09.06.2003/Sayı:32
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Yekta Güngör Özden
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Kültür
Karikatür
Şiir

Manifesto
Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Ünlem Öner Yağcı

Nazım Hikmet aydınlığı Öner Yağcı

Aydınlık kaynağımızdır o, aydınlanıyoruz onun yazdıklarından.

Esin kaynağımızdır o, esinleniyoruz onun sanatçılığından.

Güç kaynağımızdır o, gücümüzü çoğaltıyor onun yazdıkları ve yaşamı.

Cumhuriyet’le örtüşen bir yaşamdır onun yaşamı, örnek almalıyız.

Onurumuz, kıvancımız, umudumuzdur o; en güç koşullarda bile aydınlığa ulaşmanın ve aydınlığı taşıyıp yaygınlaştırmanın öncülerindendir; ustasıdır hepimizin.

Bir yazar olarak, bunları düşünürüm Nâzım Hikmet deyince.

Niçin aydınlık kaynağımızdır o?

Çünkü, Cumhuriyet’in hemen öncesinde başlayan edebiyat ve siyaset serüveninde, çağcıl, laik, akılcı, özgür ve sosyalist bir toplumsal yaşamdan yana olmuştur o. Eşitsizliklere, adaletsizliklere, diktatörlüklere, sömürüye yaşamı boyunca karşı çıkmıştır. Derinlikli kültürüyle kavradığı yaşamı ve olağanüstü gözlem gücüyle algıladığı insanları, sanat aracılığıyla yarına aktarmaya çabalarken, hep aydınlık bir yaşam özlemiyle doludur. Sanatının ana damarını, insanların kendi yaşamlarını sahiplenmeleri oluşturmaktadır.

O, düşünme yaratma özgürlüğünün gerçekleştirilmesinde en önemli payın dil’de olduğu düşüncesiyle, Türkçenin olanaklarının zenginleştirilmesi kaygısını taşımıştır. Bu kaygı, aydınlık düşüncelere sahip olma yolunda atılacak ilk adımın atılması anlamına gelmektedir. Dil sevgisiyle gelen düşünce zenginliğinin onu getirdiği nokta, dünyanın ve Türkiye’nin aydınlatılması zorunluluğudur. Bu zorunluluk, onu aydınlıkçı bir yazar ve şair kılmıştır. Böyle bir şair ve yazar olan Nâzım Hikmet, tüm yazdıklarında ve yaşamında “aydınlıkçı bir önder” olmayı başarmıştır.

Çağdaşlaşma savaşımının en diri, en soluklu, en yaygın, en başarılı sanatçısı olarak Nâzım Hikmet, aynı savaşımı kendisinden sonra sürdüren tüm Türkiyeli sanatçıların düşünce tohumu olmayı, sevdası olmayı gerçekleştirmiştir. Onun aydınlığından pay almamış bir Türkiyeli sanatçı düşünemiyorum.

Niçin esin kaynağımızdır, güç kaynağımızdır o?

Çünkü, yakaladığı insan halkasını sanatında başarıyla kullanarak zamana karşı direnen, zamanın süzgecinden geçen gerçek sanat yapıtları yaratmanın örneklerini vermiştir o. Ülkenin asıl sahiplerinin, sıradan insanlar olduğu gerçeğini yaratılarında haykıran Nâzım Hikmet’in yazdıkları, “nasıl sanat yapacağım?” sorusunu soran sanatçı adayları için “sanat politikamı nasıl saptayacağım?” diyen sanatçılar için esinlenilecek yazılardır.

Onun, okuma yazma oranının, okullaşma oranının çok düşük olduğu, sol düşüncelerin ancak bir avuç insan tarafından algılanabildiği, yasaların ve baskıların aman vermediği koşullarda bile verdiği anıtsal savaşım ve bu savaşımdan çıkan yoğunlaşmış sanatsal yaratıları, doğal olarak, aynı sancıların sürdüğü şu yıllardaki sanatçıların örnek alacağı, güç alacağı, esinleneceği yaratılardır. Bunun için değil midir, her birimizin dudağına zaman zaman yerleşip çığlığa dönüşen dizelerinin tükenmez bir kaynak olması?

Niçin onurumuz, kıvancımız, umudumuz, öncümüz, ustamızdır o?

Çünkü, direnen aydının simgesidir o. Umudun ve iyimserliğin taştığı yapıtlardaki imzadır.

Bu topraklarda böyle bir sanatçıya sahip olmanın kıvancını yaşamak hakkımız değil mi?

Eğer ülkemizin adı söylenince akla ilk gelen isimlerden biri (birincisi Mustafa Kemal elbette) Nâzım Hikmet oluyorsa ve biz yazarlar da onun soluğundan can aldığımızı söylüyorsak, bundan kıvanç duymamız doğal değil mi?

Dünyaya ve ülkesine açtığı duyularını, çektiği onca sıkıntıya karşın, insanla, insan manzaralarıyla, insanların sorunlarıyla doldurup bunları sanatla yoğurarak sunan bir yazarla aynı ülkenin insanı olmak kıvanç verici bir olaydır.

Böyle bir sanatçıyı yetiştiren bereketli toprakta umudun tükenmeyeceği ve onun gibi daha nicelerinin yetişebileceği gerçekliği de umudumuzu çoğaltmaz mı?

Çoğaltır elbette ve çoğaltıyor da.

Bugün, hepsinin adını yazmaya sayfalar yetmez ama yalnızca simgeleşmiş birkaçını söylersek, Nâzım Hikmet’in ülkesinde onun sanatsal çığırında akıp gelen Sabahattin Ali, Hasan İzzettin Dinamo, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Ceyhun Atuf Kansu, Fakir Baykurt, Enver Gökçe, Şükran Kurdakul, Mehmet Başaran, Bekir Yıldız, Hasan Hüseyin gibi sanatçılara sahip olduysak, bu sahiplenmede Nâzım Hikmet’in katkısını kim yadsıyabilir?

Ölümünün 40. yılında da: “Memleketimi seviyorum/ çınarlarında kolan vurdum/ hapishanelerinde yattım/ hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı/ memleketimin şarkıları ve tütünü gibi...” diyen; emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı, “O duvar/ o duvarınız/ vız gelir bize vız!..” diyen; “Teden tırnağa kavga/ ve ümitten ibaret” olan Nâzım Hikmet aydınlığı, “vatan hainliğine” ve Türkçemizi, insanımızı, ülkemizi güzelleştirmeye devam ediyor hâlâ.