Arama: 
18.08.2003/Sayı:37
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Söyleşi
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Türkiye Bedri Baykam

AKP’ye muhalefet:
Lütfi Kırdar Salonu’ndan üç farklı “imaj”

İstanbul’da trafik felç oldu, beş-on bin polis “görev” yaptı, 14.000 kişi Başbakan’a sevgi ve saygılarını sunmaya geldiler. Bunun adı “düğün”müş! Lütfi Kırdar Sahnesi’nde genel olarak “Figaro’nun Düğünü” gibi oyunlar beklenirken, konumuz bu sefer başka bir “oyun”du. Emin Çölaşan, Hürriyet’te Başbakan’a açık bir davet yaptı ve 14.000 kişiden ganimet toplar gibi altın stoku yapmanın yakışık almayacağını, getirilen “hediyeler”in topluca bir hayır kurumuna verilmesi gerektiğini vurguladı… Vurguladı ama, ne gezer! Beyaz çuvallarla mallar götürüldü. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın oğlunun düğününe bırakın peçelileri ve türbanlıları, kara çarşaflı yobazlar geldi “davetli” olarak.

AKP demokrasisi:
Nikah şekeri yerine cop!

Aslında olayların netlik kazanması açısından “yararlı” bir düğündü. Çünkü sürdürülen “demokrasi” parodileri ve komedilerinin altından gittikçe takke düşüyor, kel görünüyor. Hiçbir takke bu kadar sağlam oturamaz, hiçbir “takiyye” sonsuza dek göz boyamasını sürdüremez.

Oportünist, dalkavukçu ve çıkarcıların çıkartmasıyla “düğün” yaşanırken, Taksim’de solcu gençler “Tayyip oğlunu askere gönder” diye tezahürat yapıyordu. AKP demokrasisi onlara cop ve dayak dağıttı, nikah şekeri niyetine. Yıllardır vurguladığım bir tezim vardır: Şayet “savaş” kararı, ya da “yurtdışına birlik gönderme” kararı alanlar, bunun altına imza atanlar mecburi olarak bu askeri tugayların içine en önde savaşmak üzere kendi çocuklarını, yeğenlerini, kardeşlerini koymaya mecbur olsalardı, inanın bana, dünyada bir tek savaş kalmazdı. O açıdan solcu gençlerin attığı slogan, hedefi 12’den vuruyordu. Tayyip Erdoğan ve diğer AKP yetkilileri Türk askerlerinin Conilerin yerine Tikrit ya da Bağdat’ta “şehit” olmasını istiyorlarsa hiç uzağa gitmesinler, bu yüksek “şehit” mertebesine yükselme olasılığına ulaşacak olanları öncelikle en yakın çevrelerinde arasınlar.

Berlusconi gelinin elini öptü!

Gençler Taksim Meydanı’nda “Bilal Irak’a, Askere” diye tempo tutarken Lütfi Kırdar’da başka bir “skandal” yaşanıyordu. Efendim, Berlusconi “gelin” hanımın elini kaptığı gibi ağzına çekip öpüverdi! İşte orada bütün hatlar birbirine karıştı! Bu diplomatik bir gaf mıydı? Gelinin masumiyeti, temizliği bozulmuş, sayılır mıydı? Hele bunu yapanın ve şahidin bir Hıristiyan olması durumu daha da vahim boyutlara çekiyor muydu? Şimdi neler olacaktı? Eyvah, acaba önceden imam nikahı olduysa bu bozulmuş olur muydu?

Sevgili gazetelerimiz hemen “İslami bilirkişi”lere bunu sormaya başladılar. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bu arada düğüne çağrılmayan kimi köşe yazarları ağlaşırken, bu onuru elde eden kimi gazeteci minili hanımlarımız da siyasi gücün etkisinde kalarak, “Bu türban modası yayılır” diye müspet görüşler öne sürüyorlardı. Allah iyiliklerini versin, görüyorum ki güce boyun eğmenin bir sınırı yok. Özellikle “Amiral Gemileriniz”, Sahil Koruma Yetkilileri ile iyi geçinmek için her türlü faydalı jesti yapıyorlarken…

Lütfi Kırdar koridorlarında bu çarşaf-peçe ucubeleri dolaşırken, aynı bina dünyanın en saygın felsefecilerinin buluşup tartıştığı bir platform haline gelmiş, böylece ortaçağ ve 21. yüzyıl binayı “sandviç” yapıp, aynı anda ısırmaya başlamışlardı. Kimin dişinin kırılıp, kimin bu mücadeleden galip çıkacağını zaman gösterecekti.

Tayyip Bey herhalde çok kızıyordur Cumhurbaşkanımıza

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin açılış konuşmasını yaparken çok önemli bir ikilemi vurgulayarak, Türkiye’nin bir yol ayrımında olduğuna işaret etti!

“Felsefenin getirdiği kuşkuculuk ve eleştirel düşünce, bilimsel düşüncenin, yenilikçi buluşların temelini oluşturmuştur. Eleştirel, sorgulayıcı ve çözümlemeci düşüncenin önem kazandığı dönemler, bilimsel üretim ve aydınlamacı gelişmelerin önünü açmıştır. Dünya ortaçağın karanlığından, skolastik düşüncenin dar ve tutucu kalıplarından, felsefi düşüncenin sorgulayıcı ve eleştirici yaklaşımı ile çıkmıştır.”

Düşünüyorum da, Tayyip Bey çok kızıyordur herhalde Sn. Cumhurbaşkanımıza… Şimdi ne demek istiyor devletimizin başı bu demeçlerle? İslami model bu kadar öne çıkarılırken “eleştirel, bilimsel, aydınlanmacı” gibi sözcükler de neyin nesi oluyor. Tayyip Bey bu “direnç” karşısında eminim şunları düşünüyordur.. “Şu süre bir aksa da, Cumhurbaşkanlık koltuğuna Allah’ın izniyle bir çıksam… Hay Allah, bari ben çıkana kadar şurada 12 Eylülcü biri otursaydı”.

Sahiden de ne iyi olurdu, değil mi? Hiç olmazsa Tayyip Bey’in o koltuğa yükselme olasılığı olana kadar yine felsefe derslerini kaldırtıp, din derslerini zorunlu hale getiren biri olsaydı o makamda. Şu geçiş döneminde Türk-İslam sentezi ile idare etseydik!!

Gerçekten de Cumhurbaşkanı Sezer bu hükümetin başına çok iş açıyor! Örneğin, yoksul öğrencilerin özel okullarda okutulmasına ilişkin yasayı düzenlemeyi “Tarikat ve cemaat okullarına yeni kaynak aktarılacağı ve laikliğe aykırı düşünceye sahip insanlar yetiştireceği” uyarısıyla bir daha görüşülmek üzere parlamentoya iade etmek de ne demek? Halbuki onca tarikat, onca vakıf, onca “militan yetiştirme yuvası” bu yeni civcivleri kapmak için nasıl da kılıf ve takkeleri hazırlamışlardı! Milli Eğitim Bakanı da bu işe çok kızmış, Sezer’in tavrına “ayrımcılık” demiş! Yani uzun lafın kısası, halkın %25’inin oyuyla, meclisin 2/3’sini elinde tutan AKP, bu Anayasa ve bu Cumhurbaşkanı ile yeterince “hızlı” ilerleyememekten şikayetçi…

CHP kongresi

Bütün bunlar yaşanırken iki hafta önce yine Lütfi Kırdar’da yapılan CHP İstanbul İl Kongresi yine üzücü bazı olaylara sahne oldu. Taksim Meydanı’nda polisten dayak yiyen gençler ve elindeki tüm imkanları kullanarak Orman İmar Yasası’ndan tarikat çengellerine kadar her yanlış yasayı veto eden Cumhurbaşkanı’ndan çok, en büyük toplumsal muhalefetin önderliğini yapması gereken Cumhuriyet Halk Partisi bu büyük görevi yapabilmek için her şeyden önce kendi içindeki muhalefet sesleri sabır, hoşgörü ve bunun da ötesinde dikkatle dinleyerek kendine bir eylem planı çizmeli, toplumsal muhalefetin en önemli dayanışma ayağını oluşturmalı.

Kongre’de ben de eleştiri konuşmamı yapmak üzere sıramı beklerken “görüşmelere son vermek üzere sunulan yeterlilik önergesi” Divan Başkanı Mustafa Özyürek tarafından gündeme alındı. Özyürek, önergenin lehinde ve aleyhinde iki konuşmacı istedi. Ben kürsüyü önergenin aleyhinde görüş belirtmek için aldığımda, istesem “halkı ve kendi üyelerinizi sabırla dinlemezseniz başınıza şunlar, şunlar, şunlar gelir” diye hazırladığım tüm konuşmayı yapabilirdim. Ancak bu fırsatçılığı yapmak istemedim, yalnız konunun içinde kalarak CHP yönetiminin 2-3 yılda bir toplanabilen İstanbul Kongresi’nin yarım saat, ya da bir saat daha kısa ya da uzun sürmesinin bir önemi olmadığına, ama buradan yükselecek yapıcı eleştirilerin partinin geleceği açısından ne kadar önemli olacağını aktardım. Hiçbir provokasyona yeltenmeden, konunun dışına taşmadan, yöneticileri sabır, anlayış, sükunet ve soğukkanlılık içinde kalan 4-5 konuşmacıyı dinlemeye davet edip, bunun bir sosyal demokrat partiye yakışan tek davranış biçimi olduğunu anlattım. Ne yazık ki bu konuşma fayda etmedi. Kararlar çoktan alınmıştı ve önerge kabul edildi, konuşmalar bitirildi. Bunun üzerine bu anti-demokratik tavırlara fevri bazı tepkiler koyan delegelerle, bu kararı olumlayan delegeler arasında çok nahoş bazı kavgalar ve itiş-kakışlar başladı. O anda parti yöneticilerine, birinci sıraya gelip söylediğim şu oldu: “Değer miydi buna? Dört kişi daha söyleyeceklerini söyleseydi de akşam televizyon haberlerinde CHP İstanbul İl Kongresi yine kavga-gürültü ile geçti” şeklinde haberler çıkmasaydı, daha iyi olmaz mıydı parti için?

Bu sözlerime tabii tatmin edici bir yanıt alamadım. Ne yazık ki, akşam medya haberlerde bu üç dakikalık gürültüyü öne çıkarmayı tercih etti.

Üzerimize gelen kara dalgaya karşı durmak

Benim gönlüm isterdi ki, CHP Genel Başkanı o gün açılıştan sonra konuşma yapıp gitmek yerine, bu en büyük ilimizin kongresini sonuna kadar izlesin, günün sonunda da eleştirilere yanıtlarını versin, yanıtını veremediği bir eleştiri varsa ona da içtenlikle teşekkür edip bu ikazı değerlendireceklerini söylesin.

Olaylar böyle gelişmedi. Sn. Baykal kongreden konuşmasını yapıp ayrıldı. Kalan kendi yöneticileri de eleştiri dinlemeye toklardı. Bu tavrı kendime yakın bulmadığımı itiraf etmem lazım.

AKP, siyasetin yatağını öyle deprem riskli bölgelere taşıyor ki, bu ortamda “televizyon muhalefeti” ile yetinmek, oldukça yetersiz kalıyor. Üzerimize gelen bu kara dalgaya karşı endişe ve itiraz sesleri çıkarmak dışında neler yapılması gerektiği ise önümüzde büyük bir ödev olarak duruyor. Arkası yarın.