Arama: 
07.07.2003/Sayı:34
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Kitap
Öner Yağcı
Yekta Güngör Özden
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Kitap Salih Yavuz

Ferman AB’ninse dağlar bizimdir!..

Türk siyasetinde asker önemli bir yer kaplıyor. Daha doğru bir ifadeyle, asker göz önüne alınmadan Türkiye’de siyaset yapmak pek mümkün değil. Bu olguya bazı çevreler olumlu bir anlam yüklemekle beraber, Türkiye’de siyaseti Batıdan icazet alarak yapan sağ ve ‘sol’ akımlar ise bu durumun değişmesi gerektiğini, bu çerçevede ordunun kışlasına çekilerek siyasetten tasfiye edilmesi gerektiğini her fırsatta dillendirmektedirler. Hatta son dönemde iyice kızışan AB tartışmalarında ısrarla askerin tartışılması ve etkinliğinin azaltılmaya çalışılması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.“Askerin Koordinatları”, Emekli Albay Hüseyin Mümtaz’ın, Ordu’nun Türk siyasetindeki yerini saptaması açısından oldukça önemli bir eser. 2000 yılının sonlarından 2003 yılının başlarına kadar AB’cilerle karşıtları arasında yürüyen mücadelede, Ordu’nun nasıl bir rol oynadığını ve oynaması gerektiğini tartışması bakımından incelenmesi gereken bir belge. Ayrıca, kitabın yazarının Ordu’da uzun yıllar görev yapmış bir Harbiyeli olması, bu sürecin bir Harbiyeli’nin kaleminden çıkması da kitabı incelenmeye değer kılan önemli bir etken.

Statükocu siyaset ilerici Ordu

Ordu denince genellikle statükonun korunması için mevcut olan silahlı bir güç anlaşılır. Bu durum Batı’da gerçekten de böyledir. Batı sömürgeci siyasetini ancak silahlı bir işgal kuvvetiyle devam ettirebilmektedir. Bu anlamda ordu, Batı’da, statükoyu savunan bir güçtür.

Ancak Türklerin tarihinde ordu bambaşka bir yapılanmadır. O, doğrudan doğruya milletin bütün tabakalarının temsilcisidir. Ordu’nun savunduğu da içinden çıktığı milletin çıkarlarıdır. Milletin çıkarları neyi gerektiriyorsa, Türk Ordusu hep onu yapmıştır. Bütün ileri atılımların en ön saflarında Ordu yer almaktadır. Bundan dolayı orduyla millet arasında kopmaz derin bir bağ vardır. Türklerde milleti yaratan Ordu olduğu gibi Ordu’yu da yaratan millettir. Atatürk’e göre; “Bütün tarih bize gösteriyor ki milletler yüksek hedeflerine erişmek istedikleri zaman bu coşkuları karşısında üniformalı çocuklarını bulmuşlardır. Tarihin bu genelliği içinde yüksek bir ayrılık bizim tarihimizde, Türk tarihinde görülür. Bilirsiniz ki Türk milleti ne vakit yükselmek için adım atmak istemişse, bu adımların önünde daima baş olarak, daima yüksek milli ideali gerçekleştiren hareketlerin önderleri olarak kendi kahraman çocuklarından kurulu ordusunu görmüştür. Bunun içindir ki Türk milleti, tehlikelere karşı elinde kılıç yürümeye hazır bulunan kahraman çocuklarına derin güven beslemiştir. Ve bu güveni daima besleyecektir. Bundan sonra da Türk milletinin yüce idealinin gerçekleşmesi için kahraman asker evlatları hep önde gidecektir.” Mümtaz da, bütün kitabı Ordu-millet birlikteliğine dayanan bu fikir üzerine kurmuştur.

AB’ciler Ordu’ya düşman

Kitabın kapsamış olduğu 3 yıllık süre zarfında yaşanan bütün mücadeleyi bu bakış açısından değerlendirmektedir.

Türkiye, 3 Ağustos 2002’de AB Uyum Yasaları’nın Meclisten geçmesiyle büyük bir darbeyle karşı karşıya kalmıştı. Bu tarih aynı zamanda, AB’ci takımın son süreçte başlattığı saldırının da miladıydı. O tarihten başlayarak siyeset her geçen gün tamamen AB lobisinin denetimine girdi. Bu aynı zamanda Ordu’nun da tasfiyesi anlamına geliyordu.

Mümtaz’a göre bu süreç doğru olarak siyasetin de tıkandığı ve çözüm üretemediği bir durumu ortaya çıkarttı. Hatta Mümtaz, bu sürecin doğal sonucunun kaçınılmaz olarak buraya varacağını söyleyerek aslında önemli bir gerçeğe ışık tutuyor. Mümtaz’a göre çok partili sistemin doğal sonucu bundan başka bir şey olamaz. Çünkü, bu siyasi yapının halka sunduğu ‘sivil demokrasi’ partilerin halkın üzerindeki diktatörlüğünden başka bir şey değildir. Parti başkanlarının ve onlara yakın küçük bir zümrenin çıkarlarını gözeten bir yapıdır. Bu sistem içinde seçilen milletvekilleri bile kendi iradelerinin değil, başkanlarının emirlerinin uygulayıcısı olmak durumundadır. Çünkü ona milletvekili olma şansı tanıyan partisinin başkanıdır. Hangi parti başkanı o şansı verirse onun emirlerini yerine getirir. Bu anlamda bu siyasi yapının halkın iradesini yansıtma şansı yoktur. Sadece bağlı bulundukları güçlerin iradelerini yansıtabileceklerdir.

Mümtaz’a göre bu süreçte milliyetçi olarak bilinen hareketler de siyasete yem olmuştur. Apo’yu asmak iddiasıyla vatandaştan oy isteyenler, Türkiye’nin AB politikalarına en çok bağlandığı sürecin de mimarı olmuşlardır. Bu Batıcı siyasetin kaçınılmaz sonucudur. Batıya bağlı bir milliyetçiliğin de geleceği son nokta, aynı parlamenter yapıda diğerlerinin rollerine ortak olmaktır.

Türk siyasetine Batı egemen olmaya başladıkça, elbette ki Ordu da payına düşeni alacaktır. Çünkü Ordu,

AB çıkarlarının karşısında ulusal çıkarları savunmaktadır. Siyasetteki ağırlığı da gücü oranında oldukça fazladır. Ancak siyasete mevcut siyaset anlayışıyla dahil olmaz. Örneğin 28 Şubat’ta olduğu gibi, gericileşen siyasal yapıya katılarak değil ona dışarıdan müdahale ederek milletin çıkarların savunur. 28 Şubat, siyasetin ülkeyi soktuğu kaos ortamından çıkartmak için yapılmıştı. Cumhuriyet’in bütün anayasal değerleri sarsılmaya başlanmıştı. Ülke yavaş yavaş bir şeriat devletine doğru gidiyordu. Ancak ordu bu sürece Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiyle müdahalede bulundu ve Türkiye’ye bir uçuruma yuvarlanmaktan kurtardı.

Ordunun bu gibi müdahaleleri AB’cilere göre demokratik değildir. Onlara göre, Ordu siyasete karışmamalı ve kışlasına geri dönmelidir. Siyaseti siyasetçi yapmalıdır. Ordunun görevi ise vatanı korumaktır.

Siyasetçi vatan satıcılığı yaparak demokrat olurken, Ordu buna karşı müdahalede bulunduğunda antidemokratik oluyor.

Asker mi demokrat, yoksa “sivil” mi?

Mümtaz’a göre bu sorunun cevabı çok basit. Her yıl Ağustos ayında yapılan yaş toplantıları bunun için çarpıcı bir kanıt. Masanın bir tarafında sürekli değişen askerler bulunurken, diğer tarafında ise 40 yıldır değişmeyen ‘sivil’ler yer alıyor.

Ancak, ‘sivil’lerin demokrasi anlayışları bizimkinden çok farklı. Onlara göre demokrasi Batıcılık. Batının Türkiye’ye yaptığı bütün dayatmalar da bu kapsamda demokrasinin bir gereği. Meclisten hiç zorlanmadan geçen Uyum Yasaları, azınlıklara tanınan ayrıcalıklar, her etnik kimliğin bölücük yapma hakkı demokrasiyi savunurken, buna karşı direnen kuvvetler ise demokrasinin önünde engel teşkil ediyor. Bunların en önemlisi de Türk Ordusu. Türk Ordusu’nun, vatanın bölünmez bütünlüğünü savunan bütün çıkışları ‘sendrom’ olarak karalanıyor.

Ordu AB’ci olabilir mi?

Mümtaz’a göre Ordu AB dayatmaları karşısında direnen önemli bir kuvvet. Bu anlamda AB’ye karşı. AB’nin Türkiye’yi mevcut yapısıyla içine almayacağını görüyor. Bütün bu gerçekler Ordu’yu da doğal olarak farklı seçenekler aramaya itiyor. Örneğin MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, Türkiye’nin Rusya’yı yanına alması ve hatta mümkünse İran’ı da bu ittifakın içine çekmeye çalışması gerektiğini söylüyor. Bunu söyler söylemez de AB lobisinin saldırılarına uğruyor. Kılınç’ın aslında konuşmasında öyle demek istemediğini, askerin AB dışında başka bir arayışın içinde olmadığını kanıtlamaya girişiyor. Hatta, bu fikirlerin Kılınç’ın kendi fikirleri olduğu ve Ordu’yu bağlamadığı yönünde bir propaganda başlatılıyor. Tabi, saldırıya uğrayan aslında Tuncer Kılınç nezdinde Türk Ordusu. Amaç, Türk Ordusu’nu bölmek ve zayıflatmak.

Orduyu yok sayarak Türkiye’de siyaset yapmak mümkün değil. Çünkü Ordu milletin içinden gelmiştir. Gücünü halktan almaktadır. Birçok savaş kazanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bundan dolayı da dar bir zümrenin değil, bütün Türk halkının çıkarlarını savunmakla görevlidir. Bu anlamda Batı’da olduğu gibi sömürgeci siyasetin bir parçası değildir. Sömürgeciliğe karşı mücadele eden bir milletin silahlı gücüdür.

Harbiyeli’nin mayası

Ancak Mümtaz’a göre Ordu, son süreçte gerekeni yapmakta yavaş davranmıştır ve bu tutumu onun etkinliğini de bu ölçüde azaltmıştır. 3 Ağustos’ta gerçekleşen AB darbesine karşı sessiz kalarak büyük bir hata yaptı. AB Uyum Yasalarının kabulüne ses çıkartmayan Ordu adım adım sürece uyumlu bir hale getirildi. Hatta bugün MGK’nın içinden dahi tasfiye edilmeye çalışılıyor. Anca Mümtaz bir Harbiyeli olarak bunun böyle devam etmeyeceğinden emin ve diyor ki; “Hiç endişeniz olmasın; en üst seviyeye ulaşmış bir orgeneral, geçen bu kadar yıldan ve elekten sonra fikri ve ruhi geçmişinin artalanını mutlaka milattan önceki devirler kadar uzakta bırakıp Harbiyeliliğin genetik kimliğiyle yıkanmıştır.” Bu genetik kimlik vatan savunması deyince hiç bir kuvvet tanımaz ve onu bu mücadeleden hiç bir güç alıkoyamaz.

Bu kimlik kendisini Atatürk’ün hayatında biçimlenmiştir Mümtaz’a göre. Atatürk diyor ki; “Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız.” Hüseyin Mümtaz’ın bu eseri de o son tepenin üstünden verilen mücadelenin kararlı bir göstergesi.