Arama: 
15.09.2003/Sayı:39
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Öner Yağcı Mustafa Aykut Akşit

ABD ve Türkiye’de
Muhafazakar demokratlık

Son dönemde; gerek holding basından yemlenen dönekler ve işbirlikçiler, gerek yurt içi gezilerde Türk Milliyetçiliği’ni ağır sözlerle eleştirenlerin “Muhafazakar Demokrat”lığının ne anlama geldiğini incelemeye aldık.

Kendilerini öncelikle anayasal vatandaşlar olarak gördüklerini açıklayarak, Türk milletinin bireyleri olmadıklarını, en azından böyle hissetmediklerini açıkça söyleyenler, öte yandan siyasal islama dayalı fikirlerini terk ettiklerini söylemeye de devam ediyorlar. Kendileri kendilerine “Muhafazakar Demokrat” diyorlar da oy verenler öyle diyor mu? Temmuz ayı sonlarında GENAR, AKP’ye oy verenler arasında bir araştırma yaptı. Elde edilen veriler, muhafazakar demokratlığın felsefesini oluşturmaya çalışanları hayal kırıklığına uğratacak sonuçlar verdi. Ankete katılanların % 26.8’i İslamcı; %14.6’sı sağcı; %13.6’sı demokrat; % 9.9’u muhafazakar; % 9.6’sı muhafazakar demokrat; %6.1’i milliyetçi; %3’ü Atatürkçü; % 2.9’u milliyetçi-muhafazakar olduğunu söylemiş. Anketi cevaplayanların % 9.6’sı ise siyasal anlamda bir kimlik benimsemediğini açıklamış.

Veriler, siyasi kimliğini arayan muhafazakar demokratların üst politik bilinç, politik bir dil, dünyaya ve Türkiye’ye bakış açılarını destekleyecek ve geliştirmesini sağlayacak yeterli tabanı olmadığını göstermektedir. İslamcı görüşleri savunmadıklarını tekrar tekrar söylemelerine karşın dayandıkları kitlenin tabanını “İslamcı”ların oluşturduğu ortaya çıkmaktadır. Duvarın geri kalanı çürüktür. Kaybettikleri veya oluşturmaya çalıştıkları kimliği küreselleşme ve Avrupa Birliği yandaşlığının en uçuk ve uç noktalarında aramaları, ekonomik ve dinsel nedenlerle oy veren seçmen kitleleri aradıklarını bulamadıkları zaman bir başka siyasal yapılanmaya kayabilecek refleksi gösterebilecektir.

Türkiye’deki muhafazakar demokratların oluşumunu sağlayan zümreler ANAP’lı liberaller, DYP’nin tortuları, Milli Görüş Teşkilatı’nın “Milli”sini atanları ve Nurculardan oluşan bir çıkar birliğidir. Bu oluşum Birlik Vakfı tarafından yönetilip yönlendirilmektedir. Ancak onların da arkasında Türkiyeli ve ABD’li Yahudi lobileri ve büyük sermaye kuruluşları bulunmaktadır. ABD’li Yeni Muhafazakar Demokratlar ile yakın ilişki içindedirler.

Amerika’da Yeni Muhafazakar Demokratlar

Türk Milleti için “Amerikalı” kelimesi 1963 yılından beri dost ve müttefikliğine güvenilmez siyasetçi anlamına gelmektedir. Sosyal bilimciler için ise 1496 yılından itibaren dünyanın her tarafından göçerek Amerika karasında toplanmış farklı kültürlerin harmanlandığı bir toplumu anlatır. Siyasal bilimciler için ayrı kültürlerin zıtlıklarından dolayı sürekli kanlı iç mücadeleler veren, geçmişlerinde soykırımlar bulunan, ortak çıkarlar etrafında toplanmış bir millettir Amerikalı. Silah zoru ile zenginliklerin üzerine oturma ve eylemlerine uygun dinsel inançlar geliştirmeleri suçun dinsel kılıflara sokulması hokkabazlığının da ustalarıdır. Yasaları, kendi kamu düzenlerini korumaya yönelik sert hükümler içerir. İkili devletler arası ilişkilerde “Amerika’nın çıkarları” ön plana almaları, uluslararası hukuku hiçe saymaları ile de ünlüdürler. Yakın bir geçmişte demokrasinin en iyi uygulandığı toplum ve hürriyetin, insan haklarının bekçisi görüntüsünü başarı ile vermişlerdi. 70’li yılların başından bu yana önce görüntüleri bozuldu ve gerçek yüzleri ortaya çıktı. Şimdi onlara neo-faşistler deniyor.

ABD’nin siyasal tarihinde Anglo-Sakson/ Yahudi üstünlüğü süreklidir. Bu iki soy devamlı işbirliği içinde olarak yönetimde kalmışlar ve zenginleşmişlerdir. ABD İkinci Dünya Savaşı’nın ardından en güçlü ülke konumuna geçmiştir. Ekonomik ve askeri güçlülüğün korunması ve elde edilen refah düzeyinin devam ettirilmesi için başka ülkelerden mal alınması zorunluluk haline geldiğinde, izledikleri ticari yol ikinci ülkeler aleyhine geliştirilmiştir. ABD içinde ise; sosyo-ekonomik hayatı düzenlemede izlenen yol, bir süre sonra zenginler lehine büyük gelişme göstermiş, her alana egemen elit bir kesim ortaya çıkmıştır. Ülkenin 240 milyon olan nüfusunun içinde 72 milyonluk bir kesim, yoksullar sınıfını oluştururken, milyonda birlik bir kesim bir çok devletin bütçelerinden daha çok servet yapmıştır. Başka ülkeleri ve kendi halkını sömürmeye dayalı vahşi bir kapitalizm -emperyalist bir yapı- oluşturan elit temel bakış açılarında da devletler ve milletler aleyhine görüşler geliştirdiler. 60’lı yılların başından başlayarak iç kamu düzeni ve dış ilişkilerde derin çatlaklar ortaya çıkması, bütçe açıklarının büyümesi, lüks tüketime giden paranın artması, uzay ve teknolojik araştırmalarına ayrılan kaynakların yetersiz kalması ABD’nin “demokrasi” anlayışındaki maskeyi atmalarına, ülke içinde ve dışında daha sert olunması gerektiğini savunanların güçlenmesine neden oldu. Sorunların çözümü üzerinde kafa yoran düşünce akademilerinin (think tank kuruluşları) yayılması da tam bu yıllara rastlar.

Günümüzde Yeni Muhafazakar Demokratlar iki temel felsefenin koalisyonudur. Birinci gurup aşırı siyasi ve dini görüşleri ile ünlü askeri strateji uzmanı Albert Wohlstetter’i izleyenlerden oluşmaktadır. Felsefi görüşleri ise Leo Strauss’un tezleridir. Bu gurupta yer alanların tümü Yahudidir. İçlerinde Allan Bloom, Paul Wolfowitz, Dick Cheney gibi siyasetçiler bulunmaktadır. İkinci grup; kökten dinci bir Hıristiyan olan John Askcroft’un fikirleri etrafında toplanmış, beyaz ırkın ve Amerikanın üstünlüğünü savunan ırkçılardan oluşmaktadır. Evangelist kilisesi etrafında toplanmışlardır. Ortak görüşleri ekonomide neo-liberalizmi, siyasi olarak ABD’nin tek dünya devleti olmasını savunmaları etrafında yoğunlaşmaktadır.

Yeni Muhafazakar Demokratlar Washington’daki American Entreprise Institute’yü kurmuşlardır. 1980 yılından itibaren Cumhuriyetçi Parti’de toplanarak ABD siyasetine egemen olmuşlardır. Seçimlerde George Bush desteklenmiş ve başkan seçilmiştir. Etkinliklerini ve görüşlerindeki faşist motifleri daha çok ortaya koymaya başlamaları ile karşılarında muhalefet oluşmuştur. Buna rağmen George W. Bush’un Başkan seçilmesini engelleyememişlerdir. Jean Francois Revel Yeni Muhafazakar akımı “sopaya” dönüş olarak görmektedir. Küdüs’teki hükümet kim olursa olsun İsrail’in koşulsuz desteklenmesini ve İslam alemi karşısında yer alınmasını, Amerikan çıkarlarına karşı olan devletlerin “terörist” olarak nitelenmesini açıktan savunmaktadırlar.

Yeni Muhafazakarlar, Savunma Stratejisi (!) olarak şu görüşleri benimsemişlerdir: “Amerika’nın düşmanlarına karşı sert davranılmalı ve ekonomik yaptırımlar yanında askeri yaptırımlar da uygulanmalıdır. Kademeli bir caydırma politikası, gerektiğinde taktik nükleer silahların, hedefi şaşmadan vurabilecek ileri teknoloji ürünü akıllı bombaların kullanımıyla düşmanın askeri tesislerini yok edebilecek sınırlı savaşlarla savunma yapmalıyız.” demektedirler. (Albert Wohlstetter) ABD hükümeti tarafından benimsenen bu görüşler bugün aynen uygulanmakta, ABD çıkarları karşısında kendi çıkarlarını savunan her devlet ve her grup “düşman” ve “terörist” muamelesi görmektedir.

Yukarıdaki siyasi fikirlerin temeli Felsefeci Leo Strauss’un “Güç Politikası” kuramından yola çıkılarak oluşturulmuştur. Kuram “Politik rejimlerin doğası, dünyada barışın sürüp gitmesi için tüm uluslararası kurumlardan ve düzenlemelerden daha önemlidir. En büyük tehdit demokrasinin değerlerini (Amerikanın değerleri) paylaşmayan devletlerden gelmektedir. Bu rejimleri değiştirmek, Birleşik Devletler’in güvenliğini güçlendirmenin en iyi yoludur.” şeklinde özetlenebilir.

ABD içinde Murdoch gurubuna bağlı Fox News televizyonu ve The Weekly Standart Dergisi ile görüşlerini yaymışlardır. Amerika’nın büyük sermaye guruplarını da arkalarına almışlardır. Daha doğrusu Büyük kapitalist şirketlerin çıkarları doğrultusunda davranmaktadırlar. Rockfeller, General Dynimicks, Kristol, Exxon Petrol, Enron gibi…

Özetlersek; ABD’li Yeni Muhafazakarlar kendi ekonomik, hukuk, din ve ahlak anlayışları dışında kalan her politikaya güç kullanarak son vermeyi ABD’nin mutlak varlığının ve dünyanın tek güç odağı halinde kalmasının tek yolu kabul etmektedirler. Hiçbir uluslararası anlaşma ve hukuk kuralını kendilerini de bağlayıcı olarak görmemektedirler. İnsan hakları kavramının çerçevesini de “Amerikalıların Hakları” kavramını başa alarak çizmektedirler. Onların bu görüşlerinin bütün dünyayı büyük bir kaos dönemine sokacağını, büyük savaşlara ve yıkımlara sebep olacağını, ekonomilerin altüst olacağını, kan döküleceğini ve ekilen kin tohumlarının yüzyıllar boyu süreceğini söyleyen Lydon Larouche gibi demokratlar ise etkisiz kalmaktadır.

Yeni Muhafazakar Demokratlık olarak ortaya çıkan gurubun ABD’de iktidar olması ve her noktada güç kullanması, ikinci ülkelerde savunma refleksini harekete geçirmiş bulunmaktadır.

İkinci bir grup devlet ve zümre ise ABD’nin politikaları doğrultusunda davranmayı ve işbirliği yapmayı doğru tavır olarak benimsemiştir. Türkiye de bu ülkeler arasındadır. 1983 yılından başlayarak ABD ile Yeni Askeri Stratejik Anlaşmalar imzalanmış, İsrail’e karşı izlenen iki yüz yıllık politikalar terkedilmiş ve İsrail dostluğu ön plana çıkarılmıştır. Türkiye’de serbest piyasa ekonomisi (monetarist neo-liberal dönem) de izlenen sosyo-ekonomik ve siyasi politikalar tüm hükümetler tarafından benimsenmiştir. Ancak bu politikalar ABD’li Muhafazakar Demokratlar tarafından yeterli bulunmamış ve Türkiye’nin iç politik yapısına doğrudan müdahale etme kararı alınmıştır. Bunun sonucu olarak; IMF ve Dünya Bankası kullanılarak ekonomik krizler düzenlenmiş, etnik yapı harekete geçirilmiş, siyasal partilerde operasyonlar yapılmış ve zor durumda kalan 57. Hükümetin izlediği iç ve dış politikalar yönlendirilmiştir. Önce İslami söylemleri ile Milli Görüş adıyla taban oluşturan kesim parçalanmış, ayrılanlar Muhafazakar Demokrasi dedikleri fikir etrafında birleşmişlerdir.

Türkiye’de muhafazakar demokratlık

AKP’yi kuran kadroları izleyenlerin kafasını karıştıran temel söylem, değişim kavramı oldu. Herkes değişimden kastın İslami söylemlere dayalı politikadan vazgeçilmesi ve devletin düzeni ile uzlaşmaya gidilmesi şeklinde olduğunu sanarak yorumlar yaptılar. Ancak görüntünün fuluğ oluşu tam bir netlikle görüşlerinin kaynağının neresi olduğunu söylemeye yetmiyordu. On aylık icraatları sonucunda kimlikleri ve değişim kavramının içeriğinde neler olduğu ortaya çıktı.

AKP’nin siyasi kimliğini açıklayan kitap sonunda ortaya çıktı. Dr. Yalçın Akdoğan tarafından kaleme alınan kitapta yazılanlar, İslami inançlar ile liberalizm arasına sıkışmış, eğrileri ile doğruları birbirine karışmış, garip bir muhafazakarlık ile demokratlık arasında gidip gelen fikirler karışımı gibi gözükmektedir.

Sözkonusu kitabın önsözünde baskın bir muhafazakarlık anlayışı ile beraber “kendi düşünce geleneğimiz…..Yerli ve köklü değerler sistemimiz…. Siyaset yaptığımız coğrafyanın toplumsal ve kültürel değerlerine yaslanarak…” gibi kavramlar sıralanıyor. Ancak bu kavramlarla ilgili hiçbir analiz olmadığı gibi sonuçta topluma sunulan bir sentez de bulunmuyor. Görüşlere referans olarak alınan değerler sisteminin tamamının Batı düşünce tarihi ve değerler sistemi üzerine oturtulmuş olduğu görülüyor. Oy aldıkları seçmen kitlesinin % 26.8’inin İslamcı olması karşısında Batıdan bakış açılı “Yerli” değerler sisteminin nereye oturacağı, yaslanılacak “toplumsal ve kültürel değerlerin” hangileri olacağı afaki kavramlar olarak ortada kalmaktadır.

Kendilerini felsefi olarak “Türk Aydınlanması” hareketinin alternatifi olarak tanımlamakta; geçmiş dönemler için “…devrimci dönüşümü esas almış, … tepeden inme yaklaşımlar sergilemiş, … gelenekten kopmuş, ... radikal ütopik uygulamalar sergilemiş, … kurucu rasyonalizme yönelmiş, … tarihi sürekliliği ve toplumsal istikrarı zedelemiştir.” gibi suçlamalar getirmektedirler. Bu ifadeler öteden beri Cumhuriyet rejimine ve Atatürk İlkeleri’ne getirilen eleştirilerin ve saldırıların lügatça ifadeleri olarak önümüzde durmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve temellerini oluşturan tüm ilkelere de karşı bir tavır sergilenmektedir. Garip olan ise M. Kemal Atatürk tarafından konan Cumhuriyet’in temel ilkelerini Batıcı bakış açısından yorumlayarak rayından çıkaran Aydınlanmacıları suçlarken kendilerinin de Batıcı fikirleri esas almalarıdır. Prof. Hayek’in üç uçlu siyasi yelpaze tasnifini aynen benimsemiş gözükmektedirler. Sağ’da liberalizm, Sol’da Sosyalizm ve Orta’da muhafazakarlık şeklinde sıralanan Hayek teorisinin “kendi coğrafyamıza” uygunluğu üzerinde durulmamış bile. Bu gibi ayırımlara akıllarının erdiğini de zaten sanmıyoruz.

Muhafazakar Demokrasi adlı kitabın son bölümünde bir takım kavramlar sıralanmaktadır. Toplumsal ve kültürel geleneklere göre şekillendiği iddia edilen AKP muhafazakar demokrasisi; yerli, evrensel, değişimci, geriliğe ve yozlaşmaya karşı direnen, muhafazakar, ilerlemeci, gelenekten yana, modern, özgürlükçü, ahlakçı, aklı önemseyen, rasyonalist olmayan, devrimci değil evrimci dönüşümü savunan gibi birbirine zıt kavramlardan oluşan garip bir hipotezler curcunası.

Biraz din sosyolojisi ve toplum sosyolojisi bilen bir insan bile yukarıdaki kavramlardan çorba yapılmayacağını ilk bakışta anlar. Türk milleti için zorlama ve taklit kuramlar yaratmaya kalkanlar, geçmişte milletin dokusunu bozmuşlardı. Dış politik gelişmeler Türkiye ve Türk milleti için varlık-yokluk kavgası olmaya doğru giderken, çerçevesi ve içeriği olmayan kavramlarla oyalanamaz. Pratikte izlenen politikalar ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan görüşler tam bir çelişki yumağı oluşturmaktadır. Muhafazakar demokrasinin dış politika, Anayasa, milli savunma, iç güvenlik, devlet büroksasisi, ekonomik ilişkiler hakkında da netleşmiş yazılı bir görüşleri yoktur.

Yenileşme ile bozma arasındaki anlam farkının bile farkında olmayan sayın yazar ve O’na bu kitabı yazdıranlar, taklit etmeye çalıştıkları ABD’li Yeni Muhafazakar Demokratları ve Avrupalı Hristiyan Demokratları yeniden incelemelidir. Keskin birer Türk ve Müslüman düşmanı olan bu çevrelerle sürdürülen ilişkiler; kendilerine oy veren demokratların, milliyetçilerin (!), Atatürkçülerin (!), milliyetçi muhafazakarların dikkatinden kaçmamıştır. Sonuçta nereye varacaklarını kendisi de muhafazakar demokrat olan Ali Bulaç şu şekilde yazıyor: “ AK Parti’nin arkasına bir rüzgar alması hiçbir şey değildir. Eğer onu iktidara sürükleyen rüzgarın hakiki toplumsal ve kültürel anlamını unutacak olurlarsa, bu rüzgar bir fırtınaya dönüşebilir. ….seçmenin ancak yüzde 9.6’sının kendini “muhafazakar-demokrat” görmesi ile “İslamcı siyasi kimlik”in ilk sıraya oturması önemlidir. AK Parti rüzgar ile fırtına arasındadır. Onun kaderini referansları ve icraatları tayin edecektir.” (Zaman,23 Ağustos 2003)

Sonuç: siyasal partilerin teorileri ile pratikleri arasındaki uyumsuzluk uygulandıkları toplumları kaosa sürükler. Toplum eğer diri ve dinamik refleksler verirse bu tip partiler kısa zamanda siyasi haritadan silinir. Muhafazakar demokratlar diye isimlendirilen zümre; temel görüşleri Batı kaynaklıdır. Pratikleri göstermektedir ki dayandıkları duvar ABD’li Yeni Muhafazakarlar ve yerel dayanakları pek de yerli sayılmayan kapitalist çevreler ile sosyo-etnik çevrelerdir. Parti içinde egemen zihniyet liberal ve azınlık milliyetçiliği yapan çevrelerdir. Holding basını tarafından İslami çevreler adı verilenler ise ne kadar İslamidir şüphelidir. Tarikat terbiyesi ve cemaatçilik ile birbirine bağlı olanların referansının İslamiyet olduğunu kabul etmek diğer Müslümanlara bühtan olur. Kuramlar dinsel inanışları sömürü aracı yapanların kişisel zan ve hezeyanlarına dayandırılamaz. Muhafazakar demokratların, İslam dininin düşmanı olduklarını açıkça söyleyen Hristiyan Demokratları referans almaları keskin ve tehlikeli bir çelişkidir. Bir başka büyük çelişki de, 32 milyon insanın yoksulluk içinde yaşadığı müslüman bir ülkede, gösterişli törenler, düğünler, şölenler, seyahatler düzenlenmesi İslami sosyal ilkeler ile derin aykırılıklar göstermesidir.

Milli hassasiyetleri hiçe sayan iktidarları sel gelir yel eser götürür. Rüzgarın kasırgaya döneceği günler de yaklaşmaktadır.