| Erkin Yurdakul |
|
11 Eylül:
11 Eylül’den bugüne yaşanan 2 yıla baktığımızda ise herkes için açık ve net iki kavram ortada durmakta. Emperyalizm ve sömürgeleştirme. Daha siyasi boyutuyla: ABD emperyalizmi ve ABD’nin sömürgeleştirme saldırısı. 11 Eylül ve hemen sonrasındaki ABD karşı saldırıları öyle bir etki yaratmıştı ki insanlar emperyalizmden bile bahsetmezken, birden sömürgeciliği keşfettiler, günlük medya bile emperyalizm ve sömürgecilik üzerine tartışmalara yer verir olmuştu. Saldırının boyutu ister istemez ABD ve ezilenler arasındaki büyük çatışmayı gündeme getiriyordu. Kim, ne için böyle bir saldırıyı göze alabilirdi? Aslında bu açıdan 11 Eylül ezilenlerin gerçeğe çağrısıydı denilebilir. ABD dünya hakimiyetine hazırlanmaktaydı. Karşısında hiçbir gücün duramayacağına inanılmaktaydı. Karşısında kimse duramayacağına göre heryerde çiçeklerle karşılanmalıydı ki insaflı ve adaletli olsun. ABD’nin karşısına 11 Eylül’le birlikte ezilenlerin direniş gerçeği çıktı. Ezilenler görülmemiş boyutta direneceklerdi. Sonra bu direniş gerçeği Afganistan’da tekrarlandı, Irak’ta bir kez daha tekrarlandı. Artık çiçekler, ABD için içine bomba saklanabilecek kamuflaj malzemeleriydi o kadar. 11 Eylül ve büyük savaş 11 Eylül’de Usame Bin Ladin’in sözleriyle, “kafirlerin dünyasında kafirler” vurulmuştu. Emperyalist metropol bu şok ve dehşeti ilk kez yaşıyordu. 11 Eylül saldırısı askeri açıdan değerlendirildiğinde mükemmel bir saldırıydı. Mesajı çok açık ve netti: ABD emperyalizminin askeri karargahı ve ekonomik merkezi vurulmuştu. ABD’nin Irak saldırısında, Irak devlet televizyonunun susturulması için bile ne büyük teknoloji ve kaynak harcandığı, bunun ise ancak 20 günde başarılabildiği düşünülürse, iki emperyalist karargahın bir anda yerle bir olmasının anlamı ortaya çıkar. ABD’nin milyarlarca dolarlık savaş makinasıyla yapamadığını, 19 Arap ve Afgan, 3 falçatayla becermişti. 11 Eylül’de içine girdiğimiz büyük savaşın perspektifi çizildi: - ABD emperyalist ve terörist bir güç olarak her türden saldırıyı hakediyor. - ABD’nin savaş ve hakimiyet makinası sanıldığı kadar güçlü ve kutsal değil. - Ezilenler her şeyi kaybetmeyi göze almış durumda. - Ezilenler ABD’yi yenebilecek savaş yeteneğine sahip. 11 Eylül saldırısı tek başına tüm bu özellikleri içinde barındırmaktadır. ABD’nin ne kadar marjinal bir desteğe sahip bulunduğu 3 yıllık süreç içinde defalarca kanıtlandı. Dünyanın ezici çoğunluğu ABD’nin herşeyi hakettiği kanaatinde. ABD zafer kazansa da kaybetse de kimse ABD’yi desteklemiyor. ABD’nin savaş makinesi, Afganistan ve Irak operasyonları değerlendirildiğinde de görülecektir ki ABD’nin karşı karşıya bulunduğu tehdidi aşabilecek boyutta değil. Ezilenlerin ABD düşmanlığının ve nefretinin boyutu ise bilinenin çok ötesinde. Ve son olarak ezilenler ABD’nin yenilebileceği hakkında ciddi bir fikre sahipler. Bu o kadar açık ki, ABD 11 Eylül sonrası stratejisini ortaya koyduğunda, hem Batı dünyasında hem de ezilen ülkeler arasındaki klasik işbirlikçilerini bile ikna edebilecek konumda değildi. Ancak artık ne ABD geri adım atabilecek konumda, ne de ezilenler ABD’ye taviz vermek taraftarı. Büyük savaş, ABD ile ezilenler arasındaki bir savaş olarak gelişmekte. 11 Eylül: Karargah baskını 11 Eylül esasen bir karşı saldırıydı. Üstelik ezilenlerin vatanlarını savunma stratejisi içinde bir karşı saldırı. 11 Eylül öncesindeki son 10 yıldır ABD’nin dünya hakimiyeti stratejisi tüm dünyada bilinmekteydi. ABD Afganistan’da kontrolü alacak, Irak’ta ve Ortadoğu’da kotrolü alacak, Güneydoğu Asya’da şansını tekrar deneyecekti. Esasen 20. yüzyıl başındakine benzer bir sömürgeleştirme coğrafyası yeniden yaratılmaya çalışılacaktı. Irak zaten ambargo altındaydı, Afganistan ABD’nin tehditleriyle daha sık karşılaşıyordu, İran ve Kore ABD’nin şer devletleri listesindeydiler. Bush’un şimdiki savaş ekibi, Rumsfeld ve Wolfowitzler daha 90’ların başında, bu yönde bir saldırı planı oluşturmuşlardı. Ancak ezilenlere bu planlar “11 Eylül komplosu” sosuyla sunuldu sonradan. İşte, deniyordu, bu işgal planları önceden hazırlanmış olduğuna göre 11 Eylül saldırısı da ABD şahinlerinin kendi planlarını gerçekleştirmek için yaptıkları bir komploydu. Bu komplo teorileri 11 Eylül sonrasında yeterince komikti, ama Afganistan ve Irak operasyonlarından sonra daha da komik hale geldi. Çünkü ABD’nin süper teknolojik savaş makinesi ne kadar yüceltilirse, direnişin her anında ABD’liler o kadar zavallı hale düşüyorlardı. Irak saldırısında köylünün kırmasıyla düşürdüğü Apache, ya da korkudan tir tir titreyen esir ABD askerlerinin görüntüleri gibi örneklerle ABD’nin askeri gücü her geçen gün daha fazla sorgulanır olmuştu. Gerçek şuydu: ABD’nin son 10-15 yıldır ilan ettiği bir sömürgeleştirme stratejisi vardı ve bu strateji her aşamasında ezilenlerden direniş cevabı aldı. Saddam daha baştan işgalcilere direneceğini ilan etti. Kore, ABD’nin Kore’ye saldırdığı ilk gün nükleer füzelerinin ABD’de olacağını bildirdi. Taleban, iktidarı ve başkenti bıraktı ama ABD’yle savaşacağını ve kazanacağını ilan etti. Bunlar ABD’nin doğrudan düşman ilan ettiği devletlerin ve güçlerin cevaplarıydı. İşte 11 Eylül, bu coğrafyadaki direnişçilerin, yakın zamanda bekledikleri ABD saldırganlığına karşı ani bir karargah baskınından başka bir şey değildi. 11 Eylül’de ezilenler ABD’nin yeni bir kuşatma ve saldırı kampanyasından önce baskın yaptılar. Kısa bir süre içinde dünyayı fethetmeye hazırlanan komutan Bush, bu suçüstü baskınını duyduğu an kendi ülkesinde kaçacak delik arıyordu. Saldırgan bir anda zavallıya dönüşüvermişti. Ezilenlerin kendi vatanlarındaki direnişine bundan büyük katkı yapabilecek bir karşı saldırı düşünülebilir miydi? Karargah basıldı, planlar ortaya saçıldı. “Air Force 1” batağa indi! Karargah baskınının ardından fatih Bush’u ve ABD karargahını taşıyan Air Force 1 yere inebildiğinde Bush ABD’nin büyük stratejisini açıklamaya koyuldu. İlk önce 11 Eylül saldırılarının sorumlusu El Kaide ve onu koruyan Afgan Hükümetine karşı, Afganistan’ın işgal edileceği bildirildi. ABD’nin dünya hakimiyeti stratejisinde ilk hedefi buydu. Afganları yenmek, Ladin’i yok etmek ve Afganistan üzerinde hakimiyet sağlamak. 7 Ekim 2001’de ABD hava kuvvetleri, Afganistan’a yönelik saldırılarına başladılar. Afgan direnişi de başlamıştı. ABD şehirleri bombalamaya başladı. Misket bombaları kullanıyor, yaşlı, kadın, çocuk demeden tüm Afganları öldürüyordu. ABD Taliban’dan çok sivilleri öldürerek başarı sağlayacağını düşünüyordu anlaşılan! ABD’nin Afganistan seferinin başlamasıyla birlikte, ABD’de zafer naralarıyla klakson sesleri duyulurken, ezilen dünyada Afganistan’a destek gösterileri ABD’yle işbirliği yapmayı düşünen iktidarları bir daha düşünmeye zorluyordu. ABD saldırısından kısa bir süre sonra düşen ABD helikopterlerinin, öldürülen ABD askerlerinin haberleri de duyulmaya başlandı. Yaklaşık 1 ay sonra Taliban hiçbir direniş göstermeden ve ABD kuvvetlerinin belirgin bir zorlaması olmadan başkent Kabil’den ve bir süre sonra da Kandahar’dan çekildi. Bunun anlamı şuydu; ABD hiçbir şey elde etmeden Afganistan’a “yerleşti”, Ladin ve Taliban neredeyse tüm gücünü koruyarak dağlara çekildi, düşen ABD helikopterleriyle de Taliban ABD’lilere sadece batağa hoşgeldin demişti. 22 Aralık 2001’de Kabil’de ABD’nin hizmetindeki Karzai liderliğinde geçici yönetim kurulmuştu. ABD’liler klasik sömürgeciliğin uygarlık misyonunu yeniden ele almış ve “Yeni bir ulus yaratmak” sloganıyla Afganları öldürmeye devam ediyorlardı. Aradan 2 yıl geçtikten sonra Afganistan, Irak ve Filistin’de ABD’nin hakimiyet stratejisi ne durumda? Aldığı yol ne? karşılaştığı direniş ne ölçüde ABD’yi tehdit ediyor? Bu soruların cevapları 21. yüzyılın gerçeklerini anlayabilmek açısından önemli ipuçları taşıyor. Artık herkesin bildiği bir şey var: “Air Force 1”, 11 Eylül baskınından sonra bir daha güven dolu Beyaz Saray’a asla inemedi. İndiği yer bataklığın ta kendisiydi! Afganistan raporu: - ABD’nin tek başarısı Kabil’de bir geçici yönetim kurmaktı. Bu yönetimin iki Bakanı bir ay içinde suikastle yok edilmişti. Yönetimin lideri Karzai’nin değeri ise marjinal kıyafetleriyle, podyumdaki bir mankenden farksız. Kabil dışında hiçbir kentte gerçek bir ABD kontrolü yok, her yerde çatışmalar sürüyor. Kentler dışında ABD’nin bir varlığından bahsetmekse mümkün değil. - ABD’nin Afganistan saldırısındaki hedefi Ladin’i ele geçirmek ve Taliban’ı yok etmekti. Aradan 2 yıl geçtikten sonra Ladin’in Afgan dağlarından yolladığı görüntülü mesajlar, ABD’nin geçici yönetiminden çok daha büyük değer taşıyor tüm dünya için. - Taliban’ı bitirmek açısından ise ABD Afganistan’da çatışmaların şiddetlendiğini kabul ediyor. Afganistan’daki durumun çok parlak olmadığı da kabul ediliyor. Elbette çatışmaların gerçek boyutu ve kayıpları dünyadan gizleniyor. Zaten tüm dünya Afganistan’daki gerçekler konusunda, ABD’nin değil Taliban’ın mesajlarının güvenilirliğine inanma eğiliminde. - ABD’nin Afganistan’daki varlığının ise bir sömürgeci varlık olduğu konusunda hiçkimsenin şüphesi yok. Afganların üzerine bomba yağdıran, aldığı esirlere tüm dünyaya kapalı Guantanomo’daki kamplarında zulmeden ve Afganistan yönetiminin başına ABD’li bir petrol şirketinin danışmanını geçiren ABD tüm siyasi ve ideolojik hegemonyasını yitirmiş durumda. Afganistan’daki varlığı ABD’nin artık klasik sömürgeci bir güç olduğu konusunda tüm insanları ikna etmeye yetiyor. Peki ABD’nin Afganistan’da klasik sömürgeci bir güç olması ne anlama geliyor? Afganistan’ın, klasik sömürge güçleri için tek bir anlamı var. O da işgalci mezarlığı olması. Afganistan Büyük İskender’in sonunun başladığı yer. İngilizler ise Afganistan’daki günlerini “Kara Gün”ler olarak anıyor. Bir günde 10 bin İngiliz askerinin kılıçtan geçirildiği bir coğrafya Afganistan. 11 Eylül’ün ve Kabil-Kandahar işgalinin ikinci yılında Ladin’in Afgan dağlarındaki görüntüleri ABD için başlıbaşına bir yenilgi. Ladin’in yardımcısı El Zevahiri “ABD’yi Irak’ta batağa gömelim” çağrısı yapıyor. Şimdi tüm ABD’liler El Kaide’nin mesajlarında söz verdiği yeni metropol baskınlarını korkuyla bekliyor. Onlar için durup dururken elektriklerinin kesilmesi, sokaklarda sabahlamaları hayra alamet değil. Bush’un seferberlik naralarının ardından klakson çalan ABD’liler, sadece işgal ordularının değil, tüm ABD’nin bir bataklığa gömülmekte olduğunu görüyorlar. Afganistan ve ABD’deki durumu bu savaşın kaderini belirleyecek iki soruyla noktalamak gerekiyor. Kim daha korku verici? Afganistan’da ABD işgal ordusu mu, ABD’de El Kaide saldırısı mı? Kim daha güven verici? Kabil’de ABD güçleri mi, Afgan dağlarında Taliban mı? Irak Raporu: Irak’a özgürlük götüreceklerini ve orada çiçeklerle karşılanacaklarını söyleyen ABD’lilerin Irak’taki fotoğrafına bir bakmak yeterli. ABD askerinin elinde ağır makinalı, arkasında bir zırhlı, namlusunu çocuğa doğrultuyor ve çocuğun üstü aranıyor. Aradıkları şey elbette çiçek değil! Bu görüntü bile ABD’nin Irak’ta nasıl bir güç olduğunu tanımlamaya yetiyor. Yabancı ve zalim bir işgalci. Ama direnişle karşılaşmış ve korkmuş bir işgalci. Irak raporlarını bizzat Bush, ABD Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı veriyor. Bu raporları verenlerden Genel Kurmay Başkanı Myers son demecinde “Bu düşman daha öncekilere benzemiyor” diyor. Irak’ta durumlarının çok zor olduğunu itiraf ediyor. Myers, daha önce de Irak’ta sistemli bir gerilla savaşıyla karşı karşıya bulunduklarını belirtmişti. General bu itirafıyla kendisine “köpek general” diyen Sahaf’ın sözlerini de kabul etmeye başlıyor. Sahaf, Irak halkının işgalcilere unutamayacakları bir ders vereceğini söylemişti! Savunma Bakanı Rumsfeld ise Irak raporunu “Direniş beklentilerin çok üstünde” sözleriyle özetliyor. “Gelirler de beklentilerin çok altında” diye ekliyor. Son olarak Bush en yeni “Ulusa Sesleniş” konuşmasında, Irak’ta işlerin bekledikleri kadar iyi gitmediğini, Saddam yanlılarının canlarını çok yaktığını belirtiyor ve bu yüzden ABD’lilerden sabır ve para talep ediyor. ABD kongresi ise Vietnam sendromu içinde. Artık iki parti birbirlerini Irak işgali üzerinden suçluyor. Ulusal seferberlik şimdiden bozulmuş durumda. Yeni bir Vietnam yaşanması riski var mı yok mu? General Myers’a göre yok. Çünkü o Irak’taki düşmanın daha öncekilere hiç benzemediğini kabul ettiğine göre Vietnam’dan daha beter olabileceklerini düşünüyor olmalı. Çünkü ABD yenilmemiş bir kuvvet değil. Daha önce de defalarca yenildi! Hatta ABD’nin 2. dünya savaşından sonra bir zaferi yok! ABD’nin Irak saldırısının gelişimi şöyle oldu. Görülmemiş büyüklükte bir güç ve teknolojiyle saldırdı. İki günde bitirmeyi düşündüğü saldırı 21 günlük büyük bir direnişle karşılaştı. ABD’nin savaş makinası Bağdat düşene kadar her gün tüm dünyanın gözleri önünde rezil oldu. 12 yıllık ambargo ve silahsızlandırma kampanyasından sonra Baas milisleri dünyanın en güçlü ordusunu rezil ettiler. Bağdat düştükten 5 ay sonra ise, Irak’tan doğru düzgün tek bir haber alınmasına izin verilmezken, ABD kuvvetlerinin verdikleri rapor işte bu düzeyde. Irak’ta bugün nasıl bir gücün, nasıl bir örgütlülükle, nasıl direndiğini bilmenin imkanı yok. Sadece ABD ve koalisyon her gün ciddi kayıp veriyor ve Irak’ta gerçek bir yönetim kurabilmeleri ve güvenlik alabilmeleri henüz mümkün gözükmüyor. Diğer yandan hala Saddam’ın direniş çağrıları yayınlanmaya devam ediyor. Irak Filistinleşti Irak’ta yaşanan son gelişmelerden sonra kesin olduğu söylenebilecek tek bir gerçek var: Irak Filistinleşti. Yani Irak halkı ABD’yi, salt bir işgalci ve sömürgeci güç olarak görüyor. Filistinleşme gerçeğini belirleyen de bu: İşgal olan her yerde direnecek bir halk vardır. Irak’lı direnişçiler en son olarak Birleşmiş Milletler binasını havaya uçurdu. Bu eylem de aslında büyük önem taşıyor, çünkü Irak direnişinin gerçek bir Irak rejimi dışında her gücü ülkesinde işgalci olarak göreceğini gösteriyor. Filistinlilerin, İsrail hakkında düşündüklerini Irak’lılar ülkelerindeki tüm yabancılar hakkında düşünüyorlar. Irak’ın Filistinleşmesi ise ABD açısından büyük bir tehdit. Çünkü emperyalist hakimiyetin tek bir ölçüsü var, o da denetlenen coğrafyanın büyüklüğü. Şimdi emperyalist hakimiyeti, sömürgeci bir hakimiyete dönüştüren ve tek seçeneği daha yaygın bir coğrafyada hakim olmak olan ABD girdiği her yeri Filistinleştirme tehlikesiyle karşı karşıya. Yani işgalci güç için her geçen gün daha geniş bir coğrafya batak haline geliyor. Buraya giriyor, çıkması ise bu noktadan sonra imkansız. Filistinleşmenin bir diğer boyutu ise, halkın başlıbaşına bir direniş kültürü yaratması. Halk, direnişi, şimdiki deyimiyle “ABD’li öldürmeyi”, bir meslek haline getiriyor. Medyaya yansıtılan Iraklı şöyle konuşuyor: “Sabah balık avlıyorum, akşam ABD’li. Balık avlamak ABD’li avlamaktan daha zor”. Bu durum ABD’nin 11 Eylül sonrası büyük krizi. ABD 11 Eylül sonrasında, teröristlere cezasını veren ve halklara adalet götüren bir kahraman ülke olmayı hedeflerken, tam tersine her geçen gün dünyanın teröristi olduğu tescillendi. İnsanlar da bu teröristi avlamaktan zevk alıyor. 11 Eylül’ün gerçeği de burada yatıyor. 11 Eylül terörist ABD’ye vurulmuş bir darbeydi. Ezilenlerin adalet ve direniş duygusunu güçlendirdi. Saldırıdan sonra dünyanın gözünün bir anda Filistin’e çevrilmesinin ve Filistinlilerin sevinç gösterilerine odaklanılmasının tek bir nedeni vardı. Dünyada artık bir ABD vardı bir de Filistin! Bir terörist, bir de mazlum milletler. 11 Eylül’ün bu coğrafyadan çıkmasının tek nedeni buydu. Filistin raporu: Filistin’in geldiği noktayı değerlendirmek ABD’nin nasıl bir batağın içinde olduğunu çok açık gösterecektir. ABD stratejisinin bir Filistin coğrafyası yarattığı ortadayken, Filistin’de durum ne? Filistinlilerin 50 yıllık lideri Arafat ABD’nin yol haritasının öldüğünü ilan etti. ABD stratejik saldırısının en önemli ayağı İsrail’i güvenceye almak. Zaten Irak’a saldırının asıl hedefi de buydu. Irak parçalanacak, ikinci bir İsrail niteliğinde kukla Kürt devleti yaratılacak, böylece hem İsrail güvenceye alınmış olacak hem de ikinci bir üs yaratılmış olacaktı. Bu başarıldıktan sonra, İsrai -Kafkas hattıyla dünya hakimiyeti stratejisinde, büyük bir stratejik üstünlük ele geçirilebilecektir. Bu yüzden ABD hem Irak’a saldırdı, hem de diğer yandan baskının en şiddetlisini Filistin’e yönlendirerek stratejisini güvenceye almak istedi. Bunun içinde Filistin lideri Arafat’ı ortadan kaldırmaya cüret etti. Hem askeri operasyonlar hem de siyasi manevralarla Filistin lideri tecrit edilmeye çalışıldı. Son olarak ABD yol haritası ilan edildi. Burada Filistin lideri Arafat devreden çıkarılmaya çalışıldı. Filistin Başbakanı Mahmud Abbas (Ebu Mazen) üzerinden Arafat’ın siyasi gücü engellenmeye çalışıldı. Diğer yandan da El Fetih ve Hamas liderlerine yönelik İsrail saldırıları sürdürüldü. Tüm bunların cevabı da Mahmud Abbas’ın istifa ettirilmesi ve Kudüs’te 20 İsrailli’yi yokeden Filistin saldırısıyla verildi. Arafat, Abbas’ın istifasını kabul ederken yol haritasının öldüğünü bunun da İsrail saldırganlığı tarafından yapıldığını söyledi. Hamas da Ruhani liderleri Şeyh Yasin’e yönelik suikast girişimine “Şaron’u öldürürüz” diyerek cevap verdi. Sonuç olarak 11 Eylül’ün ikinci yılında Filistin’de İntifada devam ediyor. ABD’nin ise üç yılda başarabildiği tek şey, hem klasik sömürgeciliğin hem de İsrail siyonizminin terörist bayrağını kuyruğu dik tutmaya çalışarak yükseltmiş olması! Genel Rapor: 11 Eylül’de “karargah baskını” ABD ile ezilenler arasında büyük savaşın ilanı oldu. Karargah basıldıktan sonraki 3 yılda artık her şey ezilenler açısından çok daha açık. Koşullar kısa vadede çok olumsuz ve tehditkar olabilir. Ancak küçücük Filistin coğrafyasında 55 yıl sürebilme potansiyalinde olabilmiş bir direnişin tüm Ortadoğu coğrafyasına, oradan Kafkas ve Asya coğrafyasına yayılacak olduğu düşünülürse ABD’nin şimdiden kaybettiği açık. Her savaş, belli bir coğrafyada belli güçler ve belli gerçekler ile yapılır. Oysa ABD savaşı Taliban’ın deyimiyle “asparagas”la kazanmaya çalışıyor. ABD’nin gücü belli. Böyle bir coğrafyada Filistin usülü bir direnişi kaldırabilecek askeri yetenekleri yok. Hele arada metropol baskınlarıyla sarsılacak bir savaşı asla sürdürebilme yeteneğinde değil. Diğer emperyalistler sömürge coğrafyasından ABD’nin hegemonik gücünü kıracak düzeyde pay bekliyor. ABD bunu vermek niyetinde değil. Bu çerçevede de bir dünya savaşı gündeme geliyor. 11 Eylül sonrası Batının ABD’yi yalnız bırakmasının ve savaş alanında sınamasının temel sebebi de bu. ABD’nin ezilenlere tek başına başlattığı büyük saldırının ilk stratejisi “Ortadoğu’da sınırları değiştirmek”ti. ABD bu planı şeklen uygulama gücünde, ancak bunun yarattığı stratejik koşulları kaldırabilecek güçte değil. ABD’nin yarattığı “yeni” coğrafyanın anlamı şu: Artık Afganistan, Irak, İran, Suriye, Filistin ve diğer Arap odakları ve Türkiye Ortadoğu coğrafyasını bir vatan savunması alanı olarak görüyor. Buradaki gelişmelere kayıtsız şartsız refleks verme eğilimine giriyor. ABD batağa girdi. Üstelik bataklıkta mayın bulup basabilecek kadar becerikli ve cesur bir askeri güce ve komutana sahip!
|