklandığı 7 katlı apartman İsrail askerlerince yıkıldı, 28 aile evsiz kaldı. Bardağı taşıran son damla ise, Hamas’ın ruhanı lideri Şeyh Ahmed Yasin’e yönelik bombalı saldırı oldu. Bu saldırıdan kurtulan Yasin, İsrail’e unutamayacağı bir ders verecekleri tehdidinde bulundu. Filistin, Mahmud Abbas’a 4 Ay Dayanabildi Yasin’e saldırının gerçekleştiği 6 Eylül günü Filistin Başbakanı Mahmud Abbas istifa etti. İstifa gerekçesi olarak Arafat ile aralarındaki yetki tartışması öne çıktı. Arafat’ın eski güvenlik şefi Cibril Ahmed’i güvenlik danışmanı yapmasına ABD de müdahahale ederek, bu durumun Abbas’ın çalışmalarını ve barışı baltalayacağı yönünde bir açıklama yaptı. Yaser Arafat ABD’ye, “Hiç kimse İsrail’in içişlerine karışıyor mu?” diyerek tepki gösterdi. Mahmud Abbas, kendi ekibini oluşturmakta başarılı olamayınca Meclis’e “ya kendisine tam destek, ya da istifa” resti çekti, beklediği desteği alamayınca da istifa etti. Bu karara rağmen İsrail tek muhatap olarak Mahmud Abbas’ı tanıdığını açıkladı. Peki Mahmud Abbas’a, Filistin parlamentosu niçin sahip çıkmadı? Çünkü Abbas, Filistin halkının desteği ve arzusuyla değil, ABD ve İsrail’in “Filistin’i Yeniden Yapılandırma Projesi” kapsamında iktidara gelmiş ve bu iki devletin desteğiyle ayakta duruyordu. Bu projenin amacı ise yeni bir otorite merkezi kurarak Yaser Arafat’ı devreden çıkarmak, direnişçi Filistinli örgütleri dağıtıp ülkeyi savunmasız bırakmak ve yeni bir yönetici elit oluşturmaktı. Abbas’a verilen halkı silahsızlandırmak ve direniş güçlerini susturmak göreviydi. Bunun en somut göstergesi, 3-4 Haziran’da Bush’un İsrail-Filistin ve Ürdün temsilcileriyle yaptığı Akabe zirvesiydi. Mahmud Abbas, burada mültecilerin topraklarına dönmesini ve silahsızlanma programını kabul etti. Ariel Şaron, zirvede alınan kararları zafer olarak ilan etti ve “intifadayı bitirdiklerini” açıkladı. Abbas için sonun başlangıcı belki de bu toplantıydı. Çünkü, artık ne El Fetih, ne de diğer gruplar ve halk içinde meşruluğu kalmamıştı. Filistin liderine sahip çıktı Abbas’ın istifasından birkaç gün sonra toplanan İsrail Bakanlar Kurulu, Yaser Arafat’ı sürgüne gönderme kararını aldı. Karardan sonra binlerce Filistinli El Fetih’in çağrısıyla Arafat’ın Ramallah’taki karargahında toplanarak ona sevgi gösterilerinde bulundular. El Fetih’in askeri kanadı El Aksa Şehitleri Tugayı, Arafat’ın yurtdışına çıkarılmasının hiçbir İsraillinin hayatta kalmamasıyla aynı anlama geldiğini belirterek, “Yüksek sesle duyuruyoruz ki, bu karar uygulamaya konulursa İsrail’de istisnasız her yeri vururuz. Suçlu Şaron’a diyoruz ki: Halkın bunu pahalıya öder, çünkü bir intihar komandosu dalgası İsrail’de canlı herşeyi havaya uçurur” şeklinde bir açıklama yaptı. Karargahın önünde toplananlara seslenen Arafat, kimsenin onu kovamayacağını söyleyerek, “Beni bombalarıyla öldürebilirler, ama bir yere gitmeyeceğim.”dedi. Arafat’a sürgün kararının alındığı Bakanlar Kurulu toplantısında Savunma Bakanı Şaul Mofaz’ın Arafat’a suikast düzenlenmesini teklif ettiği ve bu teklifin bazı üyelerce desteklendiği iddiaları tartışılırken İsrail Başbakan yardımcısını Ehud Olmert’in Arafat’ın “ortadan kaldırılmasının” seçenekler arasında olduğunu söylemesi İsrail’in terörist kimliğini ortaya bir kez daha koydu. Hükümete bu öneri ise İsrail iç güvenlik birimi şefi Avi Dichter’den geldi. Dichter, “Öldürürsek birkaç hafta boyunca protesto gösterileri düzenlenir, sonra olay unutulur. Ama sürgüne gönderirsek dünya sahnesine geri döner ve sempati kazanır”dedi. Bu kararın sadece İsrail yönetiminin değil, halkının da eğilimini yansıttığını belirtelim. İsrail halkının %37’si Arafat’ın öldürülmesini, %23’ü de sürgüne gönderilmesini istiyor. Barış masasına oturulmasını isteyenlerin oranı ise sadece %15. Şu gerçeği görmek gerekir ki, Arafat’ın sürgüne gönderilmesi de onun öldürülmesi demektir. Çünkü, Arafat kendisini karargahından kaçırmak için iki yıldır eğitildiği söylenen askeri birliğe teslim olmayacak ve direnecektir. Zaten Arafat da böyle bir durumda elinde silahı ile savaşacağını ve bir Filistinli için şehit olmanın en büyük mutluluk olduğunu açıkladı. “Biz orada burada alınan kararlardan daha güçlüyüz” İsrail’in bu kararı ABD ile ortaklaşa alınmış bir karardır. Mahmud Abbas’ın istifasına doğrudan müdahale ederek karşı çıkan ABD, 17 Eylül’de BM’de İsrail’in Arafat’ı ortadan kaldırması planına karşı hazırlanan karar tasarısını redderek bir anlamda Arafat’ın öldürülmesine izin verdi. Filistin lideri, bu vetoyu, “Karar bizi sarsmadı. Biz orada burada alınan kararlardan dana güçlüyüz ve daha önemliyiz” diyerek karşıladı. ABD ve İsrail’in Arafat’ı hedef alan açıklamalarının ve sürgün kararının ardından Ortadoğu’da neler olacağını hepimiz göreceğiz. Ortadoğu’yu diyoruz, çünkü ABD-İsrail’in planı Arafat’ı ortadan kaldırarak Filistin direnişini kırmak ve burayı işgal etmektir. Bunun sonuçları ise sadece Filistin’le sınırlı kalmayacaktır. Filistin intifadası ile Irak direnişi iç içe geçecektir. Çünkü karşıda İsrail siyonizmi ile ABD’nin ittifakı var. Bu kutsal ittifaka karşı Filistin halkı ve diğer Ortadoğu halklarının direnişi bölgenin kaderini belirleyecek. |