| Hüseyin Mümtaz |
|
Türk’ten korkuyorlar Türk” Solu Dergisi; “Türk’ün Ateşle İmtihanı” kapak konulu bir sayı çıkardı, Türk düşünce ve siyaset sahnesindeki cümle aktörlerin hayatı değişti. Ortalık toz duman oldu. Göz gözü görmüyor. Mürteci Bizans basınının da gayreti ve “Şeriatçı ve Bölücü” işbirliği ile bilerek ve isteyerek ülkeyi İkinci Sevr’e sürüklüyorlardı. “Sağ”ı etkisiz hâle getirmişler, izole etmişlerdi. “M”HP’nin beceriksiz üç-buçuk yıllık iktidarı da zaten klâsik sağı umut olmaktan çıkarmıştı. Sağ; hortum görüntüsünü bir türlü üzerinden atamayan DYP-ANAP’ın ardından, “M”HP’nin de bir anlamda kendi bacağını vurmasıyla zaten iyice gündemden düşmüş, AB-ABD sömürgesi olma yolunda ortalık tam anlamıyla bir “dikensiz gül bahçesi”ne dönmüştü. Şeriatçı, bölücü ve mandacılar, güle oynaya yeni Rahip Frewlar, yeni Sait Mollalar yaratıyorlar, elele, gönül gönüle “Birinci Cumhuriyet”in bütün kazanımlarını o tek dişi kalmış canavara teslim etmekte en ufak bir beis görmüyorlardı. Sol ise, ideolojisinin “beynelmilelliği” sayesinde zaten cepte keklik idi. Barış ve kardeşliği, halkların kardeşliği ve barışı olarak gördüğü için azınlık-mozaik edebiyatına her zamanki gibi muhabbetle yaklaşıyordu. Aşağıdaki şu satırlar, Türkiye’deki “beynelmilel solun”; “Kızıl Elma Koalisyonu” karşısında düştüğü paniğin resmidir: “Şimdilerde yeni bir siyasi gelişme izliyoruz; Türkiye’nin Türkçü-Turancılarıyla kendilerine utanmadan ‘sol’ adını veren birtakım Kemalist milliyetçileri bir araya geliyor.” Asıl utanmazlık; Kemalist Milliyetçilerle birleşen solculara “utanmaz” sıfatının yakıştırılmasıdır. Solun “içeride” kimseyle birleşmesine, ittifak yapmasına tahammül edemiyorlar. Hep “dışarısıyla” birleşilecektir. Farandouri ile şarkı söylenecek, Anna Lindth’e çiçek ve kaset verilecek, Claudia Roth’a tahammül edilecek; Verhaugen’e, Ozan Ceyhun’a, d’Estaign’e ses çıkarılmayacak; Papandreu-Papadopulos’un ağzının içine bakılacak; yeni Sait Mollalar, Rahip Frewlar, Karanfilli İştirakçi Hilmiler yaratılıp alkışlanacak. Para dışarıdan alınacak, yabancı istihbarat örgütlerinin güdümündeki yabancı dernek ve vakıflarla içli dışlı olunacak, paralel yeni Amerikan Mandacıları-İngiliz Muhipleri-Kürt Teali Cemiyetleri kurulacak. Ama içeride “Türk” Solu; Türkçülerle ve en önemlisi Türk devletiyle ve onun kurumlarıyla bir araya gelemeyecek. Karen Fogg-Bush çocukları, ne olacak! Atatürk’ü sahiplenmemize de sinirleniyorlar. Onlara göre Atatürk AB ve ABD’ci. Atatürk’ün batının kucağına oturarak değil, batıyı kanırtarak batıcı değil, batılı olduğunun bilinmesini istemiyorlar. Atatürk’ü ellerinden almamıza sinirleniyorlar. Gayri meşrû Atatürkçülük tekellerini kırmamıza fena halde bozuluyorlar. Hem “sol”a, “Kemalist milliyetçilerle” birleşti diye utanmaz diyeceksin, hem Atatürkçü olacaksın.. Atatürk’ün önce Türkçü olduğunu bilmiyorlar. Adı bile Ata“türk”; Ata“türkiye” değil ki? Bir başka dantel “sol”ungaçlı entel de şunları söylüyor: “Türk entelleri; eski solcu-yeni faşistler milletin tekmesini sevmiyorlar ama postal tekmesine bayılıyorlar” diyorlar. Kendi askeri söz konusu olunca “faşist postal” ama AB/ABD kılığında “sivil” işgal söz konusu olunca “muasır medeniyet”, öyle mi? Oyunu “Türk” Solu bozdu, “Kral çıplak” dedi. Baştan beri, tam on senedir Türkçülük, sadece Türkçülük yapan “Yeni Hayat” Dergisi’nin neredeyse tüm kadrosuna sayfalarını açtı. Klâsik sağın entelektüel düzeyi yüksek belli başlı düşünce odaklarının, belli başlı isimlerine yer verdi. Şu lâf, Yeni Hayat’tan değerli dostum Hanifi Altaş’a aittir; “İki Almanya birleşir, dünya alkışlar.. Dünya iki Kore’nin, iki Vietnam’ın, iki Çin’in birleşmesi için çalışır. Fakat Türklerin bir araya gelmesi söz konusu olunca bırakın dünyayı, Türkiye’de bile herkes ayaklanır.” Aynı konu ile ilgili olarak söylenilen şu sözün patenti de yine Yeni Hayat’tan Gürkan Keskiner’e aittir: “Hainler birleşiyor da, vatanseverler neden birleşmesin?” “Türk’ün Ateşle İmtihanı” sayısında; Unesco-Koç işbirliğini arkasına alarak İstanbul’da ilk defa tarihi yarımadayı “aslına” döndürme-dönüştürme girişimlerine ön ayak olan, Pankrator Kilisesi’ni “topluma kazandıran”, sonra da Rum Vakfının Boğaz’a nâzır yalı dairesini 150 milyon liracığa kiralayabilen, daha önce bakanlığı söz konusu olduğunda Demirel’in; “Hemşeri tabanında kadrolaşır diye onaylamadım” dediği eski Belediye Başkanı Sadettin Tantan’ın neden ve neyi temsilen yer aldığını anlayamamamız bizim büyük ayıbımız olsun. Fakat “akıllara sezâ” bu “Türkçülük” işbirliğinin taa okyanus ötesinde uykular kaçırdığını teslim etmemiz gerek. Bakın Fuller; “Türk’ün Ateşle İmtihanı” sayısı üzerine hafta geçmeden hangi yorumu patlatıyor: “Sağcısı-Solcusu ABD karşısında birleşiyor. Türkiye’de Amerikan karşıtlığı yükseliyor ve Türk solu ile aşırı sağcı Türk milliyetçileri arasında beklenmedik bir koalisyon kurulmuş durumda. Bu gruplar Amerikan düşmanlığı noktasında birleşiyor.” Süper güç; Türkiye’de sağ-sol Türkçülerin birleşmesinden rahatsız. Çünkü bu sinerjinin koşullar uygun seyrederse Kafkaslar-Ortadoğu-Orta Asya’yı sarsıp sallayacağını görüyor. Tam da Amerika’nın yeni gözdesi olan coğrafya.. Elbette kendi çıkarları uğruna izin vermeyecek.. O vermeyecek de “içerdekilere” ne oluyor? İşbirliğinin bundan iyi belgesi, suçüstü’nün bundan iyi fotoğrafı olur mu? Ve bilumum “dahili ve harici bedhahlar” hırstan çıldırdıklarına göre “Kızıl Elma Koalisyonu”, tam da ismiyle müsemma, doğru bir yoldur. Asıl hayret ettikleri, şimdiye kadar ütopik bir yakıştırmadan öte gitmeyen Türk-Solu kavramının birden ete kemiğe bürünmüş olmasıydı. Sol, belki de ilk defa ideolojisinin içinde, “beynelmilel”cilikten başka, ve üstelik onun alternatifi olarak “Türkçülüğün” de yer alabileceğinin farkına varmış oluyordu. Bu; dereyi geçene kadar değil, büyük bir olasılıkla geçtikten sonra da sürecek olan kutlu bir işbirliğinin, zorunlu ilk adımlarıdır. İşi bu noktaya getirdiği için, bunu başarabildiği için her şeyden önce Şeriatçı-Kürtçü iş birliğine teşekkür borçluyuz. Kıbrıs’ı yabana atmayın… Milli hedef doğrultusunda solun sağla işbirliği ilk defa Rum kesimindeki başkanlık seçimlerinde oldukça uç bir görüntüde ortaya çıktı. Faşist terörist Papadopulos, Komünist Akel’in oylarıyla Başkan seçildi. Biz hep Rum-Yunan komünistinin önce Yunanlı, sonra komünist olduğunu söylüyor, kimseye anlatamıyorduk. Bildiğiniz gibi bizdeki “beynelmilelci” komünistler, önce komünist, sonra yine komünisttirler. Benzer şekilde Annan Plânı da kuzeyde bir tür turnusol kâğıdı görevi gördü. Kıbrıs’ın AB sömürgesi olmasını, aslında AB aracılığı ile Yunanistan’a bağlanmasını, Yunanistan’a bağlanacak Kıbrıs’ta Türklerin ikinci sınıf vatandaş bile değil, azınlık olmalarını sağlayacak Annan Plânı KKTC’de de taşları yerine oturttu. Klâsik solun bir kısmı plânın karşısında yer alırken, klâsik sağın bir kısmı da Karen Fogg-Bush çocuklarıyla beraber plânın yanında oldu. Yâni KKTC’de sağın bağımsızlık, solun enternasyonalizm istediği ölçütler aşıldı; 1974 sonrası adaya enjekte edilen güneydoğulu nüfusun içindeki Kürtçülere, oy uğruna prim veren Serdar Denktaş’ın “sağdaki” DP’si, doktriner Marksist sol ile, “Annan Plânı doğrultusunda anlaşma” zemininde işbirliği içine girdi. Liboş ve tarikatçı olmayan sağ ile fikir namusu sahibi sol da plânın karşısında saf tuttular. Türkiye’nin sadece 40 mil “uzağındaki” Kıbrıs, Türkiye’ye hayli “uzak” olduğu için bu kutuplaşma gözden kaçtı. Belki de bilerek gözden kaçırıldı; çünkü Akepe Kıbrıs’ta Annan Plânı’nı, bu plânı destekleyen muhalefeti destekliyor, CTP’li Talât’ın, devleti atlayarak Simitis’le görüşmesine bile göz yumuyordu. Ne olduysa oldu, dalgalar dalga boyunu aştı, ve vatansever sağcı ve solcular Türklük ortak paydasında buluştu. Akepe iktidarının, her probleme “usulünce çözeriz” diye bodoslama atlayan “gözü karalığı” olmasaydı bu payda yine de zor teşekkül ederdi. Özetle sözün özü, Akepe ne yaptı etti, Kıbrıs’ta ve Türkiye’de sağ ve solun, “içlerinde Türkçülük ateşi yanan kesimlerini”; ateşle imtihan içinde olduklarının bilincine vararak bir araya gelmelerini sağlamayı becerdi. Az iş midir? Dolayısı ile bu noktaya gelinmiş olmasından bu satırların yazarı ancak memnuniyet duyar. Çünkü neredeyse üç sene önce 18 Eylül 2000 tarihinde, o zaman günlük yazmakta olduğu Yeni Mesaj Gazetesi’nde yayınlanan “İstiklâl Beyannamesi” başlıklı yazısında şu satırlar yer almaktaydı: “Vatanını, milletini, dinini seven her Türk AB’ye karşı olmalıdır. Toplumun ‘istiklâl-i tam’ma âşık olan, hür yaşamaya alışmış, ‘İstiklâl benim karakterimdir’ diyen ve dolayısı ile AB’ye karşı olan; en sağdan en sola kadar bütün sosyal grupları, toplumsal baskı unsurları ve dinamik güçleri her türlü komplekslerini bu süre içinde bir kenara bırakarak güç birliği etmelidirler. 57’nci hükümet Anadolu’ya ‘AB’yi tezgâhlamak’ için heyet gönderecekse, bu gruplar da belli bir organizasyon dahilinde sadece Anadolu’ya değil, Trakya dahil bütün Türkiye’ye AB’nin gerçek yüzünü gösterecek, maskeleri alaşağı edecek karşı heyetler göndermelidir. Aynı TBMM hükümetinin Kurtuluş Savaşı esnasında Kuvayı Milliye’yi canlandırmak için Anadolu’ya gönderdiği “İrşad Heyetleri” gibi.. Yeni Mesaj-Meltem TV ekibine, Yeni Hayat’a, Aydınlıkçılar’a, Hürriyet’ten Mümtaz Soysal, Cumhuriyet’ten Erol Manisalı’ya ve açıktan olmasa da ‘askere’ büyük görev düşüyor.. Kazanan Türkiye olacaktır.. Bizim Türkiyemiz...” (Ayrıca Bakınız; “Türkiye’nin Sarkacı”; Hüseyin MÜMTAZ. İcmal Yayınları. İstanbul 2000. Sayfa 98) Çağrıma, geçen zaman içinde kimlerin cevap vermediğine bütün Türkiye tanıktır. Tabii ilk cümlede yer alan “Vatanını, milletini, dinini seven her Türk AB’ye karşı olmalıdır” sözü, Amerika’nın Ortadoğu’ya vahşi saldırısından sonra “AB ve ABD’ye” olarak da değiştirilmelidir. Devletin adı, halâ ve her türlü engellemeye rağmen ne mutlu ki “Türkiye Cumhuriyeti”dir, başat unsur “Türk”tür. O halde devletin teb’ası olan her türlü “diğer” bütün azınlık-mozaik-mikro milliyetlerden, sair “kültür zenginlikleri”nden, durup durup da nedense Helsinki sonrası “etnik bilinci patlayanlardan” saygı beklemek en doğal hakkımızdır. Birbiri arkasına patlak veren “Türklük Bilinci patlamalarını” katiyyen yabana atmayın. “Kuvayi Milliye Çağrısı”nı; “Karaman Bildirisi”ni, “İzmir Sivil Toplum Örgütleri Platformu”nun bildirisini bir kenara dikkatle not edin. Ve adına ister “Manifesto”, ister “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu” deyin ama bu “birliktelikten” beklentimizin ise şu düşünce olduğunun altını dikkatle çizin: “Sınıf-tarikat-mozaik saplantılarını aşmış bütün kişi-kurum ve kuruluşlar, Türk başat unsurunun denetim ve gözetiminde Türkiye Cumhuriyeti’nin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü doğrultusunda çalışmalıdır.” Kim isterse buyursun.. Türk töresidir, Kutlu hedefe doğru “Göç yolda düzelir”. Çağrımıza uyanların samimi olup olmadıklarını zaman ve olaylar karşısında sergileyecekleri tavırlar belirleyecektir. Ayrılan ayrılır, giden gider, kalan sağlar bizimdir. Katılanların arkasında “hangi finans gücü” ve “örgütün” bulunduğu da zaten ancak zurnanın zart dediği yere kadar gizlenebilir. Türk devletinin tam bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğü için destek veren her “finansör”, her “grup” kabulümüzdür. Devlet bizim devletimizdir. Bayrak, vatan, millet de öyle.. Evet Türk’ten korkuyorlar. Adında Türk olsa yemek bile yemeyecekler, nefes bile almayacaklar, su içmeyecekler. İngiliz dili, Arap göbeği, Roman Şalvarı ile Eurovision’u kazanan Sertab Erener günlerce manşetlerden inmedi. Fakat Süreyya Ayhan Berlin’de birinci olduktan sonra kocaman bir Türk bayrağı ile dakikalarca seyircileri selâmladı. Ertesi gün hangi gazetenin birinci sayfasını süsledi fotoğrafı? Bırakınız korksunlar, bırakınız ürksünler, bükemedikleri bileği öpsünler. Öpmüyorlarsa, sevmiyorlarsa terk etsinler. Korku dağları bekler. Korkunun ise ecele bile faydası yoktur.
|