| Prof. Dr. Mustafa
Erkal Aydınlar Ocağı Genel Başkanı |
|
Kuvayı Milliye şuurundan yana olanlar birleşmelidir Bazı şeyler yıllar geçse de büyük bir fark göstermiyor. Bu ve benzeri konuları ele alabilmek için; Türkiye’nin bugün AB, IMF vb. ilişkilerde karşı karşıya kaldığı sorunları anlayabilmek için değişen dünya şartlarını, küreselleşmeyi ve onunla gelen istilayı yakalamak lâzım. Bugün milli devletlerle küresel güç ve bloklar arası bir mücadele var. Ulus-Devlet düşmanlığı, çağdaş sömürgecilik olan “küresel entelektüel bağımlılık” fark edilmeli. Ne zaman ki iki kutuplu denge; yerini tek kutuplu, tek patronlu bir dünyaya bıraktı, ABD tek patron olarak gündeme geldi, komünizm bir tehlike olmaktan artık çıktı. Yerine İslâm oluşturuldu ve hedef önü açılan Türkiye oldu. Türkiye’nin üzerine gelinmeye başlandı, sosyal yapısı laboratuvara alındı. Sovyetler Birliği dağıldı, soğuk harp geride kaldı. İşte bu tarihten itibaren, yani 90’lı yılların başlarından itibaren Türkiye’nin üstüne fazlaca gelindiğini görüyoruz. Türkiye’nin önü açıldığı oranda, Türkiye’nin önüne yeni imkânlar çıktığı oranda yeni tuzaklar örülüyor. Ne ol, ne de öl. İşin kısacası bu! Şu yutturmacayı devamlı söylerler. “Herkesten ne isteniyorsa, Türkiye’den de o isteniyor.” Oysa daha on yıl demokrasi tecrübesi olmayanlardan istenmesi gerekenler bizden isteniyor. Örneğin 28 Şubat 2002 Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Güney Kafkasya Raporu’nda geçen sözde Ermeni iddialarının Kopenhag kriterleri ile ne ilgisi var? Başka çifte bir standardı ortaya koyalım. Mesela; mahalli dillerle ilgili dayatmalar var. Dilden etnikliğe geçiş ondan etnik azınlıklar yaratılmak isteniyor. Almanya orada etnik azınlık haline gelen Türkler’e Türkçe din eğitimi yasağı koyuyor. İstenen Müslüman Alman kimliği, Müslüman Türk kimliği değil... Konu Türkiye olunca, iş tamamen terse çevriliyor, işin özü budur. Tabii burada dikkat çeken bir nokta da özellikle bizim üstünde durmamız gereken bir nokta, Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yer alan bazı gerçeklerin ortaya konmasıdır. Kısa vade ve orta vadede... Kıbrıs, Ermeni iddiaları vb. “Kültürel çeşitlilik sağlayacaksınız” diyor. Sizin yapınız buna müsait olsa da olmasa da, siz kültürel çeşitlilik sağlayacaksınız talimatı var. Yani, “azınlık yaratacaksınız” diyor Katılım Ortaklığı Belgesi. “Türkiye’de üç azınlık yetmiyor, dini azınlıklar yetmiyor, daha fazla dini azınlıklar yaratacaksınız.” İslâmi azınlıklar dışında yer alan, “mesela Süryaniler gibi azınlık yaratacaksınız” diyor. Yani, sen ne yaparsan yap; kendi içinde azınlık sayısını arttır. Polonya’ya ya da nüfusun fazla federal yapıya geç deniyor. “Hıristiyan nüfusu biraz daha arttır, yüzde 98,4 müslüman nüfus fazla” diyor. Misyonerlik faaliyetleri artıyor. Misyonerlik sadece dini propaganda değil, Türk kimliğine savaş açarak kutsal Anadolu topraklarına sahip çıkmaktır. Türkiye’den istenen başka bir çok şart var. Yerine getirilmesi talep edilen şartlar var. Şimdi burada önemli olan nokta Türkiye’den istenen bu talepler, bunların başında televizyon yayını geliyor. Ondan sonra eğitim-öğretim, ardından “otonomi” gelecek. Burada dikkat çeken bir nokta, önü açılan Türkiye gibi ülkelerin küresel güç ve blokların, yani Avrupa bloğu ile küresel güç ABD’nin çıkarları bakımından ufalması lâzım. Bir yazar, bir kitapta diyor ki: “Eğer küreselleşme iyi bir şekilde işleyecekse ekonomik parçalar, siyasi parçalar ufak olmalıdır. Parçalar ufak olmalıdır.” Yani Türkiye kolay paylaşılabilsin. Direnilmesin. Bugün, Türkiye’deki kavga, iki cephe şekline bürünmüştür. Birincisi, dünkü Milli Mücadele Kuvay-ı Milliye şuurundan yana olanlardır. İkincisi ise; Batıcı, teslimiyetçi, mandacı kafalardır. Avrupa lobisidir. Bunlar AB binasının kapıcısı olmaya adaydırlar. Medeniyetler çatışması tezini doğrulayan, haklı çıkaran “çağdaş bir haçlı seferi” ile karşı karşıyayız. Misyonerlik, yapay tarikatlar bundan ortaya çıkıyor. Fogglar’a, Rothlar’a malzeme olmayalım. Vatandaş ne mahalli dilinin yasaklanmasını, ne de onun bazı siyasiler tarafından istismarını ve siyasi malzeme yapılmasını istiyor. Türkiye’nin mozaikleştirilmesi, Anadolu coğrafyasına 1071’de vurulan mührün kazılmak istenmesi, 1453’te Fatih’in İstanbul’a vurduğu damganın kazınmak istenmesi belirli bir sürecin devamıdır. Şark meselesi sürüyor. Yani Türklerin önce Balkanlar’dan sonra Anadolu’dan atılması ve Orta Asya’ya sürülmesi. Avrupalı’dan insan hakları ve adalet bekleyemezsiniz. Şuur altında sömürgecilik var. Damarlarında sömürgecilik var, emperyalizm var. Filistin’deki büyük çaplı soykırım sorumlusu Bush’tur. Hollanda hükümeti Bosna’da 1995’de Serebrenica’da 7500 Bosnalı’nın katline seyirci, hatta destek olma ayıbı dolayısıyla göstermelik istifa etmek zorunda kalmadı mı? Yarın Kıbrıs’ta, bugün Filistin’de yapılanlar devreye sokulacak. O zaman bizim menfaatlerimizi Avrupalılar daha iyi korur, Türkiye hatta bağımsız olmamalı demek bir çeşit beyin sapıklığıdır. Bunları söylemekle, ülke çıkarları ile ters düşen Avrupa lobisine malzeme hazırlayan TÜSİAD gibi kuruluşların çeşitli raporları doğrusu dikkat çekicidir. Kıbrıs meselesi Türkiyesiz ve Denktaşsız da çözülebilir diyebilenlerden fazla bir şey beklemeyiniz! Ermeni meselesi nasıl ki Ermeniler’in sorunu olmaktan çok, Ermeniler’i tarih boyu kullanmak isteyenlerin sorunu ise, Kürt sorunu da Kürtler’i Cumhuriyet Türkiye’sine karşı kullanmak isteyenlerin sorunudur. Etnik sorun bize yabancıdır. Etnik sorun vardır diyen Kürt asıllı vatandaşlarımız %5.8’dir. “Şark Meselesi” sürüyor. Huntington’un medeniyetler çalışması tezine hak verir şekilde Anadolu üzerinde “Çağdaş Haçlı Seferleri” var. Terörle yapılamayanlar Kürtçülük siyasallaştırılarak tezgahlanıyor. Öğretmenleri de Avrupalılardır. Önce Kürtçe TV yayını, sonra eğitimi, otonomi ve federal dayatmalar. Türkiye sahipsiz değildir; satılık ve kiralık değildir. Onun sahipleri bu satırları düşünerek okuyanlardır. Türk nesilleridir. Yaşayanlar; şehitlerine; bu ülkeyi kuran ve bize bırakanlara ihanet edemezler. Türkiye mahalli dil tezgahına dayalı olarak etnik, gruplaştırılmaya ve azınlıklaştırılmaya sürükleniyor. Mandacılığın teslimiyetçiliğin ideolojisi de artık “çok kültürlülük” tür. Bu tez milli devlet ve vatandaşlık bilinci ile çelişir. Otonom fert ve sosyal gruplara ışık tutar. Milletleri kalabalıklaştırıcı ve ufalayıcıdır. Farklılıkları öne çıkartmak, kutsallaştırmak; birliktelikleri ikinci plâna atmayı hedefler. Farklılıklara hoşgörü ile bakmak yeterli değildir. Onları siyasi olarak da tanımak gerekir. Tezgah budur. Biz Sevr’i parçaladık, bu etnik ve mezhep tuzaklarını da aşacağız. Alevisi ile Sünnisi ile Kürdü ile oyunlar fark edilmiştir. ABD Ortadoğu’ya barış, huzur ve demokrasi değil; savaş ve kargaşa getirmiştir. Devletler hukukunu ayaklar altına almıştır. Müzeleri, tarihi eserleri yok edenler, Saddam havaalanında ve Bağdat’ta soygun yapanlar, sivil halkı öldürenler kimseye demokrasi ve insanlık dersi veremezler. Doğruları ABD basını yazmaktadır. Bunlara göre, Türkiye ile ABD’nin menfaatleri çatışır hale gelmiştir. Onlardan emir almadığımızdan şikayetçidirler. “Kuzey Irak’ta ne işiniz var” diye sormaktadırlar. Kuzey Irak, Türkiye’nin sınırıdır. Peki, ABD’nin neyidir, ilişkisi nedir? Teslimiyetçi, şahsiyetsiz ve milli duruşu olmayan politika uygulayanlar sürekli milli gurur ve haysiyetimizi yaralamaktadırlar. Kıbrıs’ta ve diğer milli sorunlarımızda da aynı tavrı ortaya koymaktadırlar. Bunun sorumluları TBMM’de reddedilen ikinci tezkereyi 3 ay sonra hükümet kararnamesiyle çıkaranlardır. Yeni pişmanlık yasalarıyla, terörle mücadelede kararlılığımızı yıpratanlardır. Türkiye dış dayatmalarla yönetilen bir mecradan çıkarılmalıdır. TBMM de noter görünümünden uzaklaştırılmalıdır. Siyasi irade zaafı giderilmeli, yapılması gerekenler yapılmalıdır. Terörle mücadele ettiğini söyleyen işgalci ABD, işine gelen terör örgütü ile işbirliği yapabilmektedir. Türkiye’ye karşı ihanette bir ittifak vardır. Buna karşı Cumhuriyet’ten, üniter ve milli devletten yana olanlar da bazı farkları bir tarafa koyarak birlikte hareket etmelidirler. Sağ-sol ayrımı anlamını yitirmiştir. Stratejik duruş farkları doğmuştur. Sağ olup da bölücü, liberal, radikal dinci veya ikinci cumhuriyetçi olanlarla Türk milliyetçileri aynı safta yer alamaz. Gaflet ve delalet içindeki iktidar mensupları arasında Aydınlar Ocakları’nda görev yapmış olanlar da vardır. Bunlar, bu dıştan kumandalı tezgâha, ihanete daha ne kadar tahammül edeceklerdir? Demokrasi yozlaştırılmış, ona kan kaybettirilmiş; ülke uçurumun kenarına getirilmiştir. Türkiye’nin en büyük talihsizliği Türküm demede özürlü bir başbakan tarafından yönetilmesidir. İstiklâl Savaşı’mızdan ve Cumhuriyet’ten muhafazakarlık örtüsü altında etnik bir rövanş alınmak istenmektedir. Türkiye, işbirlikçilerine ne 1071’in, ne 1453’ün ne de 1923’ün rövanşını vermeyecektir. Bunun böyle olduğunu hep beraber göreceğiz. |