Arama: 
21.07.2003/Sayı:35
Anasayfa
Kapak

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
  Bedri Baykam
    Ressam - yazar

Tayyip Bey’i niye kızdırıyorlar ki?

Türkiye Cumhuriyeti, ömründe çok kritik ve karanlık tünellerden geçti. Bu seferki her zamankinden daha da çetin, daha da mayınlı-depremli bir tünel. Ama bunu da aşmak boynumuzun borcu. Hiçbir dış güç, hiçbir çarpık hükümet anlayışı, hiçbir yobaz, bizi yolumuzdan alıkoyamayacak. Ancak bu kararlılığımızı eyleme dönüştürmek, yaşama geçirebilmek için herşeyden önce çok ciddi bir durum saptaması yapmamız lazım.

1001 tehlike, 1001 bela...

Bizi kuşatan birbirinin içine geçmiş 1001 tehlike, 1001 bela, el ele vermişçesine bir eşzamanlılık içerisinde Cumhuriyet’i törpüleme peşinde. Yobazlığa prim vermeyi olmazsa olmaz bir prensip(!) sayan bir hükümet anlayışından ABD’nin akıl almaz çirkin eylem senaryolarına, ihanet medyasının çıkarcı fırsatçı tavırlarından ana muhalefet partimizin sokağa inmekten korkan pasif tavrına kadar, herşey buldozer gibi üzerimize geliyor.

Her ne kadar geçtiğimiz günlerin ana gündemi Amerika’nın askerlerimize karşı giriştiği alçakça saldırı olsa da ben bu konuyu yazımın ikinci bölümüne alıp öncelikle AKP’nin çok iyi bildiğimiz bazı son dönem marifetlerini hatırlatmakla işe başlayacağım.

Bu ayın ilk iki haftasını Turunç’ta Uluslararası Marmaris Yaz Akademisi’nde İstanbul Sanat Müzesi Vakfı’nın bir girişimi sonucunda 16’sı yabancı, 20 sanatçıyla beraber eser üreterek, sanat tartışarak geçirdim. Aydın, güzel bir ortamdı. Sağolsun gerek Turunç’ta, gerek Marmaris’te halkın çok yoğun ilgi ve desteği ile karşı karşıyaydım. Her yerde beni durduran insanlar ya CHP’nin etkisizliğinden, ya şeriatçı yuvalanmadan, ya dış siyasette zedelenen gururumuzdan haklı olarak şikayet ediyorlardı. Ayrıca büyük çoğunluğunun Reha Muhtar programlarına katılmamı desteklediğini ve orada beni dinleyerek rahatladıklarını bir nebze olsun bazı gerginlikleri içlerinden atmış olarak o gece uyuyabildiklerini öğrendim yine...

Bizim “büyük aydın” gazetecilerimizin anlayamadıkları, kendi medya-plaza snobizmleri içerisinde değerendiremedikleri öyle gerçekler var ki Türkiye’de... Turunç’taki CHP ağırlıklı Kültür Derneği’nin daveti ile bir konuşma yapıp, AKP hükümetinin gerek kültür, gerek siyaset alanında bizi nasıl Ortaçağa götürdüğünü uzun uzun anlattım. 13 Temmuz gecesi halka açık çay bahçesinde yapılan sohbet sırasında, bir ara kaçınılmaz şekilde konuyu bizim sahte demokrat, liberal medyamıza getirip, bizlere uyguladıkları utanç verici sansürden söz ederek “Örneğin bir Yekta Güngör Özden bugünkü gidişat hakkında hangi değerlendirmeleri, hangi ikazları yapıyor, bunların hiçbiri merak etmez mi?” diye sordum. Yanıt tabi ki ertesi gün, 14 Temmuz Pazartesi günkü Cumhuriyet gazetesinden geldi. Özden’le röportaj yapmayı tabii ki yine ancak onlar akıl edebilmişti.

Özden’in tam sayfa yayınlanan ve her satırı büyük bir anlam taşıyan söyleşisinden bazı cümleleri öne çıkaralım: “Enflasyon rakamları ve döviz hesaplarıyla toplumu avutup ekonominin temel sorunlarından uzak kalarak yaşam güçlüğüne çözüm getirememesi, işsizlik ve ücretler konusunda beceriksiz kalması, türban yalanıyla torba başın protokole sokulmasını sağlayarak çağdaş devlet niteliğini benimsemediklerini, alışkanlıklarından ve sinsice gerçekleştirmeye çalıştıkları kafalarındaki karanlık düzenden vazgeçemediklerini göstermeleri kendilerine uygun gelen yorumları dışında demokrasi, hukuk, devlet, yurt, bağımsızlık gibi kavramları özellikle laiklik kurumunu hiç düşünmediklerini, tersine hukuku ve dini siyasallaştırarak demokrasiyi dinselleştirmeyi özlediklerini ortaya koymaktadır.”

İşte altını çizeceğimiz özet: “dini siyasallaştırarak demokrasiyi dinselleştirmeyi” özlemek...

AKP’nin sansürcü zihniyeti

AKP’nin sözde demokrasi ve özgürlük adına yaptığı her hamle tam bir büyük komplo. Özgürleşme adına binaların içine, altına, yanına mescit açmaya kalkışanlar, RTÜK’ten şeriatçı yayınlara “yeşil” ışık yaktıranlar, türbanı üniversiteye “özgürce” sokuşturmaya çalışanlar... aynı zamanda Erje Ayden’in, Marquis de Sade’ın kitaplarını yasaklatıp, “müsadere ve imha” kararı aldırtanlar... Aynı zamanda bu kitapları yayınlayan yayıncıları akıl almaz şekilde cezaladıranlar... Ya da turistik sahillerimizde işletme sahipleri ve turistleri canından bezdirircesine, üst üste baskınlar yaparak tatili insanlara zehir edenler, Fazıl Say’ın konserindeki 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı görüntülerinin perdelere yansımasını yasaklama cüretini gösterebilenler! İşte buyrun yine üç cümlede onların “demokrasi” anlayışından enstantaneler... Tümünü okuyup hatırlatmak isterseniz ancak yeni kitaplarımızı beklemeniz lazım.

Kısaca da olsa bunlara değinelim: Fazıl Say’ı candan tebrik ediyoruz. Hazırladığı Metin Altıok “oratoryosu”nun akışı içinde yer alan Madımak Oteli görüntüleri son anda bakan Erkan Mumcu’nun baskısıyla ortadan kaldırıldı. Say’ın tebrik edilecek yanı yalnız bu değerli aydınımız ve o korkunç katliamı hatırlaması ve yapıtına yansıtması değil, aynı zamanda olaydan sonra, bu olayı protesto etmesi ve Eczacıbaşı’ndan Kültür Bakanı’na ve bu hükümete kadar herkesin bu protestodan nasibini alması. Ama Say bunları incelikle yapıyor, anlayana. “Yaşamım boyunca sansürle savaştım” diyen Şakir Eczacıbaşı ise verdiği röportajda keşke Say ve Bakanlık arasına girmeseydim diyor. Bence Sn. Eczacıbaşı bakanlık ve Say arasına, Say’ın tarafını ve sanatın özgürlüğünü ve dokunulmazlığını savunarak girmeliydi; bunun sonucunda ister bakanlık korosunu geri çeksin, ister o gece gösteri iptal edilsin farketmezdi. Mühim olan bu sansürcü zihniyete prim verilmemesiydi. Demek ki deneyim ve tecrübe kazanılmasının bir yaş limiti yok.

Konumuz özgürlük ve demokrasi, öyle değil mi AKP’li sayın vekiller?

Evet, özgürleşmek istiyordu AKP değil mi? Evet o zaman hemen ben de onlara önerilerimi sıralayayım: İsteyenler üniversiteye sıcak günlerde süper mini etek, şort ve hatta bikiniyle gitsin, her mahallemizde ve her üniversitemizde sex-shoplar açılsın, çıplaklar kampları her yerde legal olsun, tabii ki her türlü ortaçağ cadılıkları son bulsun, ne Fazıl Say ne de başkası yobaz katliamları gündeme getirirken önüne bu engeller çıkarılmasın, parlamentoda sekreter kızlarımızın tam anlamıyla kıyafet serbestisi olsun, onlar da nefes kesen endamları ve şuh kıyafetleriyle vekillerimizin arasından kırıtarak geçip gitsinler. Öyle değil mi ya! Efendim “uygar bir ülkede, kim kimin kıyafetine ya da yaşam tarzına karışsın ki? Hatta yine bu sonsuz özgürlük projesinde her isteyen evine, mahallesine legal randevuevleri açsın, böylece sokaklarımız travestilerden arınsın, öyle değil mi canım, konumuz özgürlük ve demokrasi, öyle değil mi AKP’li sayın vekiller? Ayrıca, her eğlence yeri istediği saate kadar çalışsın, isteyen konsimasyon, isteyen striptiz yapsın, isteyen üst kata çıkıp işini görsün! Konumuz sonsuz özgürlük değil mi?

Ne o? İtiraz seslerini duyuyorum? Ama nasıl olur, bazı vekillerimizin çocukları porno-tecavüz kasetlerinden aranmıyor muydu? Görünen yüz mü dediniz? Yoksa sizin “demokrasi ve özgürlük nakaratınız, ancak her eve bir mescit açıp türbanlıları, sıkmabaşları devletin her noktasına taşıma gayretinden mi ibaret? Aaa! Nasıl olur? Ben de sizi değişti zannediyordum, medyacığımızın liboş gülleri gibi az daha inancaktım bu masala? Tek merakım şuydu; acaba benim kitapları okuyarak mı değiştiler yoksa Yekta Bey’inkileri mi, yoksa İlhan Selçuk Bey’inkileri mi? Acaba bu onur hangimizindi? Tek merakım buydu.

Bunlar “Ak” sütten çıkmış kaşıklar

AKP’nin demokrasi anlayışının bir başka tipik temel taşı şu: Efendim onlar seçimlerden önce “dokunulmazlıkları kaldırılacak” diye bir söz vermemişler, biz yanlış duymuşuz. Bize öyle gelmiş. Hem zaten onların çekinecek neleri var ki?

Bunlar “Ak” sütten çıkmış kaşıklar. Tabii kaşıkların hangi cepleri kürekler gibi gani gani doldurdukları ayrı mesele, yahu bu iktidar olmak ne güzel şeymiş, deme gitsin. Cola Turka çıkmış, hani şu Ülker vardı ya Silahlı Kuvvetler’in “yeşil sermaye” diye uyardığı Ülker, işte o Ülker’in çıkardığı bu öz milli Cola’nın İstanbul’daki Anadolu yakası satış dağıtım hakları tesadüfe bakın ki Burak Erdoğan Bey’e yani şu Başbakan’ın oğluna gidivermiş. Var mı böyle tesadüf? Olur... Pekala olur, neden olmasın, hem siz neden karıştırıyorsunuz böyle şeyleri, size ne? Alan memnun, satan memnun... Hem bu basit bir ticari ilişki. Ülker’in ve Erdoğan ailesinin hiç sanki siyasi ve ideolojik bir yakınlıkları var mı ki? Aynı Tayyip Bey geçen gün de SEKA Balıkesir’i bir başka dostuna, Albayraklar’a, “yok pahasına” vermiş... Ne karışıyorsunuz yahu? Ne diyorlardı? Verdiysem ben verdim, size ne oluyor? Allah Allah, Allah Allah! Üstelik aralarında eskiye dayanan dostlukları ve “hukuk ilişikileri” yok mu? Büyükşehir Belediye Başkanlığı dönemindeki ihaleler yüzünden beraber yargı önüne çıkmadılar mı? Bu Cumhuriyet gazetesi de çok münasebetsiz yani, niye kaşıyor bu vefalı, uzun soluklu partnerlikleri?

AKP’si öyle bir taslak hazırlamış ki türban artık yalnız rektöre ve Allah’a kalmış

Başbakanımızın çok vefalı olduğu zaten artık kamuya mal olmuş bir gerçek. Star gazetesi kendilerinin dünyanın şeriatçı başterörist olarak hakkında arama emri çıkardığı Talibancı Hikmetyar’ın ayağının dibine uslu ve sahibine bağlı bir vicdanlı canlı olarak yerleşmiş fotoğrafını kapaktan tam sayfa olarak yayınladıkları zaman bile, Tayyip Bey, ne bu imaja ne de büyüğüne toz kondurmadı. “Sayın Hikmetyar”ı kınayan gri açıklamaları iki laf kalabalığı arasına sıkıştırarak medyaya açıklıyor, sonra hızla başka konulara kayıyordu. Yani, her halde yazdıkça beynimiz açılıyor. Galiba ben de önyargılı filan mı oldum, ne? Örneğin Hikmetyar Talibancısını kendini siper ederek koruyan başbakanımız, aynı zamanda YÖK’e ve onun Atatürkçü büşkünı Kemal Gürüz’e açık savaş ilan eden kesimin başını çekiyor. Bakın Kemal Gürüz neler diyor... “Bizden açıkça bu iki konuda esnek davranmamız isteniyor. Anayasa Mahkemesi, dini sembol sayılacak kıyafetlerle üniversitelere getirilmesini yasaklamıştır ve bunun, Anayasa’nın değiştirilmesi teklif edilemeyecek hükümlerine aykırı olduğuna karar vermiştir. Bu hükümü beğenmeyebilirsiniz ama değiştirmeye çalışmak Anayasa’ya aykırıdır; Anayasa’nın değişitirilemeyecek hükümlerine karşı çıkmaktır. Bu konuda esnek davranmanız mümkün değildir, bu, laik cumhuriyetin sonu olur. Virgülüne bile dokunulmasını istemediğimiz konu budur. Bu taslağın çağdaş üniversite sistemi açısından hiç bir tutarlılığı yoktur, dünyada böyle bir yönetim sistemi yoktur.”

Halbuki Erdoğan’ın AKP’si öyle bir taslak hazırlamış ki Bakanlar Kuruluna, türban artık yalnız rektöre ve Allah’a kalmış. Tasarı artık Cumhurbaşkanının YÖK üzerindeki yetkilerini sınırlandırıyor. Ha, unutuyordum. Bir de İHL mezunlarının üniversiteye girişini ise bundan böyle YÖK ve Milli Eğitim Bakanlığı beraber düzenleyeceklermiş. Eh, ne zararı var ki artık doldurursun türbanlıları, İmam Hatiplileri, şalvarlıları üniversiteye, ardından her fakülteye bir mescit açacak düzenlemeyi devreye sokarsın, ama yanlış anlamayın, bütün bunlar “demokrasi” adına yapılıyor, aynen şu kitap yakmalar, içki ve ruhsat yasakları gibi filan...

Ülkemizin değerli sahte demokrat medya liboşları,
değerli geleneksel sağcıları, değerli uç sağcıları

Siz ne diyorsunuz zaten yahu? Biz demokrasi ve diyaloglar adına tüm bu özverili AKP çabalarını uluslararası düzeye taşıyarak ABD’nin Süleymaniye’de çıkardığı “11 asker gözaltında” rezaleti hakkında bu büyük “stratejik” ortağımızla masaya oturup, liberal basınımızın bile, küçük dilini yutmasına neden olan bir “çok üzüldük” yutturmacalı bildiriyle işin içinden sıyrılmadık mı? Ne imiş, o küstah Albay Mayville’e derhal işten el çektirilecekmiş! Amerika’nın en hızlı şekilde özür dilemesi sağlanacakmış! Hatta nota bile gündeme gelmişmiş... Ama durun bir dakka, lütfen, bu “müzik notası değil”miş! Anlaşılan bu oldu bittiye getirilerek elimize tutuşturulan bir zurnaymış.

Tabii ülkemizin değerli sahte demokrat medya liboşları, değerli geleneksel sağcıları, değerli uç sağcıları, hepsi bir başka türlü gafil avlandı bu hikayede. Hepsi. Hangi deliğe gireceklerini şaşırdılar. Hangi demeci vereceklerini, hangi manşeti atacaklarını da bilemediler. Halbuki ne güzel Irak krizinin en başından beri “ah siz patronumuz ABD’yi kızdırmasaydınız bunlar başımıza gelmezdi gibi zeka ve doğalgaz(!) kokan derin fikirleri fütursuzca bize her gün kakalıyorlardı. Şimdi onurumuzla oynanınca, birden ofsaytta kaldılar. Dönekliklerinin üstüne, bir de milli ilgisizlik katıp daha da kepaze olmak istemeyenler, formülü şöyle buldu: Bütün suç Albay Mayville denilen o alçaktaydı. İşte o namussuz tek başına buyruk olup bu alçakça baskını düzenleyip büyük patronla aramızı bozmaya kalkışmıştı. Derhal cezalandırılmalıydı. Yalnız aradan bir kaç gün geçtikten sonra kazın ayağının öyle olmadığı gözüktü. Mayville görevinde kaldığı gibi bir de kahraman edalarla, sözde süikast düzenlemekte olduğumuz(!) Kerkük Valisinin bodyguardlığına soyunmuştu. Bu arada Mehmettçiklerimize “saldırgan stratejik ortak”(!)larımızın gösterdiği çirkin davranışlar su yüzüne çıktıkça, bu sefer tam köşeye sıkışan medyaşörlerimiz bu seferde yine ortaya bir yeni kahraman bulup çıkarıverdiler. Bu Mehmetçiğimize “su” vererek, moral vererek onları rahatlatan, “Giresunlu İzzet”in Amerikan oğlu Mehmet Mican Çavuşoğlu’ydu. Hürriyet onu da bir 14 Temmuz günü “milli kahraman” sıfatına yükselterek görevini yapıyor. Efendim, ayrıca 100 misli daha sevinebilirsiniz, çünkü Amerikan ordusunda “100 Türk coni” daha varmış”! Mehmet’in diyaloğu sağlammış, Amerikan ordusuna ilk 10 arasında girmişmiş, babası onuna “iftihar” ediyormuş...

“Bağdat Muhtarına sünnet düğünü komplosu yapacaklarmış!!!”

Ben bu satırları kaleme alırken daha da “mutlu ve kutlu” bir önhaber, Milliyet gazetesinde manşete taşınıyordu. İnsana gönül rahatlığıyla bir “çüş” dedirtecek bu haberde yer alan bilgiye göre, ABD, bir de bizden Irak için yeni asker talep ediyormuş! Yakışır. Yollayın Tayyip Bey. Kritik nöbet noktalarına korkuluk ve kurban olmak üzere yerleştirilmelerine seyirci kalınız, ardından da kafalarına estiği zaman “Bağdat Muhtarına sünnet düğünü komplosu yapacaklarmış” gibi bir iddiayla başlarına çuval geçirip mahzenin birinde gözaltına alınmalarını seyredersiniz. Ardından da, adet yerini bulsun diye “ortaklık ve komşuluk üzüntü”lerimizi ifade edeceğimiz toplantılar düzenlersiniz Ankara’da.

İsterseniz toparlayalım artık. Hükümet planlı ve sistematik şekilde ülkenin tüm maddi kaynaklarını yakınlarının yaratıcı iman gücüne telim ederken, Atatürk portrelerinin üzgün ve derin ifadeli bakışlarının arasına kamuya açıklanan kararlarla, Cumhuriyet’in ve laikliğin suyunu çıkararak 1923 Aydınlanmasının rövanşını cerahat ve küf kokan hamleler aracılığıyla geri almaya çalışmaktadır. Tüm bunlara karşı medyamız, her ne kadar detaylar ve yolsuzluklar üzerinden AKP’yi eleştiriyor görünse de uygulanmak istenen büyük komployu görmezden gelmekte bu büyük saldırıyı seyretmekle yetinmektedir. Ana muhalefet partimiz, üyesi bulunduğum ve içine doğduğum CHP sokaklara inmeyi, halkla bütünleşmeyi bir kenara bırakıp ancak bir televizyon muhalefetçiliğiyle yetinmektedir. TV3, TV8 veya Cevizkabuğu CHP’li vekillerin gönül rahatlığıyla uyumasına yetiyor görünse de açıkça görüldüğü gibi halkı tatmin eden çıkışları yansıtamamaktadır. Cumhuriyet’in vidasının çıkarılmaya çalışıldığı şu günlerde CHP kendisinden beklenen dev eylemleri devreye sokmaya, ne zaman başlayacaktır? Irak Savaşının en sıcak günlerinde ana muhalefet partisi bütün miting meydanlarını DEHAP ve ÖDP’ye bırakırsa, halkla bütünleşememenin getirdiği kan kaybına karşı şaşırmaya kendinde hak bulabilir mi? CHP’nin acilen bu boynu bükük pasif tavrı bırakıp, er meydanına çıkma zamanı çoktan gelmiş ve geçmiştir. Daha önceleri “Erdoğan’ı başbakan yapalım ki, bu hükümetin başarısızlıkları, ona da fatura edilebilsin” diyen CHP bir gün aylardır süren “Erdoğan’ın Başbakanlığı dönemine geçmiş olmamıza rağmen neden hâlâ etkili kroşelerini kendine saklamaktadır.

Laiklik ve Atatürkçülükten dolayısıyla demokrasiden her gün uçar adımlarla yaklaştığımız bu iç siyasi ortamın en üzücü yanı üniversite rektörlerine ve tüm aydın kadrolara karşı girişilen tasfiye kampanyasına dur demek için halkın ve demokratik kite örgütlerinin, güçlü bir ortak mücadele zemini bulamamalarıdır. Yerel seçimlerin yaklaştığı şu kritik dönemde sol yelpazedeki partiler arasında hâlâ bir diyalog, bir ciddi temas, bir özverili yaklaşım altyapısı oluşturulamamıştır. “Büyük” liderlerimizin geçmişteki hizmetlerinden ders almak gibi bir alışkanlıkları yoktur.

Lozan’ı 80 yıldır hazmedemeyen Batı

Ülkemizi dıştan ablukaya alanlar ise, endirekt olarak, AKP ile kendilerine göre çok faydalı bir çalışma yürütmüş olmaktadırlar. Lozan’ı 80 yıldır hazmedemeyen Batı, şimdi yıllardır adım adım yürüttüğü sinsi siyasetlerle Sevr’i çeşitli yan tuzaklar aracılığıyla devreye sokma yoluna girişmiştir. AKP, Batıyı, Kemalizmi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve laikliği, sözde “AB’ye uyum yasaları” çerçevesinde çökertmek için kullanmaktadır. Böylece Batı talebiyle gelen sözde demokratik taleplerle AKP kendisine baş ağrısı çıkaran tüm engelleri aşabilecektir.

Bunun karşılığında ise AB sorumlusu Verheugen’in deyimiyle Batı Türkiye Cumhuriyeti’ni üniter güçlü Kemalist devlet olma niteliğinden uzaklaştırmak için AKP’yi ve onun cumhuriyeti demonte eden tüm mekanizmalarını kullanmış olmaktadır. AKP’nin bu senaryo çerçevesinde AB’ye girmek istiyor görünmesi ise, büyük bir aldatmacadan ibarettir. Giscand D’Estaing’in itiraf ettiği gibi, ne AB Türkiye’yi almaya niyetlidir, ne de bu hükümet AB’ye girmek istemektedir. Her iki tarafın da, Türkiye Cumhuriyeti ile geçmişten gelen bir hesapları olduğu için, onlar bu geçiş döneminde aralarındaki komik diyaloglarla her iki tarafa da oynayan bir yüzeysel senaryo üretmişlerdir. AKP öte yandan Kemalizmin ödünsüz Cumhuriyetçi, onurlu bir dış politikadan taviz vermeyen tavırlarından ve Atatürk çizgisinden uzaklaşarak Amerika’nın tüm Ortadoğu’da İsraille beraber başına buyruk tek güç olma sevdasının da önünü açmıştır. Erdoğan TBMM’de yaşanan 1 Mart tezkere kazasını telafi edebilmek için bu sadırgan emperyalist güce üst üste tavizler vererek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisi üstünde oluşturduğu görünmeyen baskısına karşın, kimilerinin mutlulukla ifade ettiği “güneydeki yeni komşumuz ABD”nin kartını koz olarak öne sürebilmektedir.

İşte bu ahval ve şeraitte bile...

İşte bu ahval ve şeraitte bile muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. O kan bana bu satırları sonsuz bir inançla yazdırmakta, sizlere okutmakta, TÜRKSOLU’nu çıkaran kadroların inançlı ateşiyle yurdun dört bir yanına yaymaktadır. Akıl almaz bir küstahlıkla sürdürülen anti-laik kadrolaşma, artık ipin ucunu kaçırmış şekilde bizi abluka altına almaya çalışırken, sahte AB rüyaları bahanesiyle Genelkurmay Başkanı’nın MGK’da tek başına bırakılmasının, MGK Genel Sekreteri’nin askerler arasından seçilmemesinin sistematik ve çılgınca metodları eşliğinde Cumhuriyet Türkiyesi’ni alaşağı edecekleri ortamı sağlamaya çalışanlar kendilerini son derece kurnaz ve uyanık sanmaktadırlar. Unuttukları önemli nokta damarlarda gezinen asil kan ve Atatürk’ün gözlerinde gizli kalan yılmaz ve korkusuz tavırdır. MGK’da tek kişi temsil edilsek de Taksim Meydanı’nda tek kişi kalsak da hiç kimsenin gücü bu iflah olmaz seviyesiz emellere ulaşmaya yetmeyecektir.