| Ali Özsoy |
|
Irak’a asker gönderme:
Ama “Çuval Krizi” bile AKP’nin Amerikancı politikalarını frenlemeye yetmedi. Tersine AKP ABD’yle beraber Türk Ordusu’nu teslim alacak yeni bir siyasi atak başlattı. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün ABD gezisi ertelenmediği gibi, ABD yönetiminin Türk askerini Irak’a gönderme planı yürürlüğe girdi. Yeni Lawrence planı Türkiye’yi teslim almak için AKP’nin asker göndermeyi planladığı Irak’ta ise direnişin bitmediği hatta giderek şiddetlendiği ortaya çıktı. 1 Mayıs’tan itibaren Amerikan askeri kaybı 1 Mayıs öncesini aşmış durumda. Batı kaynaklarına göre her gün birkaç işgalci Irak’taki direnişçilerin gerillla saldırıları sonucu öldürülüyor. ABD Bağdat’ın kuzeyindeki Sünni bölgesinde pek çok yerleşim biriminde karakollara sıkışmış durumda ve Felluce gibi direniş merkezlerinde hâla egemenlik kuramadı. ABD için tüm bu kayıplar göze alınabilecek kayıplar olabilir. Ancak eğer ABD Ortadoğu’da gerçek hedefi olan Türkiye’yi bu bataklığa çekemezse verilen her kayıp Türkiye, İran ve Suriye’nin bölgedeki konumunu ve olası bir bölgesel ittifakı güçlendirecek. ABD’nin, daha Irak’ı zaptedemezken diğer Ortadoğu ülkelerini işgale yönelemeyeceği açık. Bu koşullarda Türk askerinin Irak direnişinin en güçlü olduğu bölgeye yerleştirilmesi ABD’ye paralı askerlik görevi yapılmasının ötesinde bir anlam taşıyor. Elbetteki ABD Irak’taki kayıplarının bir kısmını Türkiye’ye yükleyerek rahatlamak istiyor. Ancak Türk Ordusu’nun Irak halkıyla karşı karşıya gelmesi ve bölgede bir Türk-Arap çatışmasının yaratılmasında ABD’nin esas kazancı Türklerin ve Arapların biribirine kırdırılarak teslim alınması. Bu, Birinci Dünya Savaşı’daki Lawrence planının tekrarından başka bir şey değil. Lawrence planı Arap topraklarıyla sınırlı değildi ve Sevr’i hazırladı. Şimdi de bu planın Türkiye’yi teslim almaya yönelik olduğu anlaşılıyor. Lawrence planı Kuzey Irak’taki kuşatmayı tamamlamak için Türk Ordusu’nu Bağdat’a göndermek için ortaya sürülen gerekçelerin başında Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını korumak için Irak’ta görev almasının şart olduğu iddiası geliyor. Ardından hem Tayyip Erdoğan’ın hem de büyük medyanın ağzından asker göndermezsek ABD’nin düşmanlığını daha da fazla üzerimize çekeceğimiz söyleniyor. Oysa Türkiye’ye Irak’ta görev alması için dayatılan şartlar zaten Türkiye için en riskli ve zayıf konumu beraberinde getiriyor. Önerilen çözüm, ABD-Türkiye çatışmasında her stratejik noktada Türkiye’nin ABD’ye boyun eğmesinden başka birşey değil. 12 Ağustos günü Irak’a asker gönderme ile ilgili Çankaya’da düzenlenen üçlü zirvede Türkiye belli şartlar öne sürdü. Türk askerinin ABD veya Polonya komutası altında olmaması, BM veya NATO kanalıyla uluslararası meşruiyetin sağlanması ya da en azından Irak’taki Geçici Hükümet Konseyi’nin Türkiye’yi davet etmesi, Türk askerinin çatışma için değil barış ve istikrar için görevlendirilmesi, K. Irak’taki PKK-KADEK tehdidinin ortadan kaldırılması. ABD’nin istekleri ise bu şartların nasıl “karşılanacağını” açıkça ortaya koyuyor. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman Türkiye’nin K.Irak’ta görev almasının olanaksız olduğunu çünkü burada PKK’nın var olduğunu belirtiyor. Böylelikle AKP’nin iddia ettiğinin tersine Türk askerinin Türkiye’nin güvenliği için değil, işgalcilerin güvenliği için ateşe atılacağı açıkça vurgulanmış oluyor. İngiltere’nin Irak temsilcisi Sawers da Ankara’da yaptığı açıklamada Türk askerinin K. Irak’ta yararlı olamayacağını ama “kültürel ve tarihi” olarak Sünni Arapların yaşadığı bölgede çok daha başarılı bir barış görevi yerine getireceğini söylüyor. Böylelikle Türkiye’nin çatışma gücü değil barış gücü olacağı şartı da güya yerine getirilmiş oluyor. Ancak ABD ve İngiltere Saddam’ın fedailerinin en güçlü olduğu ve her gün Amerikan askerlerinin öldürüldüğü Tikrit bölgesinde Türk askerlerine yemek dağıtsın diye görev vermek istemediği açıkça ortada. Türkiye kendisi açısından hayati önemde olan K. Irak’ı ve Türkmen bölgesini ABD, Barzani, Talabani ve PKK’ya tamamen bırakarak güneyde ulusal kurtuluş mücadelesi veren Araplarla vuruşurken, Kuzeyde Türkiye’ye yönelik kuşatmanın son adımları atılacak. Çünkü Türkiye ABD’nin yanında Irak’a girerse hem Kürt devletini ve PKK’yı tanımış olacak hem de Arap ülkeleri ve İran’la arasını bozacak. Böylece Kuzey Irak’taki tehdidin önünde hiçbir engel kalmamış olacak. Türk Ordusu ABD, Kürt aşiretleri ve PKK emrine sokulacak Yani Türkiye’yi asıl bekleyen tehlike Irak’taki direnişin yarattığı riskler değil. Yoksa ABD için ölen askerlerin çok büyük bir önemi yok. Türkten başka kendi adına savaştıracağı uluslar da var. ABD’nin ısrar etmesinin nedeni farklı. Uluslararası meşruiyet ve Türk birliklerin yabancı bir gücün komutası altında olmaması gibi şartlar Irak gibi emperyalist işgal altında olan bir ülkede asla sağlanamayacak şartlar. BM’nin Irak’taki ABD kuklası Geçici Hükümet Konseyi’ni tanıması ve bu konseyin Türk askerini davet etmesi uluslarası meşruiyet sorununa çözüm olarak gösteriliyor. Oysa Türkiye bu konseyi tanıdığı ve askerlerini bu konseyin emrine sunduğu andan itibaren değil ABD komutasını kabul etmek, Barzani, Talabani hatta PKK’nın yer aldığı bir konseyi meşru hatta görev veren bir merci olarak kabul etmiş olacak. Türkiye’nin işgalcilerin emrinde olmadan, barış kuvveti olarak hem de meşru bir şekilde Irak’ta görev yapması kadar saçma bir şey olamaz. Dolayısıyla ABD’den emir almayacağız, işgalci olmayacağız, meşru olacağız diye yola çıkan AKP, Türk askerini yalnız ABD’nin değil, Kürt aşiretlerinin, PKK temsilcilerinin, yani Arap Birliği’nin bile tanımadığı ikinci sınıf Amerikan uşaklarının emrine verecek. “Irak’a Asker, Türkiye’ye Demokrasi” Planı AKP hükümeti Mehmetçiği böyle açık bir ihanetle ölüme gönderirken ne ABD’den gelecek parayı ne de Irak’ta siyasi veya ekonomik rantı düşünüyor. Esas hedeflenen AKP’nin ülke içinde, ABD’nin ise tüm Ortadoğu’da önünde dikilen en önemli engel olan Türk Ordusu’nun teslim alınması. Savunma Bakanı Vecdi Gönül bu planı Kore’den daha önemli bir fırsat, Abdullah Gül ise 50 yıllık ortaklığın ikinci önemli olayı olarak değerlendiriyor. Türkiye’nin ABD’den koparak bağımsızlıkçı bir ulusal güvenlik politikasına yöneldiği günlerde Ordu’yu yeniden ABD’ye bağlamak ABD ve AKP için stratejik önemde. Paul Wolfowitz Türkiye ABD ilişkilerinin bozulmasında, ikinci tezkerenin TBMM’de reddedilmesinde ve ABD’nin Irak’ta bu kadar çok kayıp vermesinden e Türk ordusunun sorumlu olduğunu M. Ali Birand’a açıkça belirtmişti. Wolfowitz’e göre Türk Ordusu ABD yerine nesnel olarak Saddam’la müttefik olmuştu. Wolfowitz’in Türk Ordusu’na olan kininin bireysel olmadığı, ABD’nin Süleymaniye operasyonuyla ortaya çıktı. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld Gül’e mektubunda “Çuval Krizinden” dolayı özür dilemediği gibi hükümeti överek ve bazı ordu mensuplarını suçlayarak ABD’nin Türkiye’deki düşmanını ve dostunu açıkça belirtmişti. Irak’ta ABD’nin komutası altına giren ordunun, Türkiye içinde de komuta gücünü yitirmesi ve iktidarı AKP ve ABD’ye tamamen teslim etmesi an meselesidir. Cengiz Çandar ve Hadi Uluengin’in deyimiyle “asker Irak’a gidecek, Türkiye’ye de demokrasi gelecek”. Hem Irak’ın hem de Türkiye’nin teslim alınması için önemli bir adım atılmış olacak. Türkiye’ye yönelik bu büyük tehlikeye karşı 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın “Mehmetçik’in kanını Galiçya’da, Yemen’de akıttık. Ne için akıttığımızı hâlâ soruyoruz. ...” uyarısı bu anlamda tarihi bir önem taşıyor. Ancak sorun sadece Mehmetçiğin kanını akıtma sorunu değil. Ordu’yu içte ve dışta ABD’ye bağlayarak mehmetçiği vatan savunması için kan akıtamayacak duruma getirmek ve teslim almak sorunu. |