Arama: 
09.06.2003/Sayı:32
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Ekonomi
Yekta Göngör Özden
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Kültür
Karikatür
Şiir

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Yön Erkin Yurdakul

Müttefik kuşatması altında
Ulusal Güvenlik Stratejisi

Müttefik kuşatması

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu gerçek durumu tek bir kavramla tespit edelim: “Müttefik kuşatması”. Bu kavram, doğası itibarıyla saçma bir kavramdır. Bir müttefik diğerine karşı saldırgan tutum almaz, onu kuşatmaz. Ancak kavramın saçmalığı, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun, Türkiye’nin güvenliğinin doğasına aykırılığından kaynaklanmaktadır. Çünkü Türkiye’nin politikasında müttefik ve dost kabul ettiği devletler, Türkiye’yi kuşatma politikası izlemektedirler. Kuşatma belli bir konuda sadece caydırma amaçlı da değildir. Kuşatmanın bir noktasından itibaren “Türkleri Anadolu’dan çıkarma” planı uygulanacaktır.

Birkaç ay öncesine kadar bu yazılanlara “Sevr paronayası” söylemi içinde itiraz edeceklerin, Türk-ABD ilişkilerinin geldiği noktada suskun kalmayı tercih edeceklerini sanıyoruz.

ABD’nin Ortadoğu’ya yerleşme planını açıklarken, medyada bile Sevr’e gönderme yapan haritalar yayınlandı. Plan bu kadar alenileşse de ele bir harita alıp kuşatmanın boyutlarını sergilemek gereklidir. Çünkü, stratejik ve kapsamlı bir kuşatma sözkonusudur.

Kuşatmanın üç boyutunu vurgulamak önemli.

Birincisi, kuşatma salt ABD kuşatması değildir. ABD’nin ve Avrupa’nın iki ayrı kuşatma planından bahsedebiliriz. ABD’ninkinin ağırlık merkezi Türkiye’nin doğusu ve Kürt devletidir. Avrupa’nınkinin merkezi Batıda ve Akdeniz’de toprak kazanmadır. Ancak her iki plan da Türkiye’yi çevrelemeyi esas almakta. AB’nin de ABD’nin de hem Doğuya hem Batıya ilişkin politikası vardır.

İkincisi, her iki planın da en önemli ayağını Türk ordusunu tasfiye etmek oluşturuyor. ABD ve Avrupa bu konuda da farklı politikalarla harekete geçmiş durumdalar.

Üçüncü olarak, ABD ve Avrupa farklı çıkarlara sahip olsalar da, Türkiye’yi zayıflatacak ve kuşatmayı bütünleyecek konularda ortak hareket ettikleri durumlar da önem taşıyor.

Kuşatmaya karşı aktif politika

Bu yüzden Türkiye, tehlikenin yakın ve uzak oluşuna göre sıraya koyarak tüm çevresinde aktif politika uygulamalıdır.

1- Ortadoğu’da aktif politika, kukla Kürt devletine temel olacak aşiret gruplarının bertaraf edilmesi.

2- PKK üzerinde aktif politika, PKK’nın sözde önderliğinden başlanarak temizlenmesidir.

3- Batıda aktif politika, Kıbrıs’la entegrasyondur. Türk ordusunun işgalci ilan edilmesinin sözkonusu edilmesi entegrasyon gerekçesi olmalıdır. Kıbrıs, Batı ittifakının Türkiye karşısında en zayıf olduğu alandır. İlhak tüm Batı tezlerini ve enerjisini Kıbrıs’ta emecektir. Ancak beklenirse Kıbrıs en kolay kopartılacak alandır.

4- Kafkas hattında aktif politika, Ermeni sorununda aktif politikadır. Ermeni sorununu gündeme getiren tüm devletlerle ilişkinin kesileceği bildirilmeli. İsrail’in desteklenmesinden vazgeçilmeli.

ABD’nin kuracağı Kafkas hattı, İsrail’den başlamakta Gürcistan’a uzanmakta ve Türkiye’yi tehdit etmektedir. ABD’nin Kafkas politikasının her aşamasında net karşı tutum alınmalıdır. Rusya, Gürcistan, İran ve Ermenistan’la gerekli anlaşmalar ele alınmalıdır.

5- AB uyum yasaları iptal edilmeli. Yasalar Türkiye karşısında Kürtçü politikaya ve gayrimüslim azınlıklara Lozan’a doğrudan karşı imtiyazlar vermektedir.

6- Balkanlar’da ABD müdahalesinin Balkan felaketinden sorumlu olduğu açıklanmalı. Balkanların müdahale öncesi sınırlarına kavuşması doğrultusunda Balkan ittifakı politikası oluşturulmalıdır.

7- Tüm bunların başında ise Lozan’a aykırı olan, Türkiye’deki yabancı askeri varlığın ve üslerin Türkiye’den uzaklaştırılması gerekmekte. NATO’dan kurtulmak, NATO’nun krizde olduğu bir dönemde iyi bir başlangıç olacaktır.

Bunların tümünde aktif politika olmadan kuşatmayı yarmak mümkün değildir. Ancak birisinde bile alınacak tavır, inisiyatifi büyük ölçüde bize kazandırır.

Ulusal güvenlik milliyetçi strateji ile savunulur

Türkiye’nin çevresindeki bu kuşatmayı tehdit olarak algılamasının önündeki en büyük engel ABD ile “stratejik müttefiklik” ve NATO çerçevesinde geliştirdiği güvenlik konseptleridir. Türkiye bu konseptler içinde kendi ulusal varlığına ilişkin gerçekleri yitirmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, antiemperyalist bir bağımsızlık savaşı ve milliyetçi bir devrim ile kurulmuş bir devlettir. Türk vatanı üzerinde Türk varlığı imkanını yaratan bu kuruluş özelliği kendiliğinden bir ulusal güvenlik stratejisinin çerçevesini oluşturmaktadır.

Birincisi emperyalist güçlerle uzlaşarak Türk varlığını korumak mümkün olmaz, ikincisi milliyetçi olmayan stratejiler uğruna Türk kanı akıtmak bu varlığı tehlikeye sokar.

Son 50 yıllık stratejilerle görülmüştür ki Türkiye’nin güvenliği her iki konuda tersi yönde uygulamalarla tehlikeye atıldı. 1922’de savaş halinde olduğumuz emperyalist devletlerin ittifakına 1952’de katılındı. Güvenlik konseptine milliyetçilik yerine “Batı çıkarı” kavramı ikame edildi.

Türkiye’nin uğruna Kore’de kan dökerek girdiği NATO konseptlerinin hiçbirisinde Türkiye’nin toprak bütünlüğü gözetilmez. NATO konseptlerinde Toroslora kadar olan alan ve Trakya toprakları korunmaz, tersine düşman kuvvetin NATO çıkarları ve savaş gücü açısından emildiği alanlardır bu topraklar. Türk halkının can güvenliği bu stratejilerin kapsamı dışındadır.

Ayrıca bu ittifakın ve ABD ile ikili anlaşmaların yarattığı politikalar milli irade dışında tecelli eder. ABD’nin Marshall yardımına koşul olarak sürdüğü çok partili meclisin bile ikili anlaşmalar üzerinde bir hakimiyeti yoktur. Güvenliğe ilişkin sorunlar “teknik” konular adı altında meclisten ve halktan kaçırılır.

Sonuç olarak milliyetçi olmayan, antiemperyalist olmayan, güvenlik politikaları ne kadar ulusal çıkara uydurulmaya çalışılırsa çalışsın Türkiye’yi yabancı asker ve üslerle doldurmuş, Türk halkını da kendi güvenliğine yabancı kılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde, özellikle Lozan’da üzerinde en çok durulan konu yabancı askerlerin varlığıdır. Tek bir yabancı askerin varlığına tahammül edilemez. Ancak şimdi yabancı ve emperyalist askeri varlığa ve Türkiye’yi üs olarak kullanmasına “kötünün iyisi” olarak bakılabilmektedir. Üstelik Türkiye’yi kuşatma altına alacak bir düşman stratejisini de kabul ederek. NATO’nun yarattığı tahribat bu boyuttadır.

Türkıye’nin silahlanma ihtiyacı

Türkiye’de kuşatma tespitinin kurumsal düzeyde de yapıldığına şüphe yok. Sadece hastalıklı bir zihniyet ABD ile güvenlik pazarlayarak Türkiye’yi maceralara sürüklemeyi düşünmektedir.

Aktif politikanın önündeki engel, Türkiye’nin dünyanın en güçlü ülkesini karşısına alma korkusudur. Bu korkunun en büyük kaynaklarından birisi de Türkiye’nin savunma olanaklarının böyle bir Batılı tehdit karşısında yapılandırılmamış olması ve zayıf olmasıdır. Bu yüzden Türkiye’nin ABD ile karşı karşıya kalması “en kötü seçenek” olarak ortaya konmaktadır.

ABD ile müttefiklik ve NATO sürecinin en büyük zararı Türk ordusunun yıpratılması olmuştur. Daha Atatürk zamanında kendi denizaltılarını ve uçaklarını yapabilen Türkiye bugün modern savaş teçhizatında büyük oranda kendisini tehdit eden devletlere bağımlıdır. Türkiye güvenlik ihtiyacının ancak %28’ini kendi içinde karşılayabilmektedir.

Ancak bu durum ABD’nin karşıya alınmaması için değil, tam da karşıya alınması için bir sebep. Müttefik bizim tüm askeri varlığımızı kontrol etmekte, ülke içindeki her türlü gelişmeden haberdar olmakta, istediği zaman da ambargo koyarak orduyu yıpratabilmektedir. Durumun kendisi bir güvenlik sorunudur ve aklı başında stratejisyen önce bu durumdan kurtulmaya bakar.

Türkiye modern savaşın gerekliliği haline gelmiş birçok silahı parası olmasına rağmen stratejik müttefik istemiyor diye edinememiştir, edinememektedir. Dolayısıyla bu müttefiklik anlayışından kurtulmak silahlanmanın baş şartıdır. Kaldı ki Türkiye’nin artık güncel dünya koşullarında, Türkiye’nin kolay ve ucuza silahlanma olanakları da vardır. Pakistan’ın bile nükleer silah sahibi olduğu bir dünyada, Türkiye’nin mevcut savunma olanakları durumun vehametini gözler önüne seriyor.

Sorunun bu boyutu konusunda en önemli stratejik gerçek ise savaşın üstün silahlarla değil, üstün bir savunma anlayışıyla kazanıldığıdır.

Türkiye, Bağımsızlık Savaşı’ndaki stratejik anlayışlara dönmeden ulusal çıkarı gerçekleştirmesi mümkün değildir. O çıkar da para olsa da olmasa da varedilen bir ulusal orduya dayanır.

Türkiye’nin savunması

NATO’dan kurtulma fırsatı aynı zamanda güçlü bir ulusal güvenlik stratejisine dönüş fırsatıdır. Bu fırsat ancak ABD stratejisine ve kuşatmasına direnilerek değerlendirilebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin Ortadoğu coğrafyasında varolma imkanını yaratan antiemperyalist ve milliyetçi kuruluş esaslarını güvenlik stratejisinin temeline oturtulmalıdır.

Türkiye’nin ulusal güvenlik stratejisi, “Batılı müttefik kuşatması karşısında aktif güvenlik stratejisi” başlığı altında çerçevelenmelidir.

Türkiye coğrafi yapısı ve konumu itibariyle korunması kolay olmayan bir ülkedir. Türkiye bu coğrafi yapıyı yüzyılın başındaki Balkan ve 1. Dünya Savaşları’nda, Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nda ve NATO sürecinde farklı deneyimler çerçevesinde tanıma olanağı buldu. Diğer yandan bu deneyimlerden farklı olarak Türkiye son 50 yılda tek bir düşmana odaklandığı için, Batılı tehditler karşısındaki güvenlik olanakları güdük gelişmiştir.

Türkiye bu kuşatmanın sonucunun, Türkiye’nin yeni bir Sevr’le karşılaşması anlamına geleceğini gözden çıkarmayarak, ulusal çıkarlar çerçevesinde aktif politika yapmaya yönelmelidir.

Böyle bir aktif politikayı belirleyecek ulusal güvenlik stratejisi;

-Yeni sömürgeci paylaşım temelinde emperyalistlerle ezilen ulusların kapsamlı bir savaşının belirlediği yeni dünya gerçeği ve,

-Türkiye’nin Batılı “müttefik” ve “dost”larınca kuşatılarak yeni bir Sevr’le tehdit edildiği, Türkiye gerçeği üzerine kurulabilir.

Bu güvenlik stratejisi ve aktif politika bu zeminde doğal olarak iki olanağı değerlendirebilir.

1- Emperyalist saldırganlığın harekete geçirdiği ezilenlerin milliyetçi direnişi.

2- Emperyalist kamplar arasındaki ayrılık ve çatışmalar.

Birincisi Türk halkının kendi iradesi de başta olmak üzere, antiemperyalist varoluş özelliklerine dayanan tüm devletlerin doğal savunma gücünü oluşturur. Bu halk gücü teşvik edilmeli, örgütlendirilmelidir. Ülkenin savunma olanakları böylesi bir güç hesaba katılarak arttırılmalıdır. Atatürk’ün 1917 raporunda olduğu gibi halkın maddiyatının ve maneviyatının güçlendirilmesi vatan savunmasının esasıdır. Mazlum uluslara destek, milliyetçi maneviyatın temel koşuludur.

İkincisi, emperyalistler arası çelişkiler, savunma alanından emperyalistleri uzak tutmak ve emperyalist planları caydırmak için kullanıldığında verimli olur. Herhangi bir emperyalist vatan savunması alanına hiçbir şekil ve hiçbir güçle sokulmamalıdır. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında başarıyla uyguladığı bu yöntemdir.

Bu çerçevede güncel aktif politika, başta ABD saldırganını karşıya almaktan çekinmeyerek, Türk savunma alanına ilişkin her konuda tam bağımsız hareket ederek ve dünya çapında ezilenden yana tavır alarak uygulanabilir. Türkiye’yi savunmanın başka olanağı yoktur.

Jeostrateji hastalığı değil vatan savunması

Türkiye bugün güvenlik politikasında yer alan Batıya güvenlik sağlama yönündeki kurgulardan vazgeçmelidir. Batı güvenlik değil, sömürge istiyor ve her geçen gün saldırganlaşıyor. Türkiye’nin Batının sömürgeci planları doğrultusunda jeopolitik öneminin arttığını savunmak ise “hasta adam” halüsinasyonlarından başka bir şey değildir.

Avrupa, Türkiye’yi toprak tavizlerine zorlamakta, ABD, ise doğrudan işgal hazırlıkları yapmaktadır. Buna karşı Türkiye’nin müslüman bir Batı modeli olduğu safsatası, güvenlik politikası olarak sunulmaktadır. Bu ise ancak müslüman coğrafyayı bize düşman etmeye yaramaktadır.

Bu jeostrateji-jeopolitik hastalığının en tehlikeli sonucu güvenlik politikasının temelinde yer alan vatan kavramını bulandırmasıdır. Jeopolitik öyle bir fetiş haline getirilmiştir ki, jeopolitik için jeopolitik yapılmaktadır.

Bunun güncel örneğini Kıbrıs’ta görmekteyiz. Kıbrıs üzerinde, Kıbrıs’ın jeostratejik önemi var mı yok mu tartışması başlatılıyor? İyi niyetli ve vatansever kesimler bu psikolojik tartışmaya çekiliyor ve şu tez savunuluyor: Evet Kıbrıs Türkiye’nin güvenliği için stratejik bir öneme sahiptir. Bu noktadan sonra kafalar karıştırılıyor: Kıbrıs, üzerinde Türk’ün yaşamadığı bir askeri üsmüş gibi algılanıyor. Sonuçta halkın Kıbrıs’a savunulacak bir vatan parçası değil de askeri bir bölgeymiş gibi yabancılaşması sağlanmış oluyor.

Atatürk’ün savaş içinde belirlediği tek bir kaide vardır. “Hattı müdafa yoktur sathı müdafa vardır. O satıh tüm vatandır. Bir askeri üs savunulamayabilir, geçici süre terkolunabilir, ama bir vatan parçasını savunmak zaruridir, ebedi görevdir.” Kıbrıs da bir üs değil üzerinde Türk’ün yaşadığı vatan parçasıdır. Jeopolitiği olduğu için değil Türk olduğu için Türk vatanını savunuyoruz. Sonuçta tüm jeostratejiler dünya gerçekleri ve milletlerin varlığı karşısında erir giderler. Ebedi olan vatandır.

Türkiye’nin milliyetçi bir güvenlik politikasına dönüşü şarttır. Türkiye bu çerçevede güvenlik politikasını NATO’dan, ABD ile stratejik müttefiklikten ve AB üyelik sürecinden bağımsızlaştırmalıdır. NATO’dan çıkılmalı, ABD’nin Ortadoğu, Kafkas ve Balkan planlarına karşı her zeminde mücadele yükseltilmelidir. Türkiye açısından dünya çapındaki gelişmeler ışığında bunun yaratacağı itibar en büyük silahtır.

Çanakkale-Sakarya-Dumlupınar Hattı

Türkiye’nin güvenlik stratejisinin tek temel referansı Atatürk’ün savunma üzerine düşünceleri olmalıdır. Türkiye’nin temel güvenlik konseptinin 1919’da belirlendiği kabul edilmelidir. Atatürk’ün birinci dünya savaşı hakkında 1917 raporu da en temel güvenlik referanslarından biri olmalıdır.

Bu rapor ve Amasya genelgesinde ortaya çıkan irade aslında üç temel noktada 50 yıllık güvenlik politikasının da eleştirisidir. Bunlardan birincisi emperyalist çıkarlar uğruna Türk kanının dökülmesinin ulusun kaderini nasıl tehlikeye attığını göstermesidir. Emperyalist ittifakta girişilen her mücadele Türk halkını tüketmiş, Türk vatanını tehlikeye atmıştır.

İkincisi halk iradesini gözönünde tutmayan, onun refahını gözetmeyen ve ona açık olmayan hiçbir güvenlik politikasının Türkiye’ye hizmet etmeyeceğidir. Bağımsızlık bilincinin verilmesi ve Türk halkının maddiyat ve maneviyatının yükseltilmesi “ulusal bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunması”ndan ibaret olan güvenlik politikasının temelidir.

Üçüncüsü Türk ordusunun korunmasıdır. Türk ordusunun halkın kendi olanaklarıyla yükseltilmesi ve yabancı askeri varlığın, üslerin ve komutanın vatan topraklarından tamamen uzaklaştırılması gerekmektedir.

Ezilenlerin çağdaş tarihi Çanakkale’de başlar. Türkiye dünyaya ikinci bir Çanakkale yaşatacak güçte ve konumdadır. Ulusal güvenlik stratejisi Çanakkale-Sakarya-Dumlupınar hattında kurulmalıdır.

Çanakkale emperyalist planları boşa çıkarmayı, Sakarya stratejik alanın bütün vatan olduğunu, Dumlupınar kuşatmayı yarmanın ve zafer yolunun açık olduğunun tarihsel kanıtlarıdır.