| Gökçe Fırat |
|
Türk'ün Ateşle İmtihanı Geçen yaz neler yaşamıştık? Bugün Türkiye’nin içine düşürüldüğü kuşatma, çok planlı bir dış destekli darbenin sonucudur. O nedenle siyasetin normal gelişim sürecinin doğal sonuçlarını değil, emperyalist merkezlerde tezgahlanan bir darbenin sonuçlarını yaşıyoruz. Bu sürecin ilk adımı geçtiğimiz yaz başında DSP-ANAP-MHP hükümetinin içine bir çomak sokulması ile başladı. Türkiye’nin AB’ye uyumunu sağlayacak yasaları çıkartmakta yetersiz kalan hükümet, artık ortadan kaldırılması gereken bir engel halini alınca, AB harekete geçti. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, olmayan bir hastalıktan dolayı hastaneye kaldırıldı ve tam iki ay yatırıldı. Ve sonradan açığa çıktığı gibi bu sırada hasta edildi. Tam bu hastalık ortasında İsmail Cem ve Kemal Derviş’in kışkırtması ile parti içinde bir hizip yaratıldı. Sonra da DSP ikiye bölünerek hükümet fiilen çökertildi. Kısacası Türkiye, bizzat hükümetine ve Başbakanı’na yönelik iğrenç bir tezgahla karşı karşıya kalmış oldu. Ancak çok daha üzücü olan, bu tezgahın sineye çekilmesi oldu. Darbeye maruz kalan iki parti vardı: DSP ve MHP. Ancak her iki parti de bu darbeye karşı ses çıkartmadılar, hatta darbenin talebi olan AB yasalarına evet dediler. Darbede ABD-İsrail-AB ekseni Darbede bizzat rol alan unsurlara baktığımızda nasıl dış merkezli bir operasyon olduğunu çok daha iyi görürüz. DSP’yi bölüp hükümeti düşüren iki elebaşından biri olan Kemal Derviş, bizzat Ecevit tarafından ABD’den getirilmişti, eşinin CIA adına çalıştığı bilinmektedir; diğeri ise Türkiye’nin ünlü Yahudi dönmesi Sabetayistlerinden İsmail Cem. Ve bunlara destek olan ANAP lideri Mesut Yılmaz ki o da, ANAP’ın içine bizzat Almanya tarafından sokulmuştu. Dolayısıyla bugün yaşadığımız gelişmelerin başlangıç noktasında olan bu isimlerin önemi ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de bugün yaşadığımız süreç 3 Ağustos AB Uyum Yasaları ile başlamıştı. O sürecin mimarları, yıllar yılı ülke içinde belli partilere yerleştirilmiş unsurlardır. Bu unsurlar bir darbe anında harekete geçirilmişlerdir. Dolayısıyla geçtiğimiz yaz yaşanan süreç, yabancı ajan unsurların kışkırtığı, tertiplediği bir darbedir. Darbede görev alan unsurlardan biri CIA’nın devşirmesi, biri Siyonist yayılmanın Türkiye ayağı Sabetayistlerden, biri de Alman devletinin devşirmesidir. Yani ABD-İsrail-AB ekseni darbenin ana hattını çizmiştir. Apo’yu dün asmayanlar Bu darbenin asıl hedefi AB’ye uyum yasasının geçirilmesiydi. Daha sonra arkasından 6 tanesi daha gelecek olan AB’ye Uyum Yasalarının bu ilki, idam cezasının kaldırılmasını, Kürtçe eğitim ve yayın hakkının tanınmasını içeriyordu. Bu, Türkiye’nin bölünmesi yolunda atılan ilk adımdı. Türkiye’yi bölmeye çalışan PKK terör örgütünün lideri böylelikle ipten kurtulmuş, affedilmiş ve bölünmenin sosyolojik temelini oluşturacak dil ve azınlık yaratmanın kapısı aralanmış oluyordu. Bu, çok önemli bir aşamaydı. Bir defa ölüm korkusu ile yaşayan terör örgütünün başı affedilerek, bundan sonrası için onlara dokunulmayacağının garantisi veriliyordu. Başı ipten kurtulmuş terör örgütünün bugün af talebi ile ortaya çıkması bu açıdan çok anlamlıdır. Dün Apo’yu asmayanlar bugün onu affetmek üzeredir. Bunun böyle olması da gayet doğaldır, karşımızdaki terör örgütü adım adım hedefine yaklaşmaktadır. Burada Kürtçe eğitim ve yayın hakkının tanınması da çok önemlidir. Böylelikle Türkiye, kendi içinde bir azınlık tanımına yol açarak, milli devlet statüsünü kendi kendine terketmiştir. Tek millete dayalı Türk devleti, etnik azınlıklar konfederasyonuna doğru aşındırılmaya böylece başlanmıştır. 3 Ağustos darbesi Türkiye’nin parçalanmasında çok önemli bir adımdı. Bugün yeniden hatırlamanın büyük önemi var, çünkü o gün çizilen yolun üzerinde ilerlemektedir Türkiye. İkinci tezgah: Seçimler İkinci büyük adım ise darbe sonrası seçimlerle yaşandı. AB darbesi ile pasifize edilen ve hükümetten tecrit edilen MHP kanadı, bu darbeye bir seçimle karşılık vermek istedi. Böylece darbeciler sandıkta yenilecekti. Ancak bunun böyle olmayacağı bal gibi ortadaydı. Bir defa hükümetin halk nezdinde hiçbir itibarı yoktu. Üstelik AB’ciler büyük bir kamuoyu baskısı oluşturmuştu. Darbenin esas oğlanlarından Aydın Doğan’ın medyası bir giyotin gibi işliyordu. Bu ortamda yapılacak seçimler, o darbeyi tezgahlayacak gücü ve cesareti olanları başa getirmeye yarayabilirdi ancak. Bunu görmek çok basitti. Çünkü size bir güç darbe tezgahlamış ve siz onu normal siyasal mekanizma içinde savuşturamamışsanız, darbe yapan güç sizden üstün demektir. Bu üstünlükle gidilecek seçimler de doğal olarak üstün gücü iktidara taşır. Dolayısıyla seçimlerden darbecilerin galip çıkması kaçınılmazdı. Bu noktada darbe koşullarında seçim öneren MHP liderinin de üzerine bir işaret koymak gerekmektedir. Bu anlattığımız politika yasalarını bir parti liderinin bilmemesine imkan yoktur. Darbenin hemen ardından kurulan seçim tezgahının başını da MHP lideri çekmiştir. Kendisi hakkındaki söylentilerin çok fazla üzerinde durmayacağız ama onun da MHP içine yerleştirilen bir unsur olduğu yolundaki iddiaları da akıldan çıkartmamamız gerekir. Siyaset kurumu Ordu saflaşması Toplumun ve elbet politikanın yasası, bir darbenin ancak iki şekilde önlenebileceğini gösterir. Birincisi darbeye halkın direnişidir, böyle bir durumda darbeciler güçsüz kalırlar ve darbe başarısız olur. Eğer darbeyi halk ile önleyemiyorsanız, darbecilerden daha güçlü bir silahlı gücün devreye sokulması gerekir. Bu güç ise Ordudur. Fakat o gün iktidarda olanlar darbeye karşı koyacak bir halk gücü olmadığını gördükleri halde, o halk gücünün sandıkta birden ortaya çıkacağını sanmışlardır. O darbe gününden itibaren Türkiye’nin siyasi saflaşması belli olmuştu: Bir yanda AB’nin güdümüne girmiş siyaset kurumu diğer yanda Türk devletinin kuruluş ilkelerine bağlı olan Türk Ordusu. Bu saflaşma bir gerçeği daha ortaya koyuyordu. Seçimler, Ordu ile siyaset kurumunun hesaplaşması olacaktı. Ve seçimden galip çıkacak güçlerin ilk işi de Ordu’yu, tıpkı bir önceki hükümete yaptıkları gibi bir darbe ile tasfiye etmek olacaktı. İşte bugün yaşadığımız temel mesele budur. AKP ve CHP Seçimlerin beklenen tek sonucu vardı. AKP ve CHP’nin Meclis’te yalnız kalacakları hemen hemen kesin gibiydi. Seçim sonuçları bunu ispatladı. Bu seçimlerde iktidara gelen AKP ile muhalefette tek başına kalan CHP üzerinde de durmak gerek. AKP’nin genel başkanı, yine ABD merkezli bir operasyonla, Saadet Partisi’nin bölünmesi ile sonuçlanacak bir operasyonun unsuruydu. Yine aynı ekibin, 90’lı yılların başında ABD tarafından ayartılıp devşirildiğini biliyoruz. Yani arkasında tümüyle ABD’nin gücü bulunan bir parti. CHP’ye gelince. CHP, kendi Atatürkçü köklerine dönüş taleplerinin arttığı bir dönemde Kemal Derviş’i partiye alarak, kendi yolunu seçmiş ve bir yerlere işaret vermişti. Kemal Derviş, AB darbesini yapan üçlü çetenin bir unsuruydu. Ancak çeteyi ilk o terk etmişti. Çünkü o AB çetesi içinde ABD’nin truva atıydı. CHP’nin bu adamı partiye alması CHP’ye yönelik bir ABD operasyonu anlamına geliyordu. Böylece iktidarı ve muhalefeti ile, sağı ve solu ile Türk parlemantosu, ABD devşirmelerinin eline geçmişti. Bunun sonuçlarını Türkiye elbet yaşayacaktı. AKP ve Sevr’in yeniden gündeme getirilişi AKP iktidarı sandıktan çıktıktan sonra, bunun ABD’nin galibiyeti olduğu çok açıktı. Türkiye’de ABD’ye bağımlı bir ılımlı hilafet rejimi o günden bu yana kurulmaktadır. AKP seçimleri kazanır kazanmaz. Türkiye’nin 100 yıllık çözülmüş sorunları yeniden masaya yatırılmaya başlandı. Hatırlanacağı gibi Tayyip Erdoğan’ın seçim sonrası ilk demeci Kıbrıs’ta Belçika modeli olmuştu. Bu demeç, mevcut iktidarın misyonunu ortaya koyuyordu. 100 yıllık çözülmüş sorunlar yeniden pişirilip masaya getirilecek ve Türkiye, artık parçalanacaktı. ABD’nin planı basitti. 1-Kıbrıs Türk varlığının tasfiyesi 2-Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devleti ile Türkiye’nin kuşatılması 3-PKK terör örgütünün desteklenerek, Türkiye’nin içerden çözülmesi 4-Ermeni meselesinin yeniden ısıtılması 5-Doğu Karadeniz’de Pontus için ön hazırlıklara girişilmesi Kısacası plan, Sevr’in aynısıydı. Sevr’i sağlayacak tek yöntem vardı, AKP’nin rolü de bu olacaktı. 1-Bu plana direnecek Ordu’nun tasfiyesi 2-Ilımlı hilafet olarak adlandırabileceğimiz bir rejimle devletin milli karakterinin aşındırılması. Şimdi yukarıda sayılan planda çok önemli adımların atıldığını biliyoruz. Gelinen nokta Türk devletinin dışardan kuşatılmasının neredeyse tamamlandığı, içerde çözülmenin ise yavaş yavaş ısıtıldığı bir aşamadır. AKP sekiz aylık iktidarında AKP’nin iktidara, hem de tek başına, gelmesi bu açıdan son derece vahim gelişmelerin önünü açmış oldu. Sırtını ABD ve AB’ye dayayan, onlara vatan üzerinden tavizler veren AKP’nin bu desteğe güvenerek Ordu’ya, Cumhuriyet’e, laikliğe karşı mücadeleye girişeceği belliydi. Fakat AKP’nin bu kadar pervasız bir Amerikancılık sergileyeceği de doğrusu çok beklenilmiyordu. Ve yine AKP’nin laik rejimi yıkıp yerine Şeriatı getirmek yolunda adımları bu kadar çabuk atacağı ve bundan geri adım atmayacağı da pek beklenmiyordu. Dolayısıyla AKP iktidarı Türkiye’nin milli güvenliğini, Cumhuriyet rejimini, ülkenin bölünmezliğini doğrudan tehdit eden bir güç haline gelmiş oldu. AKP iktidarının henüz sekizinci ayındayız, ama bu sekiz ayda bu ülkenin kaybettikleri, 80 yılda dişi ve tırnağı ile kazandığının büyük bölümü! Bir sekiz aylık iktidarsa korkarız geri kalan kazanımları da yok edecek. Böylelikle yeniden tam Sevr koşullarına dönmüş olacağız. Türkiye’nin bu iktidar altında neler kaybettiği henüz çok iyi görülemiyor. O nedenle bunların üzerinde çok ayrıntılı şekilde durmak gerek. İlk kayıp Kıbrıs AKP iktidarında Türkiye’nin ilk kaybı kuşkusuz Kıbrıs oldu. AKP’nin Kıbrıs davamız konusunda takındığı tavır, bu iktidarın ne ölçüde dışa bağlı olduğunun en önemli kanıtıdır. Bilindiği gibi Kıbrıs Türkiye için başından beri bir Mili Dava olmuştur. Kıbrıs’ta kurulan Türk Cumhuriyeti, orada yaşayan Türk yurttaşlarının can güvenliğini sağlamıştır. KKTC Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri ve siyasi güvencesi altında yaşamaktadır. İşte AKP’nin ilk işi KKTC’ye ve onun yasal Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a karşı savaş açmak oldu. Türk Ordusu’nun adada işgalci olduğu bizzat AKP’li Dışişleri Bakanı tarafından söylenebildi. BM Planı çerçevesinde sürdürülen görüşmelerde Türk hükümeti, KKTC’nin yanında yer almadığı gibi, Rauf Denktaş’ı desteklemediğini de açıktan beyan etti. Kaybedilmek üzere olan Dava Bu durumu fırsat bilen BM, Yunanistan, AB ve ABD, Kıbrıs’ta Türk tarafını böldüğünü ve oradaki askeri varlığı gayrımeşru hale düşürdüğünü ve Kıbrıs Davası’nın mücahid lideri Rauf Denktaş’ı tecrit ettiğini de görerek saldırmaya başladı. KKTC topraklarının %90’ının Rumların olduğu, adadaki Türk askerinin işgalci olduğu ve AB ordusu tarafından atılması gerektiği, Megali İdea yolunda önemli bir kazanım elde ettikleri bizzat Yunan-Rum yetkililer tarafından söylenmeye başlandı. Türkiye Cumhuriyeti’nde ise KKTC’nin Türkiye’ye yük olduğu, AB’ye girmenin önünde engel olduğu, Rauf Denktaş’ın çözüm istemediği propagandası yine AKP ve ona bağlı Amerikancı-AB’ci basın tarafından yapılmaktadır. Bu çok yoğun saldırı kampanyasının sonucunda bugün Kıbrıs’ta zayıf düşürülmüş ve teslim alınmak üzere olan bir Türk devleti kalmış durumda. KKTC’nin bugüne kadar karşı çıktığı serbest geçiş hakkı, Türk yurttaşlarına Rum pasaportu verilmesi ve en son olarak da güneye göç eden Rumlara Türkiye Cumhuriyeti’nin tazminat vermeyi kabul etmesi ile birlikte, Kıbrıs bir dava olmaktan çıkmış durumdadır, en iyi haliyle kaybedilmek üzere olan bir davadır. Türkleri Rumlaştırma adımları Bugün Türk tarafının attığı adımlar birer iyiniyet adımı ya da Rum tarafını köşeye sıkıştırmaya yönelik adımlar olarak algılanmamalı. Adada serbest geçiş, güçlü ekonomisi olan Rumların Türk tarafı üzerinde psikolojik baskı kurmasının yolunu açacağı gibi, Güneyle birleşme yolundaki taleplerin de önünü açacaktır. Hele Türk yurttaşının Rum pasaportu taşıması, adadaki Türklerin kendi milli kimliklerini terk edip Rumlaşması anlamına gelmektedir. Bu uygulama ile Türklerin de AB’ye gireceğini sanmak çok safçadır. Bugün Almanya, Hollanda, Belçika vs gibi AB üyesi ülkelerin pasaportunu taşıyan milyonlarca Türk, üstelik 50 yıldır oralarda yaşadığı halde ne büyük bir dışlanmışlık içindedir. Bugün Avrupa’da yükselen Türk düşmanı ırkçılık, yarın adada yaşanacakların habercisidir. Buna da gerek yoktur aslında çünkü o adada bundan otuz yıl önce tek devlet vardı, o devlet Avrupa devletiydi ve o devletin Rum vatandaşları Türkleri boğazlıyordu! Bugün tazminat yarın toprak, bugün Kıbrıs yarın İstanbul Bu arada Türkiye’nin Rumlara tazminat ödemeyi kabul etmesi inanılmaz ölçüde büyük bir yanlıştır. Binlerce Rum’a Türk devletinin tazminat verecek maddi gücü yoktur. Ancak bugün tazminat olan talebin yarın bizzat toprak olacağı, tazminatın toprak için bir emsal teşkil ettiği bir türlü görülememektedir. Hükümetin böyle bir tazminatı kabul etmesi Kuzey’de bir Türk devletinin meşruluğunu ortadan kaldırmıştır. Türk devleti bizzat kendisi orada Rumların topraklarını işgal ettiğini kabul etmiştir. Bu işgal karşılığında para ödemeye razı olmuştur. Ancak bugün bu kadarına razı olan Rumların yarın bizzat topraklarını geri almak için mahkemeye başvurmayacağının garantisi nedir? Kaldı ki bu kararla birlikte sadece Kıbrıs değil başta İstanbul ve İzmir olmak üzere Anadolu’nun büyük kısmı da tartışmaya açılmış oldu. Bugün Kıbrıs için açılan davalar yarın İstanbul için de açılabilecektir! Bir devletin kendi kuruluşuna bu kadar aykırı hareket etmesi akla gelir şey değildir. Ama AKP daha baştan Kıbrıs’ı feda ederek güçlenme stratejisi izlemiştir. O nedenle Kıbrıs vazgeçilmiş bir davadır. Kıbrıs’tan sonra Ege Fakat Kıbrıs’la ilgili önemli bir gerçek daha var. O da Kıbrıs’ın Türkiye üzerindeki parçalama ve paylaşma planları için önemli bir başlangıç noktası oluşturduğu. Kıbrıs Anadolu’nun Yunanlılar tarafından istila edilmesi planının, yani Megali İdea’nın sadece ilk adımıdır. Bunun hemen ardından Ege adaları, sonra İstanbul ve Ege bölgesi, daha sonra da Doğu Karadeniz gelecektir. Yunanistan’ın yıllardır değişmeyen politikası budur. Bugün Kıbrıs’ta verilen tavizler Türkiye’yi o kadar güçsüz düşürmüştür ki, Yunanlılar Ege üzerindeki taleplerini yavaş yavaş yüksek sesle söylemeye başlamışlardır. Son dönem Ege Denizi’nde Türk Ordusu’nun Yunanlılar tarafından suçlanması, kışkırtılması, bu meselenin de kaşınmaya başlandığını göstermektedir. Kıbrıs’taki avantajlarını Ege’ye taşımak isteyen Yunan tarafı açıktan Türk Ordusu’nun Ege’de Yunan gemilerini ve Ege hava sahasında da uçaklarını taciz etiğini, deniz ve hava sahası sınırlarını ihlal ettiğini söylemektedir. Genelkurmay’ın bu oyuna karşı savunması ise yine AKP hükümeti tarafından engellenmektedir. Yunan tarafının bu suçlamaları Türk hükümeti tarafından sessizlikle karşılanmakta, yani kabullenilmektedir. Böylelikle Türk Ordusu, bizzat Türk hükümeti tarafından suçlu konuma düşürülmektedir. Kıbrıs’ta Türk Ordusu’nun çekilmesini isteyen AKP’nin Ege’deki bu tavrı hiç de şaşırtıcı değildir, bilakis birbirini tamamlamaktadır. Pontus sırada Bu noktada hemen Doğu Karadeniz’de yaşanan gelişmelere de dikkat çekmek gerekiyor. Çünkü Pontus hazırlıkları burada neredeyse tamamlanmış durumdadır. Bugüne kadar Karadeniz’de Pontus devleti kelimesi ağıza alınmazken, bugün Doğu Karadeniz’de etnik mesele ön plana çıkmış durumdadır. Karadeniz’de güçlendirilen Lazcılık ve Çerkezcilik akımları sadece bir yanılsamadır. Bunlar çok tutmayacaktır ama bunların hemen ardından bir Pontusçu-Rumculuk gelecektir. O nedenle burada Lazcılık ve Çerkezcilik esas planı örtmektedir. Bu arada Trabzon başta olmak üzere Karadeniz’de Amerikalı bilim adamlarının, uzmanların vs cirit atmaya başlaması, çeşitli anketlerin yayınlanmaya başlanması, kan testlerinin yapılması yarın ortaya çıkacak sorunu ortaya sermektedir. Türkiye’nin başına bir de Pontus belası örülmektedir. Doğudaki kuşatmanın merkez üssü Ermenistan Görüldüğü gibi Batıda Kıbrıs’la başlayan bir kuşatma, Ege’ye, İstanbul’a uzanmakta oradan Doğu Karadeniz’e kadar varmaktadır. Fakat kuşatma bu kadarla da sınırlı kalmamaktadır. Çünkü hemen Doğu Karadeniz sınırlarınmızdan başlayan bir İkinci kuşatma dalgası daha gelmektedir. Doğudan kuşatmanın merkez üssü ise Ermenistan’dır. Daha Birinci Dünya Savaşı sırasında, Batılı emperalist devletlerin de kışkırtması ile Türklere karşı soykırım harekatına girişen Ermenilerin, ülkemizin neredeyse tüm Doğu illerini içine alan bir büyük Ermenistan planının olduğunu biliyoruz. Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı ve ardından Kurtuluş Savaşı sırasında bu emellerine ulaşmak için sayısız girişimde bulunup, Türkleri katlettikleri halde, başarıya ulaşamadılar. ABD Lozan’dan beri Ermenistan peşinde Bağımsız Türk devletinin kurulması ise Ermenilerin büyük Ermenistan planlarına son noktayı koymuştu. Türk devletinin kuruluş belgesi olan Lozan’da Türk devletinin sınırları kabul edilmişti. Fakat o belgeyi ABD Ermeni meselesi dolayısıyla kabul etmedi ve imzalamadı. O gün Lozan’ı imzalamayan Amerikalılar Ermeni meselesini kendi lehlerine kullanmak için o tarihlerden bu yana büyük çaba sarfediyor. Bu çabaların başında ise Türklerin Ermenileri katlettiği, soykırım uyguladığının Türk devletine kabul ettirilmesi gelmektedir. ABD’de ve Avrupa ülkelerinde çok güçlü olan Ermeni lobisi, sözde soykırım günü anmaları düzenlemekte, soykırım anıtları açmakta ve parlamentolara Ermeni Soykırım Tasarıları getirmektedir. Bu tasarılar ilk kez Fransız parlamentosunda kabul edilmiştir. Sırada ise ABD bulunmaktadır. Her yıl ABD Senatosu’na Ermeni Soykırım tasarısı gelmekte ve son anda geçmemektedir. Ancak bu tasarının sürekli gündemde tutulması, ABD’nin Türkiye’ye yönelik bir tehdididir. Bu tehditle Türkiye hizaya getirilmek istenmektedir. Türkiye’nin Kıbrıs’ta tazminatı kabul etmesi, aynı şekilde Ermeni meselesini doğrudan ilgilendirmekte ve emsal teşkil etmektedir. Yarın Ermenilerin de benzer taleplerle açacağı davalar yine Türk tarafının alehine sonuçlanacaktır. Ermeni sorunu neden güncel tehdit? Ancak Ermeni tehdidini asıl güncel kılan ve bizim açımızdan önemli yapan, Ermenistan’ın ABD’nin Ortadoğu projesindeki yeridir. ABD’nin İsrail’den başlayan, Irak içinde bir Kürt devleti ile birleşen projesi yukarıda Ermenistan sınırı ile birleşmektedir. Dolayısıyla Ermeni sorunu Türkiye için potansiyel bir tehdittir. İsrail’den başlayıp Gürcistan’a uzanan hat somutlaştıkça Ermeni meselesi günceleştirilecek ve bugün tıpkı Kıbrıs’ta yapıldığı gibi Türk devleti işgalci ilan edilecektir. Bugün Türkiye’den Kıbrıs’ı isteyenler, yarın aynı gerekçelerle Doğu Anadolu’yu Ermenistan’a katmak istiyeceklerdir. Doğudan ve Batıdan sıkıştırılan Türkiye hem Doğuda hem Batıda taviz veriyor Türk Devleti, 90’ların başında Dağlık Karabağ meselesinde pasif kalıp, Türk topraklarının Ermeni çetelerince işgal edilmesine seyirci kalmıştı. Türklerin bu tavrını gören Ermeniler, işgal ettikleri topraklardan bugün hâlâ çıkmıyorlar. Fakat Ermenilerin bu işgalciliklerine rağmen Türkiye’de başını TÜSİAD ve Aydın Doğan’ın medyasının çektiği bir Ermeni lobisi, Türkiye’nin Ermenistan’la arasını düzeltmesi yönünde yoğun kampanya yürütüyor. Türk-Ermeni dostluğu adı altında, Türklerin dün yaşadığı soykırım unutturulmaya çalışılmaktadır. Kıbrıs’ta Rumcu olan Türk sermayesi ve basını aynı zamanda Ermenicidir. Bunlar Türkleri katleden ve Türkiye’den toprak talep eden Rumların ve Ermenilerin Türkiye içindeki lobi faaliyetini yürütmektedirler. İş o noktaya varmıştır ki, artık n’olcak canım Kıbrıs’ta da taviz veriyoruz, Ermeni meselesinde de geri adım atalım talepleri seslendirilmektedir. Gürcistan: ABD’nin Ermenistan ve Pontus’a destek üssü Türk hükümetinin resmi politikası Batı’da Rum tezleri ile uzlaşmak, Doğuda ise Ermenilerle arayı iyi tutmaktır. Batıdan ve Doğudan sıkıştırılan Türkiye, hem Batıda hem de Doğuda taviz vererek kendini kurtarmaya çalışmaktadır. Ancak her tavizin sonunda daha ağır talepler gelmektedir. Bu arada Ermenistan’ın hemen kuzeyinde Gürcistan’daki ABD yığınağı gözden kaçırılmamalı. Gürcistan’a konuşlandırılan ABD askeri birlikleri, hem Ermenistan’a hem de Karadeniz’de kurulacak Pontus’a destek kuvvetidir. Bu yığınakla birlikte Türkiye Doğuda Ermenistan ve Gürcistan ile kuşatılmaktadır. Geriye bu iki devletin Türk devleti içlerine doğru genişletilmesi kalmaktadır. Tam da bu sırada yine Karadeniz’de başlatılan Gürcü milliyetçiliği gözden kaçamamalı. Bugün kaşınan Gürcü milliyetçiliği yarınki müdahale için uygun bir etnik temel yaratacaktır. Güneydeki tehdit Batı ve Doğudan bu şekilde kuşatılmış bulunan Türkiye, en büyük tehdidi Güney sınırlarında hissetmektedir. Türk devleti, güney sınırlarında kurulması planlanan bir Kürt devletini hiçbir şekilde kabul etmeyeceğini, bunu bir savaş nedeni sayacağını ilan etmiştir. Fakat güney sınırımızda son bir yıldır yaşanan gelişmeler, Türkiye için çok büyük bir tehdit oluşmasına yol açmıştır. Türkiye sınırları içinde bir Kürt devleti oluşturulması, emperyalistlerin 100 yıl önceki planlarıydı. Kurtuluş Savaşımız’dan hemen önce hazırlanan Sevr’de bir Kürt devletine yer verilmişti. Fakat Türkiye’nin Bağımsızlık Savaşı, bu devletin kurulmasına engel oldu. Yine de emperyalistlerin Türkiye’yi bölmek için bir Kürt meselesi yaratma için çabaları dinmedi. Son 25 yıl, Türkiye bölücü Kürt terörüyle boğuştu durdu. Bizim açımızdan Kürt meselesinin iki yönü bulunmaktadır. Birincisi Türkiye içinde bir azınlık Kürt unsuru yaratılması ve bu yoldan Türkiye içinde bir Kürt devleti oluşturulması, ikincisi güneyde Irak merkezinde kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye sınırlarına doğru genişletilmesi. Ancak Türkiye, sadece kendi içindeki tehdidi ön plana alıp, güneydeki Kürt devletini kendisi için tehdit görmediği noktada, iki plan da harekete geçmektedir. Bu noktada AB’ye uyum yasaları adı altında Kürt azınlık yaratma çabaları ile, ABD’nin Irak’ta oluşturduğu kukla Kürt devleti, Türkiye’yi aynı anda tehdit etmektedir. Bu tehdidi savuşturmak için, her iki alanda birden aynı şekilde mücadele edilmektedir. Ancak Türk devletinin her iki alandaki mücadelesi de devlet içine yerleşmiş AB’ci ve ABD’ci unsurlar tarafından pasifize edilmektedir. Türkiye Lozan’ı reddediyor Geçtiğimiz 3 Ağustos’ta geçen birinci AB Uyum Paketi, Kürtçe eğitim ve yayın hakkını serbest bıraktığında, bunun kaçınılmaz bir şekilde, bir azınlık hakkı olduğunu ve bu hakkın da kaçınılmaz bir şekilde dili olan azınlığın devletinin de olması gerekir talebine yol açacağını söyledik. Çünkü ayrı dil ayrı devletin gerekçesidir. Ayrı dil demek ayrı ulus demektir. Ve her ulusun da kendi devletini kurması hakkıdır. Fakat bu yasalar, Türkiye Cumhuriyeti’nde tek bir ulus olduğunu, onun da Türk ulusu olduğunu, bunun bizzat Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda kabul edildiğini, değiştirilemez olduğunu çiğnedi. Demokratikleşme ve insan hakları adına, olmayan bir azınlığın yaratılmasının kapısı aralanmış oldu. Bu noktadan sonra Türkiye için, Lozan’da tanımlanmış, millet ve devlet tanımları geçersiz hale gelmiş oldu. Türkiye kendi kendine bölünebilir, parçalanabilir bir devlet olduğunu kabul etmiş oldu. PKK seçimlere girdi Dün dil hakkı bölünme getirmez diyenler, bugün terörü engellemek için terör örgütüne siyasal haklarını verelim noktasına kadar gelmiş durumdalar. Böylece Türk devleti 20 yıl savaştığı terör örgütünü siyasi bir parti olarak kabul etmeye zorlanmaktadır. Ancak bugün parti olarak kabul edilecek bu terör örgütünün yarın bir taraf olarak Türk devleti ile masaya oturmak isteyeceği bir türlü algılanamamaktadır. Geçtiğimiz seçimler, bu açıdan son derece öğreticidir. PKK terör örgütünün uzantısı konumundaki DEHAP, seçime katılma hakkını elde edemediği halde, yasalar ihlal edilerek seçimlere sokuldu. Terör örgütünün hapisteki başı, bizzat bu partiye oy verilmesi çağrısı yaptı, hatta seçime sokulmazsa teröre yeniden başvuracağı tehdidini savurdu. Türk devleti bu tehdit karşısında aciz kaldı ve teröre siyaset yapma hakkı tanıdı. AB’nin, ABD’nin ve onlara bağlı büyük medya kuruluşlarının tüm desteğine karşın bu parti yine de %5’i aşamadı. Buradan terör örgütünün Türkiye’de tabanı olmadığı, Türk devleti için bir tehdit olamayacağı sonucu çıkaralmalıydı ancak tam tersi oldu. Türkiye teröre daha fazla hak tanıma yoluna gitti. İtleri salıp taşları bağlıyorlar! Birinci AB yasasında terör elebaşısı Apo affedilince, ailesi kurban keserek Meclis’e teşekkür etmişti. O gün ipten kurtulan Apo, bugün affedilmek isteniyor, Apo’nun affedilmesi için bölücü parti imza kampanyaları düzenliyor ve Meclisim de bu imzaları kabul ediyor. Çok daha enteresan gelişmeler de yaşanıyor. Üniversitelerde PKK terör örgütü satırlarla Atatürkçü gençlere saldırıyor. Ancak saldırganlar polis tarafından tespit edildiği halde serbest dolaşıyor! İstiklal Caddesi’ne çıkan PKK’lılar Apo için gösteri düzenliyor. Aynı anda Amerikan karşıtı bir gösteri düzenleyen MHP’lilerle karşılaşınca polis MHP’lileri dövüp, PKK’lıları koruyor! PKK’nın gazetesi serbestçe yayın yapıyor, ama Atatürkçü gençlerin gazetesi TÜRKSOLU, hükümet tarafından susturulmaya çalışılıyor! Kısacası itleri salıp taşları bağlıyorlar! Birinci AB Uyum Paketi’nden bugüne ne kadar demokratikleştiğimizin resmidir bu. Son altı AB Uyum Paketi’nden sonra olacakları ise tahmin etmek hiç de zor değil. Hatta öyle ki, bugün dahi Türk hükümetinin PKK ile görüştüğü ABD tarafından açıklanıyor. O zaman sormak gerek, madem terör örgütü ile oturup anlaşacaktınız, bunca gencimiz boşuna mı şehit oldu? ABD Kürt parlamentosunu açıyor Ülke içinde yaşadığımız bu sorunları, daha da tehlikeli hale getiren ikinci gelişme ise Kuzey Irak’ta yaşanıyor. ABD’nin sömürgeci saldırısı sonucu Saddam rejimi yıkılınca, ABD denetiminde bir Kürt devleti oluşturuldu. Bilindiği gibi Türk devleti Kürt devletini savaş nedeni sayıyordu. Bunun bir savaş nedeni olarak ilan edilmesinin sebebi ise bu tehlikenin tespit edilmesi idi. Tehlikenin ilk işareti geçtiğimiz yaz ayında Erbil’de bir Kürt parlamentosunun açılması oldu. Bizzat ABD parlamenterlerinin katılım ve konuşması ile açılan parlamentoda Kuzey Iraklı iki aşiret lideri Talabani ve Barzani güçleri bulunuyordu. Parlamentonun ABD’li parlamenterler tarafından açılması Kürt devletinin arkasında ABD’nin olduğunu ortaya koyuyordu. Tam da ABD Irak’a saldırı hazırlığı yaparken bu parlamentonun kurulması çok anlamlıydı. Demek ki, ABD Irak’a saldırınca bu gruplar da içerde bir Kürt devleti kurmak için harekete geçirilecekti. Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale etmesi gerekiyordu O gün bu tehlike henüz yolun başındayken Türkiye’nin müdahale etmesi gerekiyordu. Türk Ordusu’na acilen müdahale etmesi çağrısında bulunduk ve açık açık bugün etmezseniz yarın edecek gücü bulamazsınız çünkü ABD bölgeye yerleşmiş olacak dedik. Ancak Türk Ordusu Kuzey Irak’a girmekle yetindi fakat ilerleyip o parlamentoyu dağıtmadı. ABD’nin Irak’a saldırısı ile birlikte iş daha da ciddiye bindi. ABD’nin Irak gibi bir derdi olmadığı, esas amacanın orada bir Kürt devleti kurmak olduğu apaçık gözüküyordu. Nitekim saldırı öncesi planlarında ABD’liler bunu açıklıyordu. Bu aşamada bu Kürt devletinin engellenmesinin tek yolu kalıyordu. Saddam rejimi direnir ve ayakta kalırsa, Kürt devleti kurulamazdı. O nedenle Türkiye’nin kendi çıkarları açısından izlemesi gereken en makul politika ABD saldırısına engel olunmasıydı. Fakat Türkiye’de estirilen Saddam düşmanı rüzgar, Amerikancı medyanın propagandası ve Amerikancı hükümetin politikaları buna engel oldu. ABD saldırının başında güçsüz düştüğü an, Türk Ordusu’nun Kürtlere karşı harekete geçmesi çağrısı yaptık. Çünkü ABD güçleri ile Kürt aşiretler biraraya geldiğinde Türkiye için müdahale şansı kalmayacaktı. Kötünün iyisi Ancak Türkiye o gün Kuzey Irak’a girmeyerek bugünkü tabloyu oluşturdu. Bilindiği gibi ABD açıkça Türkiye’yi bölgede istemediğini söylemiş, Kürt aşiret reisleri ise Türkiye Kuzey Irak’a girerse Türk Ordusu ile savaşacaklarını söylemişti. O gün Genel Kurmay Başkanı Diyarbakır’a kadar gitti ve talihsiz bir açıklamada bulundu. Genel Kurmay Başkanı, bölgede ABD ile karşı karşıya gelmemek için Kuzey Irak’a müdahale edilmeyeceğini açıklıyor ve bunun kötünün iyisi olduğunu söylüyordu. Bu açıklamanın hemen ardından, Türkiye’nin bu politika ile daha kötüleri ile karşılaşacağını, bölgede ABD ile karşı karşıya kalmamak gibi bir seçeneğin olmadığını, ama yarın ABD ile karşı karşıya kalırsak bunun çok daha kötü koşullarda olacağını söyledik. O gün doğal olan Genel Kurmay Başkanı’nın sınır incelemesi sırasında, yürüyerek sınırı geçmesi ve Kuzey Irak’a girdik demesiydi. Tüm koşullar Türkiye’nin lehineyken atılması gereken adım buydu. Saddamsız Irak’ta Türk askeri de esir! Dün kötünün iyisi diye sunulan seçeneğin ne olduğu bugün gayet iyi görülüyor. Kuzey Irak’taki özel timimiz ABD’liler ve Kürt aşiretler tarafından esir ediliyor. Ve Türkiye buna seyirci kalıyor. Politikanın kuralıdır bu, seyirci kalmaya alışanlar, seyretmeye devam ederler. Nitekim öyle de olmaktadır. Türkiye, Türk tarihinde bir ilk olarak kendi askerlerinin esir alınması karşısında sessiz kalmıştır. Oysa bu olay duyulduğu an, Genel Kurmay Başkanı Türk jetlerinin havalanıp bu harekete girişen Kürt aşiretlerinin karargahlarının bombalaması emrini vermeliydi. Sonuç olarak ABD saldırısı sırasındaki Saddam düşmanlığının sonuçlarını yaşıyoruz. Saddam’ın olmadığı Irak’ta ABD ve Kürt aşiretler var ve onlar da Türk askerlerini esir alıyor. Şimdi Türkiye için Saddam rejiminin tehdit olduğun saptayan devlet yetkilileri bu millete bunun nasıl bir politika olduğunu açıklasın artık. Bu devlet kendi tespit ettiği tehlike tarafından değil, dost ve müttefik olarak tespit ettiği güç tarafından esir alınıyor bugün. Daha dostunu düşmanını bilmeyen, tespit edemeyen ve ona göre konumlanmayan devlet yetkililerinin, bu ülkenin geleceğini daha da tehlikeye atacaklarına şüphe yok. Türkiye ABD tarafından kuşatılmış durumda Ancak bugün bizler açısından çok net bir fotoğraf duruyor önümüzde. Türkiye tüm coğrafyada ABD tarafından kuşatılmış bulunuyor. Güney’e yerleşen ABD askerleri Türk Ordusu’nu Kuzey Irak’tan atmak için harekete geçmiş bulunuyor. O nedenle tehdidin ABD’den geldiğini görmeliyiz. Tehdidin kapsamı da son derece geniştir. Batıda, Doğuda ve Güneyde kuşatılan Türkiye’nin tüm cephelerde kuşatmaya karşı aktif müdahale siyaseti izlemesi ve buna koşut olarak da bu dış kuşatmanın ülke içi politikalarla desteklenmesi gerekmektedir. Apo’yu hemen asalım! Yani yapılacak şey basittir. Bugün ABD PKK ile anlaşmıştır, anlaştığını açıklamaktadır, hatta buna uymazsanız sizin için daha kötü olur demektedir. Burada alınacak tek tavır vardır: Terör örgütünün elimizde tutsak olan başını asmak. Bu Türk devletinin bölünmeye sessiz kalmayacağının ilk işareti olacaktır. Ve ülke içinde terör uygulayacak yapı da başsız bırakılacaktır. Türk devleti, acilen Apo’yu asmazsa, çok açık söyleyelim, onu serbest bırakmak zorundadır. Bugün asmamanın alternatifi beslemek değil, serbest bırakmaktır! Kuzey Irak’taki kuvvetlerimizi takviye edelim İkinci adım, Kuzey Irak’taki askeri varlığın güçlendirilmesidir. Kuzey Irak’taki kuvetlerimiz takviye edilmeli ve bir savaş hazırlığı durumuna getirilmelidir. Burada önemli bir gelişme de PKK’nın Ortadoğu çapında harekete geçirildiği, diğer iki Kürt aşireti ile birleştiği, Irak Hükümeti’ne bile bir temsilci soktuğu gerçeğidir. Yani dün Türkiye içinde kalan terör örgütü, artık Ortadoğu çapında bir piyon olmuştur. ABD’nin ikinci hedefi İran, PKK tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Bu PKK’nın ABD’nin Ortadoğu planı için kullandığı araç haline geldiğini ortaya koymaktadır. PKK’ya karşı Demek ki tehdit büyümüştür! O halde büyüyen tehdidin, Ortadoğu politikası ile önlenmesi gerekmektedir. Türk Ordusu’nun İran Ordusu ile birlikte PKK’ya karşı bir harekat başlatması önemli bir adımdır. Ancak yetersizdir. Türkiye PKK terörüne karşı İran ile birlikte ortak mücadele kararı almalı, bir anlaşma yapmalı ve bu anlaşmayı tüm dünyaya duyurmalıdır. Bu anlaşma daha sonra Suriye de dahil edilerek genişletilmelidir. Böylelikle Ortadoğu çapında hareket eden terör örgütü engellenebilecektir. Ancak Ortadoğu’yu kapsamayan hiç bir tedbirin olamayacağını akıldan çıkartmamak gerekir. Türkiye Ortadoğu çapında hareket etmezse terör örgütünün Türkiye’ye saldırıya geçmesini kendi evinde beklemek zorunda kalacaktır. Bugün Irak’ta içine düştüğümüz aczi yarın Diyarbakır’da yaşamak istemiyorsak, elimizi çabuk tutmalıyız. İran ve Suriye ile birlikte hareket etmenin dışında Türkiye’yi bölünmekten kurtaracak bir yol ve politika bulunmamaktadır. İç kuşatma: AKP iktidarı Tüm bu kuşatmaya eşlik eden bir de iç kuşatma olduğunu görüyoruz. Zaten dış kuşatmayı Türkiye açısından bu kadar büyük bir tehdit haline getiren de bu. Gerek 3 Ağustos AB darbesi, gerek ardından yapılan tuzak seçimler, bugünkü kuşatmada Türkiye’yi eli kolu bağlı tutacak bir hükümeti işbaşına getirmek için yapılmıştı. Bugün, Türkiye’nin tam da böyle bir hükümet tarafından yönetildiğini görüyoruz. Türkiye’nin dışardan kuşatıldığı ve tehdit edildiği her durumda, AKP iktidarı doş düşmanlarla kol kola Türkiye alehine çalışmaktadır. Kıbrıs’ta Rumların yanında, Irak’ta Talabani ve Barzani’nin yanında, Güneydoğu’da PKK’nın yanında, Süleymaniye’de ABD’nin yanında, Doğu Anadolu’da Ermenilerin yanında hareket etmektedir iktidar. Bu iktidarın dış düşmanlarımızla bu kadar işbirliği içinde olmasına koşut, ülke içinde iki önemli işlevi daha bulunmaktadır. Birincisi ılımlı hilafet rejimini tesis ederek Cumhuriyet’i tasfiye etmek, ikincisi, Türk Ordusu’nu tasfiye ederek dış düşmanın silahlı saldırısı öncesi ülkeyi Ordusuz bırakmak. AKP’nin tüm icraaatlarının bu iki hedefe yönelik
olduğunu görmekteyiz.
Türk devleti imamlara teslim AKP, bundan önceki Şeriatçı parti ve hükümetten biraz daha farklı davranmaktadır. Bizzat ABD tarafından kurulmuş olması ve liderinin NATO mollası olması onu daha da pervasız yapmakta. Arkasındaki güce dayanan AKP, ülkeye Şeriatı getirebileceğini düşünmekte ve bu yolda çok ciddi adımlar atmaktadır. Bu adımların önemli bir ayağı devlet içindeki kadrolaşmadır. AKP kadrolaştığını söylemekte dahası savunmaktadır. AKP’ye yakın medyada elbet kadrolaşacağız, kadrolaşmazsak iktidarda kalamayız yollu öneri yazıları yayınlanmaktadır. Ve başbakan da ülkeyi kendi kadroları ile yöneteceklerini açıklamaktadır. Bu kadroların nasıl kadrolar olduğunu da çok iyi biliyoruz. Büyük bölümü imam hatip mezunudur bunların. Kimisinin yurtdışı şeriatçı üniversitelerden diploması vardır. Yani bugün imamlık dışında hiç bir iş yapamayacak insanların elindedir Türk devleti. İmamdan başbakan olunca... Bunların başında da bizzat Başbakan gelmektedir. Başbakan, Cumhurbaşkanı’na dün ben de imamdım ama bugün başbakanım diyerek, tüm devlet kademelerini imamlarla dolduracaklarını söyleyebilmektedir. Tabi başbakanın imamlığının ötesinde bir kimliği daha vardır. Tayyip Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını din ve ırk temelinde bölmek suçundan yargılanmış ve ceza almış bunun için hapiste yatmış bir sabıkalıdır. Kendisi Kemalizm düşmanıdır, Cumhuriyet’i yıkacağını söylemiştir, Kürtlere ayrı devlet hakkını savunmaktadır. Yani bugün Türk Anayasasının kabul etmediği ne kadar şey varsa başbakan bunların tümünü yapmaktadır. Ve böyle bir adam, Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm yasaları çiğnenerek başbakan yapılmıştır. Tayyip’in başbakan yapılış süreci bile onun arkasındaki gücü ortaya koymaktadır. Ancak Tayyip’in başbakanlığının bir psikolojik anlamı daha vardır: O da bir imamın, sabıkalı bir imamın, Ordu’ya rağmen, kanunlara rağmen Başbakan olabileceği mesajıdır. Bu açıdan Tayyip’in başbakan yapılması Türkiye Cumhuriyeti’nin, Ordu’nun ve devletin ne kadar güçsüz düşürüldüğünün bir kanıtıdır. Tayyip bu nedenle büyük bir tehlikedir Türkiye için. Üniversitelere molla kuşatması Şimdi bu şeriatçı iktidar, bir YÖK yasası hazırlayarak üniversiteleri teslim almayı planlamaktadır. Çünkü üniversitelerde 28 Şubat sonrası yaşanan gelişmelerin Şeriatçı kadrolaşmaya ve toplumsal denetime ne kadar büyük darbe vurduğunu bilmektedirler. YÖK’ü tasfiye edip, her üniversitenen başına bir imam getirmek istemektedirler. Bu ülke içi açık bir molla kuşatmasıdır. Bugün çokça söylendiği gibi İran kaynaklı bir molla tehdidi değil, bizzat iktidar kaynaklı bir molla tehdidi altındadır Türkiye. 28 Şubat öncesi Erbakan’ın Başbakanlık’ta tarikat şeyhlerine verdiği yemek olay olmuş ve Ordu müdahale etmişti. Ancak bugün, türban devlet protokolüne sokulmuştur. Türkiye, tüm dış gezilerde türbanlı eşler tarafından tanıtılmaktadır. Bu konuda Ordu’nun gösterdiği esnekliği bir geri adım olarak algılayan AKP sınırları iyice zorlamaktadır. Yapılan 8 aylık uygulama 28 Şubat öncesinde yapamadıkları herşeyi yapmak için adımların atıldığını göstermektedir. Ama işin garibi hala da bu duruma engel olunmamıştır. AKP Cumhurbaşkanı’na ve Ordu’ya düşman Burada AKP’nin karşısında bulunan güçleri de ortaya koymamız gerekiyor. AKP öncelikle üniversitelere ve YÖK’e düşmandır, onu tasfiye etmek istemektedir. AKP, Cumhurbaşkanı’na karşıdır, onun yetkilerini elinden almak istemektedir. AKP Ordu’ya düşmandır, onu siyasetin dışına itmek, tasfiye etmek istemektedir. Bu aşamada Cumhurbaşkanlığının ve Ordu’nun korunması, Cumhuriyet idaresinin ve vatanın korunması anlamına gelmektedir. AKP’nin özelikle Ordu’yu tasfiye etmeye yönelik girişimlerine dikkat etmeliyiz. AKP, AB’ye uyum yasaları adı altında, MGK’yı ortadan kaldırmak istemektedir. Burada Ordu Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal güvenliğini, kuruluş ilkelerini, Anayasayı koruyucu bir kuvvettir. Daha doğrusu belki de tek kuvvettir. Ordu’nun tasfiyesi, Türkiye’yi bir taraftan hilafete diğer taraftan Mondros’a götürecektir. Ordusuz kalırsak, dün Mondros’ta yaşadıklarımızı bize yeniden yaşatırlar. O nedenle Türk Ordusu’nun güçlü tutulması, AKP iktidarına karşı desteklenmesi ve Ordu’nun AKP’ye engel olmaya çağrılması son derece önemlidir. Acil görev: Hükümeti indirmek Burada Türkiye’nin dış kuşatmaya karşı aktif politikasının ikinci ayağı da ortaya çıkmaktadır. Türkiye dış tehdidi savuşturmak için iç tehdidi yok etmelidir. İç tehdit AKP’dir ve acilen hükümetten indirilmelidir. Türkiye Cumhuriyeti, geçtiğimiz 8 ayı bu hükümetle geçirmiştir. Son 8 ayda Türk devletinin ne kadar kırmızı çizgisi varsa hepsi paspas olmuş durumdadır. 8 ayın kısa bir bilançosunu yapalım 1- Kıbrıs hemen hemen elden çıkmıştır. 2-Kuzey Irak’ta kukla Kürt devleti kurulmuştur. 3-ABD Türkiye’ye karşı silahlı harekata başlamıştır. 4-PKK neredeyse yasallaşmıştır. 5-PKK Ortadoğu çapında hareket etmeye başlamıştır. 6-Ordu pasifize edilmiştir. 7-Devlet şeriatçı kadrolarla doldurulmuştur. 8-Türban devlet giysisi haline gelmiştir. Bu hükümet 8 ay daha başımızda kalırsa... Bu 8 ay az, AKP biraz daha iktidarda kalsın dersek önümüzdeki 8 ayda neler olacağını da bilelim: 1-Kıbrıs tümden kaybedilecek, Rauf Denktaş Kıbrıs’tan sürülecek. 2-ABD Türkiye’yi Kuzey Irak’tan atacak. 3-Kuzey Irak’taki Kürt devleti resmen ilan edilecek. 4-PKK’nın başı hapisten çıkıp, yasal siyasete atılacak. 5-Cumhurbaşkanlığı kaldırılıp Başkanlık sistemine geçilecek, sonra bu başkanlık hilafete dönüştürülecek. 6-MGK kaldırılacak, Genel Kurmay halifeye bağlanacak. 7-Başı açık gezmek yasaklanacak 8-Atatürkçülerin idam edilmesi için Hilafet orduları kurulacak. Ordu’ya çağrı Bu yazdığımız 8 maddeyi iyi okuyun. TÜRKSOLU’nun bundan bir yıl önce yazdıkları kimileri için kötü bir şaka, kimileri için bir paranoya, kimileri içinse en hafifinden abartmaydı. Tehdidi algılamayan ve geleceği göremeyen kafalar Türkiye’nin bu hale getirilmesine yol açmıştır. Yine aynı kafalar, bugün de tehdidi görememektedir. Burada öncelikle Türk Ordusu’na bir çağrı yapıyoruz. Ordu bu gidişe daha fazla katlanmamalı ve müdahale etmelidir. Ordu’nun müdahalesinin geciktiği her dakika Türkiye’nin aleyhine işlemektedir. Bu hükümet bir an önce indirilmezse, bu milletin başı ciddi belada demektir. Millete çağrı İkinci bir çağrıyı tüm Türk milletine yapıyoruz. Bugün ülkemiz, bize düşman güçlerce kuşatılmış durumdadır. İçerde ise onların işbirlikçisi bir hükümet bulunmaktadır. Türk milleti bunu kabullenmemelidir. Tarih bizim için ders alacağımız bir deneyim olmalıdır. Yukarıda uzun uzun anlattıklarımızı bizim dedelerimiz de bizzat yaşamıştı. Sonucun işgal olduğunu biliyoruz. Bugün göz göre göre aynılarını yaşamamalıyız. Türk milleti tarihinden ders almalıdır. Bu hükümeti indirmek için Ordu ile kol kola mücadele edilmelidir Uyan ey ehli vatan! Bu günler, sıradan günler değildir. Türk’ün ateşle ikinci imtihanıdır bu. Bu imtihanı vermek için Türk milletinin birlik olup, Kuvayı Milliyeleşmesi, ordulaşması gerekmektedir. Türk milleti zaten ordu millettir. Uyan ey ehli vatan, vatan elden gidiyor!
|