Arama: 
21.07.2003/Sayı:35
Anasayfa
Kapak

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
  Öner Yağcı
    Romancı-yazar

En büyük tehlike işbirlikçilerdir

Dünyanın en büyük emperyalistiyle kolkola olan insanlardan iğreniyorum. Hele bu insanların geçmişinde solculuk varsa, insanlığımdan utanıyorum.

Her ne kadar insan yaşarken farkında olamıyorsa da hep tarihi yaşıyor. Bugünü yaşamanın tarihi yaşamak olduğunu bilirsek, atacağımız her adımın sorumluluğunu daha bir duyar, yaşamımızın ne kadar anlamlı olduğunu daha iyi kavrarız. Tarih bunu öğretiyor, öğrenmek isteyenlere.

Bakıyoruz dünyaya ve sanki tarihte yaşıyor gibi oluyoruz. Bu da tarihi anlamanın bugünü anlamakla eş olduğunu öğretiyor bize.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan sürecin artık noktasını koyma sabırsızlığı ile uygulanan küresel politikalar batağında yaşıyor dünya. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bozulan dünya dengesinde zenginlerin zenginlikleriyle yoksulların yoksullukları olağanüstü büyüdü. Etnik ayrımcılığı körükleyen politikalarla emperyalist sömürü sistemlerine karşı durma potansiyeli taşıyan halklar birbirine düşürüldüler. Bilimin bunca gelişmesine karşın, emperyalizmin dinsellik temelinde yükselttiği korkulu ve kaygılı bir çatışma, Yahudi-Hıristiyan egemenliğin sağlanmasında önemli bir araç haline geliyor. Özellikle petrol ve doğalgaz bölgesindeki İslam ülkelerinin işgali, ne yazık ki yine İslam kimlikli devletlerin işbirlikçilikleriyle gerçekleşiyor. Birleşmiş Milletler’in etkisizleştirilmesi, NATO’nun savunma örgütü olmaktan çıkarılıp saldırı ve jandarmalıkla görevlendirilmesi, Sovyet tehdidinin yerini terör ve İslam tehdidinin alması, kurulan “Yeni Dünya Düzeni”nin yapılanmasının temel özellikleri olarak görülüyor.

Bugün dünyaya yeni düzen veriliyor ve tarihe baktığımızda görüyoruz ki hep yeni düzenler kurmak için yok etmişler insanların birikimlerini, kültürlerini, dillerini, kimliklerini, yaşamlarını. Burada önemli olan, insanın, yeni imparatorluklar egemenlik alanlarının yeni sınırlarını çizerlerken ne yaptığıdır. Seyircisi mi oluyor tarihin, yoksa oyuncusu mu? Bunun kararını kendisi veriyor insan; insanım demenin ölçütü bu oluyor belki. Bugün, kim daha fazla ABD’ci, kim daha fazla AB’ci, kim daha fazla NATO’cu, kim daha fazla AKP’ci, kim daha fazla işbirlikçi ya da kim daha yurtsever, kim daha ulusalcı, kim daha antiemperyalist, kim daha antiküreselci sorularının yanıtları, insan olmanın turnusol kâğıdıdır.

Yüzleri kızaranlar savunuyorlar kendilerini: Ama sivilleşmeye, demokrasiye, insan haklarına, özgürlüklere, batı uygarlığına karşı mısınız?.. Sevsinler; hangi sivilleşme hangi demokrasi, hangi insan hakları, hangi özgürlük, hangi batı uygarlığı?..

Unuttuk mu, Türk-ABD ilişkileri “soğuk savaş” sürecinde 1952’de NATO’ya girişimizle ivme kazandı. 1980’lere kadar inişli çıkışlı, ama siyasal iktidarları belirleyen bir havayla ve uygulanan antikomünist, “yeşil kuşak”çı, “ılımlı islam”cı, özelleştirmeci, 40 yıldır süren AB masallarıyla, dayatılan bağımlılaştırıcı politikalarla solu, yurtseverliği, ulusallığı, Atatürkçülüğü, devrimciliği ezerek gelişti. 1980’lerde Türk-ABD-İsrail Stratejik Ortaklığının kurulmasıyla pekişen ilişkiler, 1990’lara gelindiğinde Türkiye’nin köleleştirilmesi, uydulaştırılması, sömürgeleştirilmesi doğrultusunda önemli kazanımlarla bugünlere geldi.

Gelinen noktanın, bir yanında, bu gidişin yanlış olduğunu, ulusal çıkarlarımızın, dilimizin, zenginliğimizin, kimliğimizin, varlığımızın, bağımsızlığımızın yok edilmek istendiğini, yani köleleştirilmek istendiğimizi düşünenlerin soylu direnişi, öte yanında ise bu yeni yapılanmanın ağızlarına bir parmak bal çaldığı, kimi devlet, kimi sömürüden pay, kimi ün, kimi para vaadiyle kendi yurduna düşman olmayı marifet bilen işbirlikçiler var. (Bu işbirlikçileri, Afganistan’da Karzai’nin yönetiminde ve Irak’ta ABD’li Paul Bremer’in öncülüğündeki konseyde de gördük; yurtlarının geleceğini satıyorlar. Sahi, Afganistan özgürleşti miydi? Şimdi de Irak süratle özgürleşiyor değil mi?) Her ülkede, her dönemde işbirlikçiler olur elbette, bizi acıtan, solcu eskilerinin ve hâlâ sol siyaset yaptığını zanneden zavallıların işbirlikçilikleridir.

Yıllar önce söylenmiş olan “Oltaya takılmış olan balığın yeme ihtiyacı yoktur.” cümlesi bugünümüze de belirliyor ve bugünleri yaşamayı hak etmedik biz.

Başta Mustafa Kemal olmak üzere onlarca gözüpek aydınımızın yıllardır süren çığlıklarını unuttunuz mu?

Menderes’lerden gelip Demirel’lerle, Evren’lerle, Özal’larla, Çiller’lerle, Yılmaz’larla süren adı merkez sağ olan, ama asıl olarak bugünün iktidarının hazırlayıcıları ve temel atıcıları olan iktidarların acılarını çekenlerin bu duyarsızlığı yaşanmaya hakları var mı?

Uyum paketleriyle Cumhuriyetin değerleri yok edilmeye, cumhurbaşkanı ve ordu etkisizleştirilmeye çalışılarak getirilen demokraside mi mücadele edeceksin; medya demokrasisinde mi mücadele edeceksin?

Özelleştirme paketleriyle, orman yağmalarıyla, kölelik anlaşmalarıyla kucak kucağa olacaksın ve özgürleşiyoruz, demokratikleşiyoruz diyeceksin, öyle mi?

Şaşkın füzeler Türkiye’ye Suriye’ye, İran’a düştüğü zaman da aklınız başınıza gelmedi mi?

ABD dünyayı korkuyla ve yalanla sindirmek, zaaflarını gözlerden uzaklaştırmak istiyor dediğimizde dudak bükenler, şok ve dehşet operasyonuyla Irak tutsak alındıktan, kitle imha silahları yalanı ortaya çıktıktan sonra ne düşünüyorlar?

Stratejik ortağımızla komşu olduk diye sevinenler ne biçim bir varlıkla komşu olduklarını bilmiyorlardı diyelim, yazılanları da mı okumadılar?

ABD’nin kirli ve kanlı tarihinden akan kirler ve kanlar da mı kendilerine getirmedi bu akıllıları?

Askerlerinin kafasına çuval geçirilip tutsak alınınca ne duyumsar bir insan? Canım o askerler de bir şeyler karıştırmışlardır. Koca Amerika durup dururken niye tutsak alsın? diyebilenler mide bulandırmaktan başka ne düşündürür insana?

Cumhuriyet devrimlerinin temeli olan öğretim birliğinin ortadan kaldırılmasını destekleme din eğitimi alıp başını gitmişken, YÖK yasasının değişmesini demokratikleşme adına alkışlamak nasıl bir duyarsızlığın ürünüdür? Bunu anlamaya akıl yetmiyor, daha doğrusu yetiyor da, bir insanın ya da bazı insanların bu derece alçalabileceğine inanmak istemiyorum; insan bu denli alçalır mı?

Toplumsal tarihimizin en belirgin siyasal katliamlarından biri olan Sivas katliamının katillerinin tanrı adına bağışlanmasını alkışlayan; belki de ömrünün önemli bir kısmını katledilme, yakılma, bombalanma korkusuyla geçen bir kısım solcu eskilerinin yeni düzenin nimetleriyle buluşmayı seçmelerinden sonra Sivas katliamını unutmak gerekir duyarsızlığına düşmeleri karşısında nutkum duruyor. Düşünemiyor, yazamıyor, konuşamıyorum. O zavallıları, oteli yakanları ve yananları coşkuyla izleyenleri affetmek ve olayı unutmak gerekiyormuş; çünkü yeni düzeni gerekleri böyleymiş.

Şeyhinin önünde diz çeken başbakanın aile fotoğrafı, başka aile fotoğraflarını anımsatmıyor mu? Hani fotoğraftakilerin hemen tümünü yolsuzluklarla suçlanıp içeri tıkılmalarını anımsıyor musunuz?..

MGK’nin işlevsizleştirilmesini demokratikleşme adına alkışlayanların, asker düşmanlıkları 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerine duydukları tepkiden mi acaba diye düşünüyorum. Ama insanda akıl yok mu? 12 Mart ve 12 Eylül’ün çok acı çekenlerinden biri olarak, dünyada ve ülkemde yaşananları ve kişilerin ve kurumların bu yaşananlara tavırlarını gözleyerek değerlendirmeyi doğru buluyor ve her şey değişir diyerek bugünün silahlı kuvvetlerinin 12 Eylül’ün irticacı ve sahte Atatürkçüleriyle bir tutulmasının saçmalığına karar veriyorum. Kurtuluş Savaşımızı gerçekleştirenler de onlar değil miydi? Böyle gerektirmiyor mu akıl?

12 Eylül getirmedi mi YÖK’ü, ezmedi mi solu, sulandırmadı mı Atatürkçülüğü, ırkçı ve dinci bağnazlıkları Türk-İslam sentezi adıyla beslerken insanları gerçek milliyetçilikten, yurtseverlikten, Kemalizmden, Atatürkçülükten soğutmadı mı? Şimdi 12 Eylül’le birlikte var olanların, irticayı besleyenlerin o zaman alkışladıkları 12 Eylül’deki orduyu bugün tasfiye etme planları acaba nedendir? Solcuların asker düşmanlığında dincilerle ve sağcılarla bütünleşmiş olması solun doğasına ve gerçeğine aykırı bir adımdan başka bir şey değil midir?

Ya barbarlık ya insan seçeneğinden birini sahiplenmek elimizde ve artık tarihin seyircisi olarak değil, öznesi olarak yaşamak, artık Kuvayı Milliye zamanıdır demek düşer insana.

En büyük tehlike işbirlikçilerdir.