| Cihan Dura |
|
AB sevdası Türkiye’yi bölünmeye mi götürüyor?
A) Ulusal program AB’nin Türkiye’ye, istediği biçimi verme mekanizmasının bir dişlisi de Ulusal Program’dır. Bu belgeyledir ki Türkiye 1999 Helsinki Doruğu ve 2000 Katılım Ortaklığı Belgesi mutabakatı çerçevesinde, AB’ye taahhütte bulunur. Yapacağı işleri sayar, takvimini belirtir. Başka bir deyişle: -AB ülkelerinin (gerçekte Almanya ve Fransa’nın) kendileri için geliştirdiği müktesebatı üstlenir. Yine aynı ülkelerin kendileri için oluşturduğu mevzuata uyum sağlar. -Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yer alan öncelikleri hayata geçirir. Öncelikler, tabii AB’nin (özellikle Fransa ve Almanya’nın) çıkarları göz önüne alınarak belirlenmiştir. Program, Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yer alan kısa ve orta vadeli öncelikleri geniş bir şekilde yerine getirmektedir. Ulusal Program 2005 yılına kadar 94 yasanın değiştirilmesini, 89 yeni yasanın çıkarılmasını ve idarî yapıda 4000 ayrı değişiklik yapılmasını öngörmektedir. Üç bölümden oluşmaktadır. -Programın “Politik Ölçütler” bölümünde demokratikleşme, insan hakları ve düşünce özgürlüğü konuları yer alır. Bunların çoğu zaten Türkiye’nin normal demokratikleşme sürecinde yapılması gereken işlerdir. Ancak Türkiye’nin gelişme düzeyi ve sosyo-kültürel yapısını göz önünde tutarak ve onlarla âhenkli olarak... Asla AB ülkelerine yaranacağım, onları memnun edeceğim diye değil! -“Ekonomik Ölçütler” bölümü ekonomik politikalar ve bunların uygulanması ile ilgili olarak yapılmış taahhütleri içerir. Örnekler: Vergiler, enflasyonla mücadele politikası, sanayi politikası, bölgesel politikalar, piyasa ekonomisi, özelleştirme, KİT’ler, sübvansiyonlar, tarım politikası (tarımsal nüfusun azaltılması, sübvansiyonların kaldırılması), sosyal politikalar... Ne denli akıl dışı ve ne denli bilimsel mantığa aykırı taahhütler!... Bir ülke kendisinden birçok açılardan farklı bir ortamda geçerli olan politikaları aynen benimsiyor! Oysa bilim her politikanın, uygulanacağı ortamın gelişme düzeyi ve sosyo-kültürel yapısıyla âhenkli olarak geliştirilmesini ve tatbik edilmesini ister. -Türkiye’nin, AB üyesi olabilmek için yerine getirmesi gereken kriterlerden (koşullardan) biri de AB müktesebatına uyum sağlamasıydı. Türkiye’nin bu çerçevede yapmayı taahhüt ettiği yasal değişiklikler ise “mevzuat uyumu bölümü”nde sayılmıştır. AB Komisyonu 2001 İlerleme Raporu’nda Ulusal Program’ı değerlendirmiştir. Türkiye’nin henüz Kopenhag kriterlerini yerine getirmediğini belirtmiştir. Ancak bununla yetinmemiş, “yeni istekler” de ileri sürmüştür. B) Uyum yasaları Türkiye AB ülkelerinin (aslında, iki emperyalist ülke olan Almanya ve Fransa’nın) isteklerini, yaptığı taahhütleri, TBMM’nce çıkarılan uyum yasaları ile yerine getirmektedir. Uyum yasaları, Türkiye’yi “yeniden yapılandırma” mekanizmasının önemli bir dişlisidir. 1- Nitekim Türkiye Ulusal Program’da yaptığı taahhütler çerçevesinde çıkardığı ilk uyum yasaları ile, Nisan 2002’ye kadar şu hususları gerçekleştirdi: -Anayasasını beşte bir oranında değiştirdi. Özellikle “insan hakları” konusundaki taahhüdüne uydu. - “Mevzuat uyumu”nun tamamına yakın bir kısmını gerçekleştirdi. 2- TBMM 3 Ağustos 2002’de üçüncü Uyum Yasası paketini kabul etti. Bu paketle de şu önemli değişiklikler yapıldı: -İdam cezası savaş ve yakın savaş tehdidi halleri dışında Türk hukuk sisteminden çıkarıldı (Bundan ilk yararlananlar, terörist başı ve vatan haini Abdullah Öcalan ve benzerleridir.) Böylece Vatan savunmasında can veren çiçeği burnunda şehitlerimizin kanı yerde kalmış oldu. (Samimiyetsiz, “dün dündür, bugün bugündür”cü siyasilerimizin sözleri hâlâ kulaklarımızda: Kanları yerde kalmayacaaak!). -Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması ve bunların öğrenilmesi önündeki hukuki engeller kaldırıldı (Bunun nelere yol açabileceğinin örnek ve kanıtlarından birini aşağıda vereceğim). -Lozan azınlıkları vakıflarına ilişkin taşınmaz mal rejimi daha liberal bir hale getirildi (Bu ve benzeri uygulamalar Türkiye’de Hıristiyanlığın hızla yayılmasına yol açacaktır. Çünkü Hıristiyan misyonerler yalnız İncil ile değil, deste deste dolarla, euro ile birlikte geleceklerdir. Türkiye’de açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca yurttaşımız var. Açlık fırın duvarını delermiş!). -İfade özgürlüğü kapsamındaki eleştiri hakkına açıklık kazandırıldı. -Dernek ve vakıfların faaliyetleri kolaylaştırıldı. C) İlerleme Raporu ve yeni uyum çabaları Aslında Avrupa’nın iki “kabadayı”sı Almanya ile Fransa’nın güçlü etkisi altında çalışan Avrupa Birliği Komisyonu, “ev ödevleri”ne bakarak, uslu öğrencisi Türkiye hükümetlerine not da vermektedir. Bu not karnelerine “ilerleme raporu” adı veriliyor. Ne var ki Türkiye sürekli kırık not alan bir “öğrenci”... Ekim 2002’de yayımlanan beşinci ilerleme raporunda da durum değişmemiştir: Rapora göre Türkiye siyasi kriterleri tam olarak karşılamamıştır. Her alanda daha fazla ilerleme kaydetmesi gerekmektedir. Efendisinin gözüne girmek için olsa gerek, zamanın teslimiyetçi iktidarı Eylül-Ekim 2002 arasında çıkardığı bir dizi yönetmelik ve genelge ile, şu konularla ilgili “ikincil mevzuat”ı yürürlüğe koydu: Yakalama, gözaltına alma ve ifade alma; Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesi; cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmeleri ve bunlar üzerinde tasarrufta bulunmaları; toplantı ve gösteri yürüyüşleri, cezaevi reformu. Bu düzenlemelerin, bölücülüğü, Hıristiyanlık propagandasını, tarikatçılık faaliyetlerini önemli ölçüde kolaylaştıracağına dikkat ediniz. 57. Hükümet bütün bu ödünleri niçin veriyordu? Aralık 2002’de yapılacak Kopenhag Doruğu’nda yalnızca bir “müzakerelere başlama tarihçiği” alabilmek için. Ne var ki, tarih yerine hava aldılar. Havayı alan, yeni hükümet, AKP Hükümeti oldu. Yalvar yakar ancak “koşullu olarak, müzakereleri başlatma” sözü alınabildi: Avrupa Birliği 2004 Aralık ayında, Komisyon’un hazırlayacağı rapor ve önerileri doğrultusunda Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiğine kanaat getirdiği takdirde, gecikmesiz olarak üyelik müzakerelerini açmayı taahhüt ediyordu. Bu ne anlama geliyor? “Fransalmanya” Türkiye’den daha fazlasını istiyordu. Türkiye bütün bunları yerine getirmeyi Ulusal Program’da zaten kabul etmişti. Ancak Atatürk Türkiyesi, yavaş yavaş, halka hissettirilmeden, bilinen adını söyleyelim, “salam yöntemi” ile yok edilmeliydi. Taktik buydu. Şimdi sıra AKP hükümetindeydi. O da 6. uyum paketini hazırladı ve Haziran 2003’te Meclis’den geçirdi. Bu düzenlemeyle de Kürtçe radyo ve televizyon yayını başlatılıyor, bölücü propaganda tümüyle serbest bırakılıyordu. Görüyorsunuz, vatan haini Abdullah Öcalan ve Peşmerge-coniler bütün hedeflerine, bizim bu Avrupa Birliği iptilamız sayesinde ulaşıyor. Meclis’de kabul edilen 7. paket ise, bilindiği gibi Milli Güvenlik Kurulu’nu hedef alıyor. D) Sıra Çerkeslere mi geliyor? Haklı olarak Ulusalcı Cephe bu gelişmeleri kaygı ile izliyor. Örneğin MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’a göre “Özel TV’lerin Kürtçe yayın yapması bölücülüğe prim olur.” Emekli Orgeneral Kemal Yavuz da bir TV kanalındaki konuşmasında bu tür hak taleplerinin arkasının kesilmeyeceğine hükümetlerin dikkatini çekiyor. Aşağıda sunacağım yazı “Çerkes Platformu” adlı bir sitede yer aldı (http://www.cerkesplatformu.org/htezcan.htm, Tarih 24.4.2003). Yazarı Nartan Ünsal, başlığı “Anadili Öğrenim ve Yayın Hakkı.” Bakın Nartan neler yazıyor: Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylık süreciyle birlikte ‘anadil öğrenimi ve yayın hakkı’ tartışmaları gündemi işgal ediyor. Avrupa Birliği uyum yasalarıyla bu sorunun bir ölçüde çözüldüğü düşünülüyor. Kısa zaman öncesine kadar ‘her Türk vatandaşının anadilinin Türkçe olduğu’ yasayla tespit edilen Türkiye’de, bugün konunun Avrupa Birliği zoruyla da olsa bu aşamaya gelmesi büyük bir adımdır. Ancak anadille ilgili gündem başından beri ‘Kürtçe’ çevresinde dönüyor. Bir parti başkanı TRT’den Güneydoğu’da belirli saatlerde yayın yapılması teklifiyle çözüm öneriyor. Peki Türkiye’de Kürtçeden başka konuşulan dil yok mu? Türkiye’de Kürtler dışında farklı anadili olan başka topluluklar da var. Bunlardan biri de Çerkesler... Çerkesler bir yüzyıldan fazla zamandır yaşadıkları bu ülkeye ve diline uyum sağlamakta sorun yaşamadılar ama bugün, hem nüfuslarının dağınık olması gibi öznel nedenlerden, hem de Cumhuriyet dönemi boyunca uygulanan asimilasyon politikası nedeniyle dillerini kaybetme noktasına geldiler. Orta yaşın altındakilerin çoğu anadilini bilmiyor ya da konuşamıyor. Dünyanın en fazla sesine sahip dili Ubıhça bu topraklarda yok olup gitti. Anavatanları Kafkasya’da ve yaşadıkları diğer ülkelerde (Ürdün, Suriye, İsrail’de) Çerkesler okul açma, kendi dillerinde eğitim görme, yayın yapma haklarına sahipler. Dünyada en çok Çerkesin yaşadığı Türkiye’de ise bunu dile getirmek bile bölücülük sayıldı. Elbette devletlerin vatandaşlarından ülkenin resmi dilini bilmelerini isteme hakkı vardır, ama hiçbir devletin vatandaşlarının anadilini yok etmeye hakkı yoktur. Türkiye’de bugüne kadar uygulanan politika ‘Türkçeden başka dillerin’ ortadan kaldırılmasına yönelikti. Çağdaş iletişim olanaklarından yararlanamayan, eğitim ve yayın hakkı olmayan bir dilin yaşama şansının olmadığı bellidir. Sıkça dile getirilen “evde, kendi aralarında serbestçe konuşma özgürlüğü” ise ancak acı bir alay sayılabilir. Bugün ‘anadil öğrenimi ve yayın hakkı’ yasal olarak tanındı. Gerçi bu tanımla ‘anadilde öğrenim ve yayın hakkı’ arasında büyük fark var ama biz daha oraya gelmedik. Dahası bu konudaki tartışmalarda hâlâ bunun doğal bir insan hakkı olarak değil, AB’ye adaylık sürecinde verilen bir taviz, yasak savma kabilinden alınan bir karar olarak görüldüğüne tanık oluyoruz. Belki yaşadığımız dönemlerden sonra buna da şükür demek lazım... Şimdi bu hakkın nasıl kullanılacağı önemli. Anadil öğrenimi ve yayın devlet eliyle yapılacaksa, bunun sadece Kürtçe için değil Türkiye’de konuşulan bütün diller için olması gerektiği ortada. Birçok Avrupa ülkesinde şöyle de bir uygulama var: Bir okulda (10-15) gibi belli sayıda öğrenci bir dilde öğrenim görmeyi talep ediyorsa, o okulda seçmeli olarak o dilin dersi konuyor, öğretmeni de devlet tarafından sağlanıyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütçesi Kürtlerin, Çerkeslerin, Gürcülerin, Lazların ve diğerlerinin verdiği vergilerden de oluştuğuna göre devletten bu konuda destek beklemek anlamsız olmasa gerek. Evet, Nartan “Kürtlere şapır şupur, bize gelince Yarabbi şükür, ha!” diyerek, bu talepleri ileri sürüyor, yazısında. Ulusalcılar kaygılarında haklı değil mi? Birileri çıkıp “ne var bunda, varsın Çerkes kökenli yurttaşlarımızın da gönülleri hoş olsun” diyebilir. Bu aymazlar bilmelidir ki Türkiye’yi bir mozaik olarak tanımlayanlar, onlarca etnik topluluktan söz edenler, bir de pusuda bekleyen “Çirkin Batılı” var. Ne olacak bu çözülmenin sonu, o zaman? Radikal’de (29.7.2003) İsmet Berkan şöyle yazmış (ifadelerini, düzelterek veriyorum): “Geçen yıl tam bu vakitleri hatırlayın... Meclis Avrupa Birliği reform paketini yasalaştırmaya uğraşıyor. Pakette idamın kaldırılması da var, anadilde yayın, eğitime sınırlı izin verilmesi de var. Birileri yeri göğü birbirine katıyor, ‘bu paket geçerse Türkiye bölünür, iç savaş çıkar’ diyordu. Aralarında benim de olduğum karşı grup ise reform paketini savunuyor, ‘Türkiye’ye hiçbir şey olmaz’ diyorduk. Şimdi aradan koca bir yıl geçti. Ne oldu, bölündük mü?” Sosyal bilimlerde “yapı ve boyut” konusunu bilmiyor, İsmet Berkan. Kendi küçük yaşamının minik ölçülerini, koca bir devletin, 70 milyonluk bir ülkenin dev yaşamına uyguluyor. Tabii, aldanıyor. Aldansın, önemli değil de, ya yanılttığı binlerce yurttaşımız? * Atatürk ne demiş: “Kapıyı aralık tutmayın, farkına varmadan ardına kadar açılır.” Kapıyı İsmet Paşa araladı. Sonra Türkiye’yi Menderesler, Evrenler, Demireller, Özallar, Ecevitler, Bahçeliler,... yönetti. Kapı açıldıkça açıldı. Şimdi de takiyyeci yönetiyor. Bu gidişle ardına kadar da açılır.
|