Arama: 
07.07.2003/Sayı:34
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Kitap
Öner Yağcı
Yekta Güngör Özden
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Yön Erkin Yurdakul

“Demokrasi” mi Cumhuriyetçilik mi?

Türkiye’de gittikçe daha geniş bir kesim kendisini ulusal sol çizgide tanımlıyor. Ancak buna rağmen “ulusal solun programı nedir?” sorusuna kesin cevaplar verilmediği de bir gerçek. Tersine ulusal sola yöneliş genellikle bir program arayışıyla birlikte yürüyor. Bu da ulusal solun somut bir siyasi kuvvet olarak sahneye çıkmasının önünde engel oluşturuyor. Bugün ulusal solun önündeki en önemli engelin “programsızlık” noktasında ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Ancak gerçekte ulusal solun programsız olduğunu söylemek ne kadar doğru?

Ulusal solun programı 6 Ok’tur. Türkiye’de ulusal solu tanımlayan iktidar mücadelesi, Türk halkının, Türk devletini yaratma mücadelesiydi. Bu mücadele Batıya ve onun yarattığı uydu toplumsal yapıya karşı verilen mücadeleydi. Bu mücadele Atatürk’ün açıkça tarif ettiği ve 1937’de Anayasa’ya dahil edildiği gibi 6 Ok programı ile mümkün olmuştur. Bu bakımdan 6 Ok Türk Devleti’nin kurucu programıdır.

Yani 6 Ok, bir ulusal devrimci kurucu program olarak Türk halkının iktidar mücadelesinin programıdır. Türk devletinin kuruluşunu antiemperyalist bir bağımsızlık mücadelesi ve milliyetçi bir devrim olarak ortaya koyduğumuzda, ulusal solun ne anlama geldiğini tartışmaya gerek kalmayacaktır. Yani ulusal sol, ulusal devrimcilikten başka bir şey değildir. Ulusal devrimciliğin yegâne programı ise 6 Ok’tur.

Ancak bugün 6 Ok’tan vazgeçme çizgisinin solu iktidar mücadelesinden de vazgeçirdiğini görüyoruz. Ulusal sol adına “iktidar mücadelesinden” sıkça bahsedilmekte ama bunlar genellikle seçim aritmetiğinin boş hayalleri olarak kalmaktadır. Oysa ulusal solun tek bir iktidar mücadelesi vardır: Bağımsız Türk devletinin varolma mücadelesi.

- Türk milletini savunmayan bir sol.

- Türk devletini savunmayan bir sol.

- Türk Devrimi’ni savunmayan bir sol.

ve sonuçta iktidar mücadelesiyle ilgisi olmayan, ancak sağcılaşan ve sağa koalisyon ortağı, koltuk değneği olan bir “sol”.

İşte 6 Ok’tan vazgeçişin kısa bilançosu budur. 6 Ok’tan vazgeçişe tekabül eden tek bir siyasi kavram vardır: “Sağcılaşma”.

Sağcı siyaset zemini ve ulusal devrimci terminoloji

Doğal olan şey açıkça Batıcı, liberal ve sağ olan bugünkü siyaset kurumunun ve gündemlerinin karşısına solun 6 Ok programını koymasıdır. Ancak ulusal solun programı olarak 6 Ok’un kavranmasındaki zaaflar, solun bu gündemlerin yarattığı siyaset zemininden kurtulamamasıyla sonuçlanmaktadır. Sol genellikle sağcı siyasetin yarattığı paradigmalardan kurtulamamakta, sonuçta kendi programını sağcılaştırmaktadır.

Atatürk’ün koyduğu 6 Ok programının temel özelliği her defasında vurgulanmıştır: “Türkiye’nin kendi koşullarından kaynaklanmak”. Atatürk, Türkiye’de “Tanzimat’tan beri gelen” uydu yapının değiştirilmesi amacıyla bir program ortaya koymuştur.

Bu program Batıdan alınmış bir program değildi. Bu yüzden de Batılı terminoloji içinde ifade edilmedi. Batılı terminoloji içinde ifade edilmediği gibi, Türkiye’de o ana kadar gelen siyasal ideoloji ve terminoloji içinde de ifade edilmedi. Çünkü bu da Batının uzantısı olmaktan başka bir şey değildi.

Tek kaygı bir ulusal devrim gerçekleştirmekti. Tüm maddelerin tek tek konuşlarında bunu göreceğiz. Ancak bugünkü program tartışmasında tam da bu yönde iki hata yapılıyor:

1-Batılı siyaset anlayışı içinde kalmak.

2-Mevcut siyaset kurumunun zemini içinde kalmak.

Bu iki temel hata ulusal devrimciliğe tamamen karşıt bir terminoloji geliştirilmesine varıyor. Ulusun çıkarlarını ilgilendiren gerçek kavramlar yerine uydurma bir takım kavramlar konuyor. Gerekçe olarak da çağa ayak uydurmak gösteriliyor. İlginç olanı, “çağdaşlaştırma” adına bugün konulan kavramların aynılarının daha 1920 ve 30’larda sağcı-liberal siyaset tarafından önerilmiş olması. 6 Ok çağdaş değilse mantıken bunların da çağdaş olmaması gerekiyor, çünkü bunlar birbiriyle yaşıt!

Ulusal solun gerçek program ile uydurma olanını ayırması, 6 Ok’un gerçekte ne olduğunun, hangi mücadeleler içinde ortaya çıktığının ve karşıtlarının kimler olduğunun bilinmesine bağlı. Ulusal sol sağcı zemine uygun terminoloji yerine kendi özgün program maddelerini koymalı.

“Demokrasi” yerine Cumhuriyetçilik

Ulusal solun en ciddi sorunu programının ilk maddesinde başlar. Çünkü bugün siyasal düzene ilişkin sorunlar konusunda zemin baştan aşağı Batılılaşmıştır. Bu Batılılaşma “demokrasi” kavramında ifade olunur. Türkiye’de “demokrasi” ile Cumhuriyet’in birbirinden ayrı şeyler olduğunu ve bunların birbirine karşıt şeyler olduğunu ortaya koymadan düzgün bir siyasal mücadele zemini oluşturulamaz.

Türk halkının kayıtsız şartsız egemenliğinin adı Cumhuriyet’tir. Bu egemenliğe karşıt olan şeylerle mücadele etmek gerekir. İşte Türkiye’de Cumhuriyetçi egemenliğe, yani halk iradesine karşıt olan bir takım kuvvetler kendilerine program olarak “demokrasiyi kurmak” çizgisini seçmişlerdir.

Cumhuriyet’e karşı demokrasiyi kurmak!

Türkiye’nin 60 yıllık siyasetinin özeti budur.

Ancak bu demokrasi öyle bir şeydir ki, 60 yıldır tüm siyasal partiler demokrasiyi kurma hedefi ile hareket etmektelerse de bir türlü kuramazlar. Çünkü bu demokrasinin kuruluşu için nihai bir adım gereklidir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yıkmak!

Atatürk, Cumhuriyet’i asla demokrasiye karşıt bir şey olarak tanımlamadı. Tersine Cumhuriyet kurucuları şunu savunmuşlardır: Her ülkenin siyasal sistemi kendi koşullarından kaynaklanır. Türkiye’de de Cumhuriyet pekâlâ bir demokrasi biçimi olarak tanımlanabilir. Sonuçta Türkiye’de irade “çoğunluğun” olmanın ötesinde tüm halkın iradesidir.

Bununla birlikte Türkiye’de Cumhuriyet’in düşmanları çok açıktır. Bunlar Türk’ün egemenliğine karşı yabancılarla işbirliği yapan eski düzenin temsilcileridir. Onlara karşı Cumhuriyetçi irade somut bir anlam kazanır.

Cumhuriyet’le Milli Devlet’e ait bir siyasal düzeni kurmak ve korumak esas alınır. Bu yüzden kurucu irade “her kesime özgürlük” tanıyan soyut bir “demokrasi” tanımlamasını değil, somut Cumhuriyetçilik tanımlamasını programına ve anayasasına alır.

Çünkü “demokrasi” kavramı, Türkiye koşullarında Cumhuriyet’in korunmasına ve ilerlemesine yönelik ihtiyaçları karşılamamaktadır. Atatürk döneminde Anayasa’da demokrasi ifadesi geçmez. 1937’de Cumhuriyet’in tanımının yanına 6 Ok’la birlikte “Cumhuriyetçilik” de ayrıca girer.

“Demokrasi” Cumhuriyet’e karşı

Bu noktadan sonra Türkiye’de bir siyasal program olarak demokrasi “kayıtsız şartsız halk egemenliği”nden başka her şeyin serbestliğini savunmak anlamına gelmiştir. Türk siyasetinde artık hilafetçilik de, bölücülük de, sermayecilik de aynı partinin programı haline geliyordu.

Atatürk’ün partisine karşı Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan iki partinin de liberal esaslı partiler olması tesadüf değildir. Bu iki partinin ve ayrıca CHP içinde sağ kanadın sisteme yönelik esas eleştirisi ise “Türkiye’de neden demokrasiyi uygulamıyoruz?” sorusuydu.

Aslında bu soru o dönemde Batının, yabancı basın üzerinden Türkiye’ye yönelik propagandasının mealinden ibareti. “Türkiye’de neden demokrasi yok?”

Bu çerçevede Atatürk’ün ölümünden hemen sonra, “demokrasi” lehine, Cumhuriyet’in tasfiyesine girişildi. Önce CHP demokratlık çizgisine sokuldu. Sonra Türkiye’de 6 Ok çizgisine tümden karşıt yeni partinin adı konuldu: Demokrat Parti

Milli İrade’nin tekliği ve Kuvvetler Ayrılığı

Bugün Türkiye, Cumhuriyet’in demokrasi ile tasfiyesi noktasında çok ciddi bir dönemeçte. Demokrasinin “halkın kayıtsız şartsız egemenliği”nin karşısında herşeye serbesti olarak tanımlandığını belirtmiştik. Bunun somut anlamı, Milli İrade’nin tekliğinin karşısında, her nevi kuvvetin örgütlenme özgürlüğüdür.

Atatürk Milli İrade’nin tekliğini, Türkiye’nin koşullarından kaynaklanan bir mesele olarak, Kuvvetler Birliği sistemi ile açıklıyordu. Defalarca Kuvvetler Ayrılığı’nın tercih edilmeyişinin sebebi açıklanmıştır. Batının Türkiye’de demokrasi yok yaygarası yapmasının sebebi de Türkiye’de kuvvetli bir milliyetçi irade yaratan bu sistemdir.

Yalnız bizim bugün gördüğümüz en önemli nokta, Kuvvetler Ayrılığı’nın prensipte, yasama-yürütme-yargı ayrılığı olarak tanımlandığı ama özde milli egemenlikten ayrı her türlü kuvvetin örgütlenmesine imkan tanıdığıdır.

Zaten bu yüzden Batı Türkiye’ye Kuvvetler Ayrılığı ve çok parti diye dayatırken, Atatürk Kuvvetler Birliği noktasında tereddütsüz bir Cumhuriyetçidir.

Bölücü “demokrasi” çizgisi

Milli egemenlikten ayrı ve ona karşıt kuvvetlerin örgütlenme özgürlüğünün bugün somut anlamı var ve halk ulusal soldan bu konularda cevap beklemektedir:

1-Bölücü hareketinin örgütlenmesi ve siyasal hakları: Demokrasi çizgisi AB’nin talepleri doğrultusunda, etnik nüfus yaratılarak bunlara “kendi kaderini tayin hakkı verilmesi”, PKK’nın siyasallaşması, teröristbaşına af ve siyasal hak, Kürtçe yayın ve eğitim politikasıyla milli bütünlükten ayrı bir Kürt nüfus tanımlaması, terörle mücadelenin engellenmesi doğrultusunda gelişmektedir.

2-Şeriatçı hareketin örgütlenmesi: Demokrasi çizgisi, “inanç özgürlüğü” propagandası doğrultusunda her türlü etnik ve dini yapının örgütlenmesini ve siyasete müdahalesini öngörüyor.

3-Egemenliğin paylaşılması: Son olarak demokrasi çizgisi, uluslararası bağımlılık noktasında çağdaş kuvvetler ayrılığını egemenliğin ulusüstü kurumlarla paylaşılması gerekliliği olarak tanımlıyor. Burada başta AB geliyor.

Tüm bu taleplerin fiiliyatta ve resmen Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıracağını ve esasen sömürgeci Batının talepleri olduğu görüldüğünde demokrasi mi Cumhuriyet mi sorusuna daha düzgün cevap verilebilecektir.

Ordu’yu tasfiye etmek için “demokrasi”

Ancak demokrasi çizgisinin milli egemenlik konusunda yaptığı tahribatı sadece anayasal süreçte ele almak doğru olmaz.

Bu sürecin en önemli ayağı Türk Ordusu’nun tasfiyesidir. Bugün demokrasi çizgisi en önemli hedef olarak “Ordu’nun siyaset üzerindeki etkisi”nin kaldırılmasını koyuyor. Bunu Batı da aynen böyle koyuyor.

Atatürk’e göre Cumhuriyet Kuvayı Milliye’dir. Yani tüm kuvvetlerin Milli İrade doğrultusunda tek bir yönde hareketidir. Kuvayı Milliye içinde Ordu’nun rolü ise tartışılmaz bile. Cumhuriyet’te Ordu milli kuvvetlerin bir parçasıdır ve Atatürk’ün koyduğu Kuvvetler Birliği prensibi içinde Ordu’nun önemli rolü vardır. Ordu “siyaset” dışında fakat Milli Kuvvetler’in içindedir. Ordusuz bir milli devletten, ordusuz bir halk egemenliğinden bahsedilemez.

Bu yüzden bugün demokrasi çizgisinin Ordu düşmanlığı boyutunda siyaset yapması doğal karşılanmalıdır. Demokrasi ile Cumhuriyet karşıtlığını ortaya koyduğumuzda halk egemenliğinden yana ulusal solun bu çizgiye karşı Ordu’nun safında tereddütsüz yer alması gerekir.

“Demokrasi” kavramı içinde ise Ordu’yu savunmak mümkün değildir. Ancak emperyalizme karşı kurulmuş milli bir devletin Cumhuriyetçilik anlayışı içinde Ordu koşulsuz yer almaktadır. Ulusal solun ulusal devrimcilik temelinden uzaklaşarak, siyaset kurumu ve Batılı terminoloji içine hapsolması, Ordu konusunda ciddi tereddütlere sebep olmaktadır. Milli bir gereklilik olan orduyu, demokrasinin içine yerleştirmek zor olmaktadır. “Silahlı baskı aygıtıyla” demokrasi bir türlü bağdaştırılamamaktadır. Oysa Cumhuriyet’in iradesinde ordu açık ve net olarak vardır: Ordu Türk’ün özgürlüğünün garantisidir.

Özellikle Ordu’nun kendisini tasfiye edecek bu sürece ağırlığını koyması ve müdahale etmesi noktasında ulusal sol tereddüt içinde olmamalıdır. Demokrasi konusundaki soyut ve liberal yargılar bu bilinci bulandırmamalıdır.

Zorla ve sopayla

Atatürk’ün Cumhuriyetçilik anlayışı bugünün Batılı demokrasiciliğiyle bulanmış beyinlere karşın vatanın ve Türk halkının egemenliğinin nasıl savunulacağını açıkça ortaya koymaktadır.

Atatürk, saltanat kaldırılırken: “Hakimiyet ve saltanat kimseye ilim icabıdır diye verilmez. Hakimiyet ve saltanat cebir ile ve zorla alınır. Bunun için ihtimal bazı kafalar kopacaktır” demekten çekinmemişti.

Cumhuriyet ilan edildiğinde, “Cumhuriyet’i oy çokluğuyla ilan ettiniz, ya oy çokluğuyla kaldırmak isterlerse” sorusuna ise “Sopayla kovalarım” diye cevap vermekteydi.

Şimdi Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin kayıtsız şartsız egemenliğinin düşmanları var mı yok mu ona karar verelim. Varsa bunun ilacı tereddütsüz Cumhuriyetçiliktir. Türk milli varlığının en kritik meselelerini Avrupa’ya, ABD’ye genel olarak Batıya teslim eden ise demokrasiciliktir.

Bu yüzden:

1-Bölücülük konusunda, demokrasi doğru tanımlama değildir. Türkiye Cumhuriyeti bölünmez bütündür. Türk milletinden ayrı etnik nüfus kabul edilemez, bunlara ayrıcalık verilemez. PKK ve teröristbaşı konusunda, “kafaların kopma ihtimali” göze alınmalıdır.

2-Şeriatçılık konusunda, demokrasi doğru tanımlama değildir. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarına siyasal hak tanınamaz. Devrim Yasaları düzgün uygulanmalıdır.

3-Egemenliğin paylaşılması sözkonusu olamaz. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Sömürgecilerle paylaşılamaz.

4-Ordu konusunda demokrasi doğru tanımlama değildir. Ordu milletindir. Tasfiye edilemez. Ordu milli bir kuvvet olarak, milli egemenlik yetkisi ile tanımlanmalıdır. Ordu’nun sürece müdahalesi meşrudur.

Ulusal sol, programına Cumhuriyetçilik yerine veya yanına demokratlık eklemek gibi 60 yıllık hastalıklardan kendini korumalıdır. Halk egemenliği kavramının dışında bir solculuk tanımlanamaz. Tanımlanırsa komprador solculuktur.