| Erkin Yurdakul |
|
Türkiye-ABD ilişkileri neden düzelemez? “İlişki” değil tehdit ABD’nin Irak’a saldırısının ardından, ABD-Türkiye ilişkilerinin gerçek boyutu da ortaya çıktı. Çünkü savaş meydanında diplomasi oyunları yerini kesin ve belirleyici tavırlara bırakıyordu. Amerikan saldırısıyla birlikte birçok gerçeğin yanısıra ABD ile Türkiye ilişkilerinin kopma noktasında olduğu oraya çıkmış oldu. Özellikle 1 Mart’ta “İkinci Tezkere”nin Meclis’ten geçmemesinden itibaren ABD ile Türkiye’nin müttefikliği tartışma konusu haline geldi. Ancak bu durum bazılarının iddia ettiği gibi sadece bu tezkerenin geçmemesiyle ilgili bir durum değil. İktidar ve medyanın bütün kampanyası Türkiye ile ABD’nin ilişkilerinin “eski haline” döndürülmesi amacını taşıyor. “Eski hal”le kastedilen ise genellikle 1 Mart öncesi. Herşeyden önce “yeni hal” Türkiye’nin tavrından kaynaklanmıyor, dolayısıyla Türkiye’nin hiçbir sorumluluğu olmadığı bir konuda Türke propaganda yapmanın anlamı yok. Yeni hal ABD’nin 11 Eylül sonrası stratejisinin Ortadoğu’da “değişiklikler” yapmayı içermesinden kaynaklanıyor. Bu değişiklikler Türkiye’yi de birebir ilgilendiriyor çünkü Türkiye’nin sınırları da değiştiriliyor. Ancak dahası, bu yeni strateji içinde artık Türkiye’nin hiçbir yeri yok. Bu noktadan sonra bir Türkiye ABD ilişkisinden bahsedilemez, Türkiye için ABD tehdidinden bahsedilmelidir. Hala uluslararası ilişkilerdeki “ilişki” kavramını kullanmak mümkün değildir, ulusal güvenlik anlayışı içerisinde tehdit kavramı kullanılmalıdır. Dolayısıyla ilişkiyi eski hale döndürmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir ilişki kalmamıştır. Artık fiilen birbirinin gücünü sınıyan iki kuvvet ortada durmaktadır. Bugün özellikle Orduya yönelik olarak yürütülen kampanyayı tanımlayan çerçeve budur. Son olarak ilişkinin tehdite dönüşmesi ise 1 Mart’la başlamaz. Aslında 11 Eylül’le de başlamaz. Türkiye, ilk Körfez saldırısı ve PKK’ya karşı sınır ötesi operasyonlarından beri ABD’nin çizdiği stratejinin dışında konumlanmaya başlamıştı. Yani aslında 1 Mart’a bağlanan ve sadece Irak saldırısına destek vermemeye indirgenen “kötü ilişkiler”in en az 12 yıllık bir mazisi sözkonusuydu. Ancak kapsamlı bakıldığında Türkiye üzerinde ABD hakimiyeti 60 yıl içinde çok ciddi krizlerle doludur ve birçok defa kopma noktasına gelmiştir. Kopmamasının bir tek nedeni vardır: ABD bu süreçte Türk Devletinin varlığına ve bütünlüğüne yönelik nihai bir darbeyi sözkonusu etmemişti. Ancak işte şimdi bu 12 yıllık son sürecin sonunda ABD Türkiye üzerinde ciddi bir kuşatma yaratmış durumda ve Türkiye hakkında bir idam fermanı çıkarmaya hazırlanıyor. Gayrimeşru ilişki “İlişki”nin tehtide dönüşmesini algılamak ne kadar önemliyse, “ilişki neydi?” sorusu da o kadar önemlidir. İlişkinin ne olduğunun tanımlanması karşı karşıya olduğumuz problemin tarihsel boyutunun kavranması anlamına gelmektedir. ABD ile “eski hal” ilişkileri, Atatürk’ün ölümünden sonraki döneme aittir. Truman Doktrini ve Marshall yardımları çerçevesinde Türkiye’nin Atatürk’ün milliyetçi Türkiyesi’nden “Batı tipi demokrasi”ye geçirilmesi ile ABD Türkiye ilişkileri denilebilecek düzey başlamıştır. Türkiye bu andan itibaren her geçen gün ABD’nin bir uydusu haline dönüştürülmüştür. Başlangıcından itibaren ele alırsak: 1- Truman doktrini ve Marshall yardımları Türkiye açısından gayrimeşrudur. Truman doktrini Türk Devletinin temelinde yer alan tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik kaidesiyle çatışmaktadır. Türk Devleti’ni yabancı bir devletin stratejisinin uzantısı haline getirmektedir. Marshall yardımı ise bir borç tuzağıdır ve Türkiye hibe adı altında borçlandırılarak ekonomisi çöketilmiştir. 2- Gizli ikili anlaşmalar ve NATO’ya giriş gayrimeşrudur. NATO’ya girişe gerekçe olan Kore’ye asker gönderme Meclisten dahi kaçırılarak gerçekleştirilmiş, emperyalist bir amaca alet olunmuştur. NATO Türkiye’nin toprak bütünlüğünü dışarıda tutan bir “ittifak”tır. 3- Türkiye’nin Batı baskısı ve Marshall yardımları gerekçesiyle kabul ettiği “Batı tipi çok partili demokrasi” gayrimeşrudur. Çünkü ABD bu çok partili yapının her aşamasına gizli ve açık olarak müdahale etmiştir. Bunun en son örneği “tezkere krizi” sırasında ABD büyükelçisinin Mecliste yürüttüğü yasadışı ve küstah kulis faaliyetinde görmüştük. Bu arada Türkiye üzerinde CIA’nın faaliyeti Türkiye’ye çok pahalıya mal olmuştur. 12 Mart’ta, 77-80 olaylarında, Ermeni teröründe, bölücü Kürt grupların silahlandırılmasında, PKK teröründe bu faaliyetin Türkiye’ye büyük zarar verdiği ortadadır. Lozan’ın reddi ve Wilsonculuk Özünde Türkiye açısından milli egemenlik ve toprak bütünlüğü kaidesini engelleyen tüm ilişkiler gayrimeşru ilişkilerdir. Türkiye üzerinde ABD ile gayrimeşru ilişkinin temelinde ise ABD’nin Lozan’ı reddi yatar. Bilindiği gibi ABD’nin Lozan’ın reddindeki en önemli sebebi Türkiye üzerindeki Ermeni ve azınlık talepleri oluşturuyordu. ABD’nin Türkiye politikası bu çerçevenin dışına çıkmamıştır. ABD Türkiye Cumhuriyeti’ni ancak 1927’de diğer Batılı devletlerden çok geç olarak tanımıştır. Bu ise Wilsonulukla tüm kapsamıyla ortaya çıkan Türk düşmanı ABD politikasının bir sonucudur. Wilson esasen ABD’yi Batının hamisi ve misyoneri olarak gören ABD’nin dünya politikasının babasıdır. Wilsonculuk olmaksızın bir ABD dünya politikası düşünülemez. Türk düşmanı olmayan bir Wilsonculuk ise mümkün değildir. “Ortada Türkiye diye bir devlet kalmayacak ki büyükelçi atayalım” diyen Wilson’da Türk düşmanlığı pratik değil ideolojik bir meseledir. ABD’nin Batı misyonu politikasını önemli bir süre Türk düşmanlığı üzerinde şekillendirmiştir. 11 Eylül sonrası Afganistan saldırısını “Haçlı Seferi” çağrısı ile başlatan ABD, Türkiye çevresindeki kuşatmayı da koyu bir Türk düşmanlığıyla örmektedir. ABD’nin devlet bağışladığı uşak ruhlu Barzani ve Talabani’nin Türk düşmanı açıklamaları cesaretini bu politikadan almaktadır. Aynı şeyler Yunanistan için de geçerildir. Üçüncü Dünyacılık paniği ABD’nin yeni stratejisinin Türkiye üzerinde açık bir tehdit oluşturması ise güçlü bir devlet geleneğine sahip bulunan Türkiye’de elbette büyük bir tepki yaratacaktı. Bu tepkinin kurumsal düzeyde en ciddi yansımalarını Türk Ordusu’nda bulmasına ise şaşırılmamalıydı. Ancak Türkiye çevresinde örülen belalara ilişkin Ordu’nun açıklamaları ve özellikle Batı tehdidini algılama yönünde geliştirilen ulusal güvenlik stratejisi birden bir “üçüncü dünyacılık “ paniğine sebep oldu. Bu “üçüncü dünyacılık” paniği Türkiye ABD ilişkilerinin geldiği noktada tüm medyayı sarmış durumda. Özellikle Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın “Küreselleşme ve Ulusal Güvenlik Sempozyumu”nda yaptığı konuşma üzerine medyada tam bir bunalım havası hakim oldu. Çünkü Türk Ordusu’nun temsilcisi bu konuşmada Türkiye’nin Batıyla ilişkilerinin objektif bir tahlilini yapmıştı. “Azgelişmiş ülkelerin” ulusal güvenliğinin “zenginlerden” farklı temellere dayandığını ve hatta onlara rağmen korunabileceğini söylüyordu. AB ve ABD karşısında ulusal güvenlik Aslında bu yönelim, en azından son 10 yılda da birçok uygulamayla yansımasını bulan bir yönelimdi. Medyada bu açıklamalar gökten zembille inmiş gibi yansıdı ama Türk Ordusu zaten uzun bir süredir benzer bir yönelimin içindeydi. Açıklamalar Türk Ordusu’nun belli meselelere neden şerh koyduğunu ve direndiğini teorik bir çerçeve içinde açıklıyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı sorunlar tesadüf eseri olmadığı gibi, Türk devletinin ve Ordusu’nun direnişi de tesadüfi değildi. “Gelişmişler” kendi çıkarları doğrultusunda strateji üretirken, ulusal devletler de kendilerini bu stratejiler karşısında korumaya yöneliyorlardı. Türk Ordusu bu çerçeve içinde hangi konularda direniş gösterdi: 1- AB’nin Türkiye’ye dayattığı talepler. Bunlar bölücülük tehdidi, Kıbrıs, Ege ve son olarak da Ermeni sorununda dayatılan tehditlerdi. 2- ABD’nin Ortadoğu planının yarattığı tehdit. Yakın zamana kadar Türk Ordusu’nun özellikle ABD konusundaki direnişi çok gözönüne gitirilmiyordu. Ancak sonuçta PKK ile mücadele bile başlıbaşına ABD inisiyatifinin dışında gelişmekteydi. Irak saldırısıyla birlikte yaşanan son gelişmeler işte tam da ABD stratejisinin teşhiri haline geldi. ABD ne yapmıştı: 1- Kürt aşiretlerini (peşmergeleri) ağır silahlarla silahlandırdı, bunları geri almadı. 2- Musul ve Kerkük konusunda Türkiye’ye verilen sözler tutulmadı. Türklere yönelik katliama varan düşman politika ABD’nin desteğinde yürüdü. 3- Irak işgali bizzat ABD’li komutanlar tarafından Kürt grupların zaferi olarak gösterildi. 4- Kukla Kürt devleti fiilen kuruldu ve ABD’nin resmi ağızları, Ortadoğu’nun geleceğinde bu kukla Kürt devletine dayanacaklarını açıkça belirttiler. Şimdi bu noktadan sonra ABD ile Türkiye ilişkilerinin düzelmesinden bahsedenler, yalnızca Türk Ordusu’nu suçlayarak bir yerlere varabileceklerini düşünüyorlar. Oysa açık olan şu: ABD, startejisinde kukla Kürt devleti isimli bir üs yarattı ve artık ona dayanacak. Bu stratejide ne müttefikliğinden bahsediliyor? Ancak ABD’nin icraatlarının 5. maddesi de şu ana kadarkiler önemli. ABD, ilişkileri düzeltmek adına Türkiye’ye yeni taleplerini sıralıyor: 5- Ordu konusu çözülecek, Kıbrıs’ta Annan Planı doğrultusunda hareket edilecek, Ermeni meselesinde “yapıcı adım” atılacak. Yani Amerikancılar objektif ve reel bir tahlile bile tahammül edemezken, ABD “realite”yi Türkiye’nin gözünün içine sokmaktan çekinmiyor. ABD Ulusal Harp Akademileri ulusal güvenlik etütleri profesörü Peter Galbraith “bağımsız bir Kürdistan ABD’yi en çok destekleyen bölge olacak” sözleriyle ABD’nin yeni gerçeğini açıklıyordu Wolfowitz, Türkiye’de yükselen Üçüncü Dünyacılıktan rahatsız olduğunu dile getirirken, aslında bu staratejiye karşı Türkiye’de yükselen Atatürkçü ve milliyetçi tepkiden ABD’nin rahatsızlığını dile getiriyordu. Çünkü ABD’liler gayet iyi biliyorlar ki artık açıkça ilan ettikleri Türk düşmanı programa Türk devleti ve milletinin tek bir doğrultuda tepkisi olacak. İlan edilmiş iki strateji İlişkilerin eski hale döndürülmesi yönündeki propagandayla uğraşmak artık abesle iştigal etmek anlamına geliyor. Çünkü ortada ilan edilmiş ve Türkiye’nin varlığına düşman olan bir ABD programı var. Türk devletinin hassasiyetleri de açıklanmış. ABD’de Türkiye ile ilişkileri düzeltmek gibi bir çaba asla yok. Çünkü ABD’nin ilan edilmiş stratejisinde buna gerek de yok. ABD yalnızca Türkiye içinde belli kuvvetlere daha büyük destekler verebilir. Bu da Türk devletiyle olan çelişkiyi arttıracaktır o kadar. Nitekim ABD’nin Ordu’yu hedef gösterip hükümete zarf atmasının Türk milleti üzerinde yarattığı izlenim budur. “İlişki düzeltici”lerin son propagandası ise İran üzerinden. Son olarak Dışişleri müsteşarı Uğur Ziyal da ABD gezisini bu tema üzerine oturttu. İran’da sizi destekleriz! Pek sempatik bir senaryo ama ABD Türk devletinin geleneksel tavrını bir avuç uşağından daha iyi tanıyor ve Türkiye’nin İran’a yönelik tavrının Irak’takinden daha da olumsuz olacağını gayet iyi görüyor. Şu an iki devlet arasında yapılmakta olanın adını koyalım: En kötü seçeneğe hazırlanmak! Haydut devlet milli devlete karşı Bugün Türkiye ile ABD arasında yaşananlara dışarıdan bakacak bir göz gerçeği açıkça görecektir. Bir yanda tüm dünyaya yönelik bir hakimiyet projesi olan saldırgan bir devlet. Bu devlet Türkiye’den belli tavizler istiyor. İstediği tavizler Türkiye’nin olmazsa olmazları. Milli egemenliği ve toprak bütünlüğü konusunda ciddi kayıplarla sonuçlanacak uygulamalar. Bu tavizleri isteyen ABD bunu tamamen bir saldırı psikolojisi içinde her türlü devlet teamülünü çiğneyerek ve küstahça yapıyor. Küstahlık o boyuttaki Türk devletinin bütünlüğü baştan reddedilerek hükümet ve Ordu hakkında iki ayrı değerlendirme yapılabiliyor. Türkiye’nin önüne konulan program ise Türk devletinin tarihi boyunca açık ve belirgin tavırları olan konular. Daha Lozan’da tavrımızı koyduğumuz Ermeni ve Kürt meseleleri. Diğer tarafta ise yegane dayanağı olarak ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık ilkesini öne süren milliyetçi bir devlet tepkisi. Türk devleti, kendini vareden vatanın bölünmez bütünlüğü ve hakimiyetin yabancı bir devletle paylaşılamazlığı noktasında direniyor. Dışarıdan bakacak göz idrak kabiliyeti ve vicdani hassasiyeti yerindeyse bir haydut devletin bir milli devleti tehdit etmekte olduğunu görecektir. Burada bu iki devleti birleştiren en ufak bir ortaklık alanı artık bulunamaz. İki ayrı stratejiye tekabül eden iki ayrı kuvvet birbirini sınamaktadır. ABD klasik sömürgeciliğin haydut zorbalığını “strateji” ilan etmekte, Türkiye ise mazlum devlet tedbirlerine sarılmaktadır. “İlişki”nin kaçınılmaz sonu Türkiye’de şimdilerde stratejik müttefiklik propagandası yapanlar, işin strateji yanıyla değil de müttefiklik yanıyla ilgililer. Çünkü “müttefiklik” onlara çıkar sağlıyor. Ancak artık stratejik karşıtlık tüm ilişkiyi belirleyeck ölçüde ortadadır. Türkiye bir kukla Kürt devletiyle yaşamayı kabul etmeyecek, ABD bu devlet olmadan Ortadoğu’da barınamayacağını bilecektir. Türkiye ABD’nin yetinmeyeceğini ve hattı İsrail’den tutup Kafkaslara ve Ermenistan’a kadar çekeceğini bilecek, ABD bu noktada ısrarla Türk düşmanı politika örgütleyecektir. Türkiye, Yunanistan’ın arkasında aynı 1914’te olduğu gibi ABD-Avrupa desteğini görecek, ABD Yunanistan’ı ihya etmek için Türkiye’yi tehdit edecektir. Şimdi bu noktadan sonra, “ilişki düzeltici”lerin neden bunalım içinde olduklarını anlamak zor değildir. Onların tek seçeneği artık doğrudan vatana ihaneti örgütlemektir. Türkiye-ABD ilişkilerinin kaçınılmaz sonu ise bir askeri hesaplaşmadır. Bunun dışında hiçbir yalancı umut beslenmemelidir. Gayrimeşru ilişki güncel tehdide dönüşmüştür. Bize “müttefikiz” diye yutturulmaya çalışılan strateji ise marjinal kalmayı kendine tapma ideolojisine dönüştürmüş ABD’nin yeni sömürgeciliğinden başka bir şey değildir. Elbette burada Türk’e yer olmaz. 1- ABD bir haydut devlettir. Kaba zora dayanan marjinal bir strateji izlemektedir. İzlediği yol haritası Türkiye’nin sınırlarını değiştirmektedir. 2- ABD, Wilsonculuk’ta temel bulan Türk düşmanı bir devlettir. Sömürge coğrafyasında bir sömürge olarak dahi Türk varlığını kabul etmemektedir. ABD’nin Türk düşmanlığının yönü, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk düşmanlığıdır. Böyle bir temel üzerinde sıcak çatışmayı engellemek diye bir inisiyatif söz konusu değildir. Sömürgeleşerek dahi ABD saldırganlığından kurtulma imkanı olmayacaktır. ABD, Türkiye çevresinde Türk düşmanlığı dalgası örgütlemektedir. ABD, bölgede uşaklarının yokedilmesine müsaade edecek mi; bu milli devlet’i gücüne bağlıdır. Ancak sonuçta Türk devleti ya sadece işbirlikçileriyle ya da ABD’nin doğrudan kendisiyle ciddi bir hesaplaşmaya girişmeden milli devlet olma özelliklerini koruyamayacaktır. Gayrimeşru ilişki ABD tehdidine dönüşürken, Türkiye de milliyetçi kurucu iradeye dönmektedir. En kötü seçenek, Türkiye’nin uzun vadedeki en iyi geleceğine dönüşecektir. |