| İnan Kahramanoğlu |
|
İndirin şu hükümeti! AKP rejim sorunu AKP hükümeti Türkiye açısından açık bir rejim tehdidi haline gelmiş bulunuyor. 3 Kasım seçimleri öncesinde yenilikçi imajıyla ve arkasına aldığı AB, ABD ve tekelci medya desteğiyle iktidara gelen AKP’nin sekiz aylık uygulamalarıyla gerçek amacının ne olduğu ve bu amaçlarını gerçekleştirmek için nasıl bir yol izleyeceği de ortaya çıkmış durumda. Türkiye’de bugün hükümet üzerinde yürütülen tartışma AB’ye uyum, demokratikleşme sivilleşme, insan hakları eksenine çekilmeye çalışılıyor. Demokratikleşme ve AB gibi bir gündem içerisinde hükümetin uygulamalarının gerçek hedefinin ne olduğu da sorgulanmıyor ve gözden kaçırılıyor. Ne de olsa AB’ye uyum için her yol mubah. Ancak gerek AKP-ABD-AB ittifakı ve bu ittifakın sözcüsü Şeriatçı ve Amerikancı basın gerekse de Ordu başta olmak üzere Cumhurbaşkanlığı ve devlet bürokrasisi açısından olayın bu eksenin tamamen dışında olduğu biliniyor. Saflaşma oldukça net. Devlet-AKP çatışması günden güne kızışmakta. Her iki tarafta bütün kozlarını ortaya sermiş durumda. Burada Cumhuriyeti koruyacak güçler açısından ilk zorunluluk AKP’nin arkasına hangi güçleri alarak nasıl iktidara taşındığının görülmesi ve bu planının hedefinin ne olduğunun kavranmasıdır. AKP daha oluşum aşamasında bizzat Tayyip Erdoğan tarafından ABD’den icazet alarak kurulmuş ve o gün iktidarda bulunan hükümet devrilerek ardından yapılan tuzak bir seçimle tek başına iktidara taşınmıştır. ABD’nin yanısıra AB de AKP’yi açıktan desteklemektedir. AKP’nin hangi güçlere dayandığı ortadadır. Cumhuriyet’in ılımlı hilafetle tasfiyesi Bu güçleri arkasına alan AKP’nin amacı ise çok açıktır. AKP Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak istemektedir ve iktidara geldiği ilk günden beri bütün uygulamalarıyla bu gerçeği doğrulamaktadır. Peki Cumhuriyet ortadan kaldırılırken yerine ne konacak? Ilımlı Hilafet! Daha birkaç ay önce Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla Türkiye’nin gündemine gelen Başkanlık sistemi tartışmalarını hatırlayalım. Başkanlık sistemi ılımlı hilafet rejimine geçiş niyetlerinin bir parçasıdır. Bütün bu açıklamaların ve kamuoyunun tepkisini ölçmeye dönük oltaların ne anlama geldiğini görmek zorundayız. Batı destekli gerici bir rejim gereken tedbirler alınmazsa çok yakın bir zamanda Cumhuriyet’e alternatif bir sistem olarak Türkiye’nin gündemine girecektir. Tayyip Erdoğan’ın son Malezya ve Pakistan gezisi sırasında yaptığı Türkiye’nin bir İslam devleti olduğunu açıklaması ne anlama gelmektedir? Türkiye bir İslam devleti midir yoksa laik ve demokratik bir Cumhiriyet mi? Tayyip Erdoğan’ın Anayasa’daki Cumhuriyet’in temel niteliklerini bilmemesi mümkün olmadığına göre İslam devletininin Tayyip’in amacı olduğunu söyleyebiliriz. Tayyip’in fikri neyse zikri de odur. AKP iktidarı da Tayyip’in bu fikrini uygulamaya koymasının aracıdır. Tam da bu noktada Cumhuriyet düşmanı şer ittifakının ılımlı hilafete geçiş planı devreye giriyor. İlk önce medya aracılığıyla Türkiye’de Şeriatçı bir rejim kurulmasının mümkün olmadığı, Şeriat tehlikesinin bir paranoya ve bazı çıkar çevrelerinin uydurması olduğu propagandasına girişiliyor. Bu kampanya halkın kafasını bulandırmaya yönelik bir psikolojik savaş olarak ortaya çıkıyor ve belirli ölçüde etkili olduğunu da söyleyebiliriz. Ancak asıl savaş bu propagandanın kimler tarafından ve ne amaçla yürütüldüğünü kavrayan ve olayı bir rejim sorunu olarak görüp müdahale etme gereği duyan kuvvetlere yöneliyor. Bu kuvvetlerin başında Türk Ordusu var. Cumhurbaşkanı da Ordu ile birlikte rejimi koruma kararlılığını gösteriyor. AKP-ABD-AB ittifakının hedef tahtasına da bu nedenle bu iki kurum oturtulmuş durumda. Ordu uyum paketleri yoluyla tasfiye edilecek ve Cumhurbaşkanı’nın yetkileri kısıtlanarak işlevsizleştirilecek. Plan bu kadar açık. Üstelik Ordu düşmanı şer ittifakı bu planları artık pervasızca ortaya koyuyor. 28 Şubat döneminde Ordu karşısında eğilip bükülen Şeriatçılar bu kez arkalarına aldakları emperyalist güçlere güvenerek Ordu’nun siyaset üzerindeki müdahaleciliğinden bahsediyorlar ve sivilleşme çağrıları yapıyorlar. AB uyum yasaları ve demokratikleşme adına gündeme getirilen her şeyin dönüp dolaşıp Ordu’nun siyaset üzerindeki vesayetine bağlanması tesadüf değil.
Şeriatçı kadrolaşma: Molla kuşatması sürüyor Türk devletinin direnç noktalarına yönelen saldırı bir yandan da devlet içinde büyük bir Şeriatçı kadrolaşma harekatına dönüşmüş durumda. AKP Şeriatçı kadrolaşma çalışmalarını iktidara geldiği ilk günden beri planlı bir şekilde ve günden güne arttırarak sürdürüyor. Tayyip Erdoğan’ın “bürokratik oligarşi” olarak adlandırdığı devlet bürokrasisinin tasfiyesine yönelik yasal düzenlemeler bir biri ardına uygulamaya konuyor. AKP hükümeti, göreve gelmesinin hemen ardından hazırladığı Acil Eylem Planı ile bu kadrolaşma hedefini ortaya koymuştu. Bu doğrultuda atılan ilk adım Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere YÖK ve üniversitelerin Şeriatçı kardolarla daldurulması ve türban tartışmasının yeniden gündeme getirilmesi olmuştu. Abdullah Gül tarafından yabancı ülkelerdeki büyükelçiliklerimize gönderilen gizli bir genelgeyle Fethullah Gülen tarikatı ve Milli Görüş Teşkilatı’nın kollanması ve desteklenmesi istenmişti ki bu hükümetin amacının ne olduğunu ortaya koyuyordu. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bir imamın atanmasıyla başlayan Şeriatçı kadrolaşma operasyonu bugünlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’na 15 bin yeni imam kadrosunun alınmasıyla sürüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadrolarının bu derece şişirilmesi basit bir kadrolaşmanın çok ötesinde. Diyanet’te kadro alan bir çok imam bir süre sonra bürokrasinin çeşitli alanlarına kaydırılıyor. Bu durumda olan 500 imam başka görevlere kaydırıldı bile. Bu operasyonun yeni alınan kadrolarla birlikte hızlanacağını tahmin etmek hiç de zor değil. Bir sonraki aşama ise “imam müdür”lerden sonra bütün devlet kademelerini imamlaştırılması olacak. Cumhurbaşkanı Sezer’le Tayyip Erdoğan arasında kadrolaşma tartışmaları üzerine gerçekleşen diyaloğu burada hatırlatmakta yarar var. Sezer’in “bütün devlet kademelerine imamları dolduruyorsunuz şeklindeki suçlamasına Tayyip Erdoğan “Ben de imamlık yaptım ama şimdi başbakanım” diye yanıt vermişti. Başbakanın imam olduğu bir ülkede devlet bürokrasisinin imamlarla doldurulmasının mümkün olmadığını kim söyleyebilir? Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, hilafeti öven takvim ve kitap bastırdığı için hakkında Anayasa’ya ve laikliğe aykırı faaliyetlerde bulunmaktan soruşturma açılan ve bu nedenle Din İşleri Yüksek Kurulu Müdürlüğü’nden alınan Ahmet Gül’ü müsteşar yardımcılığına atama isteği de bu çerçevede değerlendirilmeli. Hükümetin saldırı oklarının yöneldiği bir başka kurum da YÖK. Üniversitelerde türbanın serbestleştirilmesine ve kadrolaşma operasyonuna direnen YÖK’ü tasfiye etmek için hazırlanan yeni tasarı hükümetin gündeminde. 28 Şubat sonrasında büyük ölçüde güç kaybeden İmam Hatip okullarının önünü açmak için çalışmalar da son hızla ilerliyor. YÖK Başkanı Kemal Gürüz ise hükümetin hazırladığı yeni tasarının kabul edilemez olduğunu belirterek “Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel vasfı laikliktir. Türkiye’de iki kulvarda eğitim olmaz” sözleriyle hükümete karşı çıkacakları sinyalini verdi. Bu düzenlemelerin kabul edilmesiyle birlikte Türkiye’nin yeniden 28 Şubat öncesindeki türban tartışmalarına geri dönmesi ve üniversitelerdeki Şeriatçı baskının yeniden ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor. İmam Hatiplerin önünü açan bu yeni tasarıyla Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun öngördüğü eğitim birliği bozuluyor. Bölücü terörden sonra şeriatçı teröre de af AKP, Şeriat rejimi kurma hedefine ulaşmak için AB kozunu en iyi şekilde değerlendiriyor. Demokratikleşme söylemi hükümetin rejim karşıtı bütün icraatlarını meşrulaştırıyor ve başta Ordu’dan olmak üzere hükümete yönelen karşı çıkışları da demokrasiye müdahale olarak gösterip tecrit etmeyi amaçlıyor. AKP’nin AB demokrasisini yerleştirmeye yönelik bütün adımlarının Türkiye’nin ulusal güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından yarattığı tehlikelerse AKP’lilerin umurunda değil. Hükümet tarafından hazırlanan ve birbiri ardına Meclis’ten geçen uyum yasaları ve son olarak kabul edilen İkiz Yasalar’la birlikte Türkiye’nin uzun yıllar mücadele ederek gerilettiği terör tehdidi tekrar ortaya çıkacak. 6. Uyum paketi içinde yer alan Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. Maddesi’ni kaldırma planı Cumhurbaşkanının vetosuyla karşılaştı. Ancak AKP’nin 8. Madde’nin kaldırılması konusundaki ısrarı sürüyor ve değişiklik teklifi kısa süre içinde tekrar Meclis’ten geçerek Cumhurbaşkanı’nın önüne gelecek. 8. Madde’nin kaldırılmasının yanısıra hükümet tarafından Topluma Kazandırma Yasası olarak adlandırılan ve terör örgütü militanlarının affedilmesini içeren yasa değişikliği de Türkiye’yi yeniden terör belasıyla karşı karşıya bırakacak. AKP’li milletvekillerinin bu yasaya itirazları ise AKP’nin Türkiye’nin güvenliği konusundaki hassasiyetinin ne olduğunu ortaya koyuyor. AKP’li milletvekilleri teröristlere af getiren yasaya karşı çıkacaklarına yasanın İBDA-C ve Hizbullah gibi Şeriatçı terör örgütlerini kapsamamasını eleştiriyorlar ve yasanın bu terör örgütlerini de içine alacak şekilde genişletilmesini istiyorlar. Sivas katliamı sanıklarının af kapsamına alınması da AKPli vekillerin bir diğer isteği. AKP’nin Türkiye’nin ulusal güvenliği konusundaki bu vurdumduymazlığının dış politikadaki yansıması ise daha korkunç boyutlara ulaşıyor. Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıs ve Irak başta olmak üzere dış politikada takındığı teslimiyetçi tavır Türkiye’yi uluslararası alanda çok zor durumda bırakıyor. Tayyip Erdoğan Dışişleri ve Ordu’nun karşı çıkışlarına rağmen AB komiseri gibi çalışmaktan vazgeçmiyor. Kıbrıs’ta milli davanın lideri Denktaş’ı suçlayan ve yalnız bırakan, Irak’ta ise ABD’nin Kürt devleti planlarına karşı çıkmayan ve tezkere krizinde en Amerikancı tutumu takınan Tayyip Erdoğan büyük oyunlar ve hukuka aykırı düzenlemelerle başbakanlığının önünü açan güçlere ne kadar yerinde bir tercih yaptıklarını kanıtlamak istercesine Türkiye’nin dış politikasına tamamen aykırı bir çizgi izlemekten kaçınmamıştı. Bu, şeriatçıların vatan diye bir kaygılarının olmadığı gerçeğini de ortaya koyuyor. Orduya öldürücü darbe Bütün bu icraatlarını değerlendirdiği-mizde AKP hükümetinden Cumhuriyet hükümeti olarak bahsetmekmümkün değil. Cumhuriyet’in Cumhuriyet düşmanlarına emanet edildiği bir süreci yaşıyoruz. Türk Ordusu ise AKP’nin hem laiklik hem de Türkiye’nin bağımsızlığı konusunda yarattığı tehdidi göğüsleyebilecek ve Cumhuriyet’in temel niteliklerini koruyabilecek tek güç. O nedenle AKP-ABD-AB ittifakı çok uzun süredir Ordu’yu tasfiye etmeye çalışıyor. AKP’nin Ordu’yu tasfiye planı ilk olarak Ordu’yu
inisiyatifsiz bırakarak karar alma mekanizmasının dışına etmek olarak
ortaya çıktı. Hükümet ve Tayyip Erdoğan’ın bütün açıklamaları karar
alma merciinin hükümet olduğu ve MGK’nın müdahale etme hakkının bulunmadığı
yönündeydi. Hatta çoğu zaman bu tavır pervasızca ve Ordu’yu takmıyoruz
havasında sürdürüldü. Bu, Ordu’ya bir meydan okuma anlamına geliyordu
aynı zamanda. Bu andan itibaren AKP’nin Ordu’yu tasfiye planı düşünce aşamasından uygulamaya geçti. MGK’nın tasfiye edilerek sivilleştirilmesi, Genelkurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması niyetleri açık açık söylenmeye başlandı. Kısa süre içinde Meclis’e gönderilmesi planlanan 7. uyum paketinin hedefi Anayasal bir kurum olan MGK’nın ortadan kaldırılması. Paket kabul edilirse Genelkurmay Başkanı dışındaki bütün kuvvet komutanları MGK’nın dışında bırakılıyor. MGK Genel Sekreti de sivilleştiriliyor. AB’ye uyum adı altında yapılan tüm bu değişikliklerin Ordu’yu tasfiye etmeye yönelik olduğu görmek lazım. Uyum paketinin yürürlüğe girmesi Ordu’nun tamamen siyasetin dışına itilmesi ve Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren konularda inisiyatifinin kırılması anlamına geliyor. Kısacası uyum paketi Ordu’ya yönelik öldürücü bir darbeden başka bir şey değil. Hedef Ordu’nun vatan savunmasının tamamen dışına itilmesi ve Türkiye’nin Batı güdümünde bir Şeriat devleti haline getirilmesi. 7. paketin öngördüğü değişikliklere herhagi bir müdahalede bulunulmazsa Ordu’nun tasfiye ve terhis edileceği günler yakındır. Türkiye’nin Ordu’su var Ancak karşı karşıya kaldığımız durum Ordu’nun tasfiyesinin son aşamasına olmasına rağmen inisiyatif hâlâ Türk Ordusu’ndadır. Hükümet sekiz aylık icraatlarıyla Cumhuriyet hükümeti olamayacağını ve Türk vatanının bağımsızlığını koruyamayacağını dahası bizzat bunları ortadan kaldırmanın aracı olduğunu göstermiştir. Ordu ise bütün tasfiye operasyonlarına ve yıpratma kampanyalarına karşı halkın güvendiği tek kuvvettir. Halk, Ordusuna güvenmektedir. Ordu düşmanları ise güçsüz fakat yaygaracıdırlar. Bütün güçleri kopardıkları bu yaygaradan kaynaklanmaktadır Ancak şu gerçeği de görmek lazım; bugüne kadar hükümetin tüm uygulamaları her ne kadar Ordu tarafından belirli dönemlerde yapılan uyarılarla engellenmeye çalışılsa da bu uyarılardan sonuç alınamıştır. Bu durum AKP’yi cüretlendirmiş Ordu’nunsa gücünü yıpratmıştır ve artık bıçağın kemiğe dayandığı noktada Ordu’nun müdahalesi devletin varlığı açısından bir zorunluluk halini almıştır. AKP’den kurtulmak Bu noktada Ordu’nun demokratikleşme ve sivilleşme üzerinden kendisini tasfiyeye yönelen propagandanın etkisinde kalmadan hareket etmesi gerekmektedir. Ordu’nun müdahalesinin yarattığı korkuyla 28 Şubat’tan beri Ordu’yu antidemokratik ve darbeci bir kurum olarak göstermek için ne gerekirse yapan başta medya olmak üzere bütün Ordu düşmanı kuvvetlerin bir avuç olduğu ve halk nezdinde hiçbir itibarlarının olmadığını bilelim. 28 Şubat tecrübesi bu açıdan öğreticidir. 28 Şubat öncesinde de benzer saldırılar yönelmesine karşın Ordu yerinde bir müdahaleyle Anayasal yetkilerini kullanarak görevini yerine getirmiş ve Türkiye Şeriat devletinin eşiğinden dönmüştü. Türk halkı da 28 Şubat’a olan desteğini sokaklara dökülerek ve Anıtkabir’e koşarak göstermişti. Bugün Türkiye 28 Şubat öncesinden daha kritik bir sürece girmiştir. 28 Şubat’tan sonra Ordu ile başa çıkamayacaklarını anlayan Şeriatçılar bu kez AB ve ABD’nin desteğiyle Ordu’yu teslim almak, Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak istemektedirler. AKP’nin amacı 28 Şubat’ın rövanşını almaktır. Ancak bunun imkanı yoktur. Ordu düşmanları belki hâlâ rüya görmektedirler ancak Ordu her zaman vardır ve varolacaktır. Oysa Türkiye bugüne kadar sayısız hükümet görmüştür. Gelenler gitmiştir ama Ordu yerinde kalmıştır. Şimdi kimse Ordu’nun kendi ölüm fermanını imzalamasını beklememelidir. Bu saflık olur. Hükümet açısından yolun sonuna gelinmiştir. İş silahsız kuvvetlerin yapacağı çağrıya kalmıştır. Türk milleti aydınından öğrencisine, işçisinden köylüsüne AKP’ye yeter artık denmesine beklemektedir. Silahsız kuvvetlerin çağrısına kulak verilmelidir: İndirin şu hükümeti! |