| Utku Umut |
|
Ordu düşmanları: ABD-AB-AKP Türkiye’yi bölme planlarının karşısında Türk Ordusu’nu gören ABD ve AB’nin Ordu düşmanlığı artık açıktan devam ediyor. ABD ve AB’nin Ordu’yu suçlayan ve siyasetteki etkisinin azaltılması talebi, Şeriatın önünde Ordu’yu engel gören AKP tarafından da sahipleniliyor. Şimdi, önümüzde yeni bir AB Uyum Paketi ve Irak’ta ABD kontrolündeki
işbirlikçi Kürt aşiretlerinin faaliyetlerine karşı alınacak tavır
gibi sorunlar duruyor. Bu konularda karşısında yine rdu’yu bulacağını
çok iyi bilen ABD-AB-AKP “koalisyon güçleri”, saldırılarını keskinleştirerek
devam ettiriyor. ABD, Irak saldırısında kritik bir rol biçtiği Türkiye’nin Kuzey Cephesi’ni açmaması karşısında duyduğu öfkeyi zaten gizlemiyor. Tüm planlarının alt üst olmasına neden olan bu durum, ABD’nin Türkiye hakkında farklı bir söylem tutturmasına da yol açtı. ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz, 6 Mayıs’ta CNN TÜRK’te Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ın sorularını yanıtlarken, Türkiye’ye karşı bakış açılarının da değiştiğinin altını çiziyordu. Wolfowitz, Türkiye’nin ve özellikle de bazı kurumların ABD’yi hayal kırıklığına uğrattığını, bu kurumların başında da Türk Ordusu’nun geldiğini açıklıyordu. ABD’ye göre Ordu, “Türkiye’nin ulusal çıkarları ve ulusal stratejilerine bakacak olursanız, ABD’yi desteklemek Türkiye’nin çıkarınadır” demeli ve siyasi otoritelere daha fazla “yardımcı” olmalıydı. Wolfowitz, tüm eleştirilerinin merkezine Ordu’yu koyarak, Türkiye’nin bir bedel ödemek zorunda olduğunu ve bu bedelin sorumlusunun da Ordu olduğunu vurguluyordu. ABD, Irak saldırısının hesabını Ordu’ya çıkartıyor ABD’ye göre, Türk Ordusu Irak saldırısında ABD’nin yanında yer almayarak büyük bir hata yapmıştı. TSK, bu hatasını bir an önce kabul etmeli ve “Amerikalıların ne istediğini umursamıyoruz” demekten de vazgeçmeliydi. Üstüne üstlük, TSK’nın Kuzey Irak’taki oluşumları “şüpheyle” izlemesinin hiçbir anlamı yoktu. “Irak’taki olaylara daha duyarlı davranmalı” ve “İran ve Suriye ne olursa olsun bizim komşumuz dememeliydi.” Kısacası, Ordu, ABD’nin bölgedeki tüm sömürgeleştirme operasyonlarına, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit etse bile canla başla katılmalıydı. Ancak Ordu’nun ABD’nin bölgedeki etkinliğini sorgulaması, üzerine mim konulup geçilecek sıradan bir şey değildir. ABD, bunun yaptırımını dayatmakta gecikmeyecektir. Ordu’nun Türkiye’nin güvenliğini sağlamak üzere Kuzey Irak’ta bulundurduğu güçlerinin konumu sorgulanmakta, artık böyle bir tedbire ihtiyaç kalmadığı açıklanmaktadır. Wolfowitz’e göre, bölgede hakim olan ABD güçleri, Türkiye’nin güvenliğini sağlamakta yeterlidir ve Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’ta bağımsız hareket etmesinin zemini ortadan kalkmıştır. Türk Ordusu, General Franks’ın talimatları doğrultusunda hareket etmeye başlamalı ve bir süre sonra da güçlerini bölgeden çekmelidir. ABD askeri yetkililerinin Türk Ordusu’nun varlığından
rahatsız oldukları artık açık açık söylenmektedir. Kuzey Irak’ta bir
Kürt devletinin kurulmasını engelleyebilecek tek güç, bölgeden uzaklaştırılmak
istenmekte ve Türk-ABD ilişkilerinin geleceği bu şarta bağlanmaktadır.
İlişkilerin eskisi gibi olamayacağını belirten Wolfowitz, Türk Ordusu’nu
artık tanıyamadığını söylemektedir. ABD’nin yanında yer alması gereken
TSK, tam tersine ABD’nin bölgedeki planları üzerinde artık engelleyici
bir rol oynamaya başlamıştır. ABD düşmanına taviz vermiyor ABD’nin bu açıklamalarının ardından ikinci vuruşu ABD Ankara Büyükelçisi Robert Pearson yapıyordu. Dışişleri Bakanlığı müsteşarı Uğur Ziyal ile görüşen Pearson’ın, ilişkileri yumuşatmak adına bir adım atması beklenirken, tersine ABD’nin bu tutumunda kararlı olduğunu açıklaması pek çok soru işaretini de ortadan kaldırıyordu. Ziyal, ABD makamlarının Türkiye’ye yönelik tepkisinin endişe verici boyutlara ulaştığını söylüyor ancak aldığı yanıt bu endişeyi daha da artırıyordu. Pearson, “Türkiye’nin nereye gittiğini bilmiyoruz. Asıl Irak’taki ABD askeri makamları Türk askeri makamlarından rahatsız. Irak’taki ABD kuvvetleri Türk askeri varlıklarının tutumundan ve Kuzey Irak’taki faaliyetlerinden kuşku duyuyor.” açıklamasıyla ABD’nin geri adım atmayacağını gösteriyor, bunun üstüne Beyaz Saray’dan randevu isteyen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, red cevabıyla karşılaşıyordu. ABD, Türk Ordusu’na karşı kin besliyor ve geri adım atmaya yanaşmıyordu. Artık ilişkiler eskisi gibi olamazdı. AB de düşmanını açığa vuruyor: Kemalizm ve Türk Ordusu Bir yandan ABD’nin Ordu’ya yönelik bu saldırıları sürerken diğer yandan AB de düşman olarak Kemalizmi ve Türk Ordusu’nu gördüğünü artık açıktan açığa söylemekten çekinmiyor. Avrupa Parlamentosu gözlemcilerinden Türkiye sorumlusu Arie Oostlander, Türkiye’nin AB’ye üyeliği görüşmelerinde kullanılmak üzere hazırladığı raporunda, Türkiye’nin AB’ye girmesinin önündeki en büyük engel olarak Kemalizmi gördüğünü açıklıyordu. AB’ye göre, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki engeller Kemalist düşünce yapısından kaynaklanıyor, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve AB’ye girmesini Kemalizm engelliyordu. Oostlander, gelen yoğun tepkiler üzerine Kemalizm kelimesini raporundan çıkarmak zorunda kalıyor fakat içerik elbette değişmiyordu. Gözden geçirilmiş raporda, Türk Ordusu’nun siyaset üzerindeki etkisi eleştirilmeye devam ediliyor, gerek laiklik gerekse milliyetçilik konusunda Ordu’nun direnç göstermesinin demokratik adımların önündeki en önemli engel olduğu vurgulanıyordu. Avrupa Parlamentosu’nun onayladığı bu raporla Ordu düşmanlığı AB’nin resmi belgelerine de geçmiş bulunuyor. Avrupa Parlamentosu, Ordu’nun siyasetteki etkisini kırmak için bir dizi öneri de sunuyor, uzun vadede MGK ve RTÜK gibi kurulların kaldırılması ve Avrupa’nın demokratik kurumlarını esas alan yeni bir anayasanın bir an önce planlanması taleplerini ileri sürüyordu. MGK’nın sivilleştirilmesi ve Genelkurmay’ın etkisinin azaltılması yolundaki ilk aşamayı, MGK daimi üyelerinden Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanlarının, ancak talep olursa MGK toplantılarına katılabilmeleri, MGK’ya özel sekreterya, genel sekreter yardımcıları ve sivil üyeler atanması ve YÖK, RTÜK ve Sansür Kurulu gibi kritik kurumlara MGK tarafından atama yapılamaması gibi kararlar oluşturuyor.
Uyum Paketi’yle bölünme süreci hızlanıyor AB’nin yeni Uyum Paketi’yle Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik saldırılar hız kazanıyor. Devletin bölünmezliği aleyhine propagandayı içeren ve DEP milletvekillerinin hüküm giydiği Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesinin kaldırılması, Seçim Kanunu’ndaki değişiklikle seçimlerde Kürtçe propaganda yapma serbestliğinin getirilmesi, RTÜK Kanunu’ndaki değişiklikle TV ve radyolarda Türkçe dışında da yayın yapılabilmesi, Nüfus Kanunu’ndaki değişiklikle Türkçe dışındaki isimlerin kullanılması, Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu’ndaki değişiklikle bu eserlerin denetleme mekanizmasından MGK üyelerinin tasfiyesi, yabancı kuruluşların seçimleri izleyebilmeleri gibi maddeleri içeren Uyum Paketi, 3 Ağustos’ta geçen bölünme yasalarının ikinci paketi niteliğini taşıyor. Ordu’yu tasfiye planı Tüm bu yasalar karşısında Ordu’nun ülke bütünlüğüne yönelik bir saldırı kaygısı taşıması çok doğal. AB’nin de ülke bütünlüğünün önündeki en önemli engeli Ordu olarak belirlediğini görüyoruz. Bu yasalarla bir yandan ülkenin bölünme süreci hızlandırılırken diğer yandan da buna engel olacak güç siyasi mekanizmadan tasfiye edilmeye çalışılıyor. Ordu’yu tasfiye planına da elbette Ordu içinden
tepkiler geliyor. MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, MGK’da yapılması
düşünülen değişikliklerle ilgili, “TSK, AB’nin ülkenin birlik ve bütünlüğüne
ters düşen isteklerine engel olarak görülüyor ve bu yüzden hedef alınıyor”
yorumuyla AB’nin gerçek niyetinin ne olduğunu ortaya koyarken, Genelkurmay
Başkanı Org. Hilmi Özkök de Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmede, Batı
dayatmalarına karşı “Türkiye’nin kendi koşullarına göre düzenlenmesi
gerekir” yorumunu yapıyordu. Ordu’nun “hassasiyetleri” çok mu anormal? Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, Erdoğan’la
yaptığı görüşmede Uyum Paketi’yle ilgili TSK’nınhassasiyetlerini de
bildiriyordu: 2. Terörle Mücadele Yasası’nın 8. Maddesi ortadan kalktığı takdirde Güneydoğu’da “bir Kürt devleti kuruyoruz” denilebilir ve bunun karşılığında yasal yaptırım olamaz. Bu TSK açısından kabul edilemez bir durumdur. 3. Türkiye’nin azınlık statüsü Lozan’da belirlenmiştir. Kopenhag Kriterleri’nin 35. Maddesi’ndeki “etnik, dinsel, dilsel ayrıcalığı olan gruplar azınlıktır” tanımlaması ileride Türkiye’nin yapısı itibarıyla bir dizi sıkıntı yaratır. 4. Türkiye’nin önüne sürekli ev ödevleri konmaktadır. 3 ay sonra şu yapılsın, sonra şu yapılsın, sonra şunlar yapılsın gibi. Hatta satır arasında Ege sorunu bile gündemde tutuluyor. O zaman Türks milletinin hakkı ve hukuku ne olacak? Türkiye’yi kim yönetiyor?” Özkök ve Kılınç’ın açıklamalarına karşılık, ağır eleştirilerin başladığı bir dönemde Özkök, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’a verdiği cevapla tartışmaların amacını ortaya koyuyordu: “Kimse AB bahanesine sığınıp TSK’yı yıpratmasın.” AB’nin Kıbrıs’ta işgalci, demokrasinin önündeki en büyük engel ve Türkiye’nin gelişmemesinin baş sorumlusu olarak gösterdiği Ordu, her AB raporunda, her AB açıklamasında hedef tahtasına oturtularak sindirilmeye çalışılıyor. İttifakın üçüncü ayağı: AKP Geçtiğimiz Kasım ayında bir AB darbesiyle iktidara gelen AKP, ilk günden itibaren devlet kurumlarıyla çatışmaya başlamıştı. Türban krizi, protokol krizi, YÖK yasası derken AKP attığı her adımda Ordu’yla karşı karşıya gelmeye başladı. Son dönemde de AKP’nin artık iyice ayyuka çıkan şeriatçı kadrolaşma ve bölücülüğün önünü açan AB Uyum Yasaları’yla ilgili inatçı tavrı, Genelkurmay’ın eleştirilerine rağmen devam ediyor. Geçtiğimiz ay yapılan MGK toplantısında devlet kurumlarındaki şeriatçı kadrolaşmaya dikkat çeken Ordu, bu kadrolaşmanın rahatsız edici boyutlara ulaştığının da altını çiziyordu. Basında çıkan “Genç Subaylar rahatsız” haberlerine, “Darbe kışkırtıcıları var” diyerek karşılık veren Erdoğan, Ordu’yla hükümetin arasının “şiir gibi” olduğu çarpıtmasına yanıtı yine Özkök’ten alıyordu. “Böyle bir şey yok. TSK’da bir hiyerarşi vardır ve bir rahatsızlık varsa bu sadece genç subaylarda değil hepimizde vardır.” Bu uyarılara rağmen bildiğini okumaya devam eden AKP, Erdoğan’ın ağzından Ordu’ya mesaj vermeyi ihmal etmiyordu: “Kadrolaşma, kadrolaşma diye bağırıyorlar. Birilerinin kovanına çomak soktuk, o yüzden bağırıyorlar. Biz milletin hayrına işler yapmaya çalışıyoruz ve devam edeceğiz.” Uyum Yasaları’na gelen itirazlara ise AKP’lilerin tepkileri çok daha keskindi. Genelkurmay’ı umursamayan ve safça bir kendine güvenle hareket eden AKP, Ordu’yla cepheleşmeyi göze alabiliyordu. Org. Kılınç’ın açıklamalarına AKP cephesinden Adalet Bakanı Cemil Çiçek karşılık veriyordu; “Uyum paketi değişmeyecek. Herkes görüş bildirebilir. 8. Madde kalkacak, yabancı gözlemciler gelecek, Kürtçe yayın da bölmez.” Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de Uyum Yasaları’nı değiştirmeden geçirecekleri açıklamasını yapıyordu; “Türkiye’nin politikası AB’ye tam üye olmaktır. Tam üye olmayı kabul ettikten sonra, bize düşen sorumlulukları da yerine getireceğiz. Köklü reformlar yaptık. Meclis’ten bir reform paketi daha geçecek.” AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ise saldırıyı başka bir zemine çekmeye çalışıyordu. Devlet bütçesinden güvenliğe ayrılan payın çok yüksek olduğunu düşünen Fırat, “Siz, güvenliğiniz için bütçenin %30-40’ını ayırıyorsanız, halktan kopuk bir sistem var demektir. Siz kendinizi kimden koruyorsunuz, halktan mı koruyorsunuz?” “Arkamızda millet var. Bize bir şey olmaz!” AKP’nin öne çıkarmaya çalıştığı bu Halk-Ordu karşıtlığı fikri, aldığı inatçı tavırlarda AKP’nin temel dayanağı durumuna geldi. Erdoğan’ın Milli Görüş’ü terk ederek AKP’yi “daha merkezde” bir konuma çekmeye çalışmasında da dayanağı bu “halk desteği” oldu. Demokrat Parti’nin misyonunu benimsediklerini ve “Yeter! Söz milletin” sloganının yeniden hayata geçirileceğini savunan Erdoğan, Ordu karşıtlığını da bu temele oturtuyor. Ülkenin demokratikleşmesinin ve gelişmesinin önündeki engeli, TSK’yı, milletin desteklemeyeceği fikrine kapılan Erdoğan, tatlı hayallerden Menderes gibi uyanmaya niyetli olabilir. AKP de Demokrat Parti gibi sırtını ABD ve Avrupa’ya dayayarak Ordu’yu etkizsizleştirme politikasının bir parçası olacağını açıktan ilan ederken, aynen DP gibi “millet savunuculuğuna” soyunması şaşırtıcı değil. Türk milletinin çıkarlarının ABD ve AB ile uyumlu olduğunu ileri sürerek, Türkiye’nin bölünmesinde pay sahibi olmaya çalışmak, AKP’nin temel misyonunu da tanımlıyor. İktidar koltuğuna bir AB darbesiyle oturtulan, ilk işi Beyaz Saray’a gidip icazet almak ve ABD’nin istediği tavizleri yerine getirmek için koşturmak olan, Kıbrıs ve Ege sorunlarında AB politikalarını ve Rum tezlerini canla başla savunan AKP, AB raportörlerinin ve ABD’li gazetecilerin övgülerini almakta haksız sayılmaz. Bu raportörlerin ve gazetecilerin birleştiği ortak nokta da tabii ki Kemalizm ve Ordu düşmanlığı, Kürtçülük ve şeriatçılık. Erdoğan’ın arkamızda dediği millet ise doğal olarak ne Kemalizm ne de TSK düşmanı. Kürtçü de değil, şeriatçı da... AKP’nin her icraatının tek bir onay ve övgü mercii var. O da millet değil, ABD ve AB. Düşman: AKP-ABD-AB ittifakı AKP-ABD ve AB’nin bir araya gelmesini sağlayan bu büyük plan, Türkiye’nin bölünmesi planıdır. Bölünmeye karşı çıkan ise Ordudur. ABD-AB ittifakının programı ortada: Türkiye parçalanacak. Bunun önündeki tüm engeller ortadan kaldırılmalı. Dışarıdan ABD ve AB artık Ordu düşmanlıklarını açıklamakta sakınca görmüyorlar. İçeride ise Batının desteğiyle ayakta durmaya çalışan AKP, bu programa sonuna kadar destek veriyor. Tüm alanlarda Ordu’yu kuşatmaya ve etkisizleştirmeye çalışan ittifak, oldu-bittilerle, keskin çıkışlarla, yalanla dolanla Ordu’yu yıpratmaya çalışıyor. Bu direniş mevzisi de kırılınca, karşılarında hiçbir engel kalmayacağını hesaplayan koalisyon güçleri, vargüçleriyle Ordu’ya saldırmaya devam ediyorlar. Ordu, konumunu gözden geçiriyor Karşısında böyle bir ittifak bulan Ordu, Türkiye’nin rotasında kendisine biçilen rolü ve buna karşı alınacak tedbirleri gözden geçirmeye başlıyor. “Batı paradigmasının sorgulanması”, Türkiye’nin güvenlik ve tehdit algılamalarında da önemli değişikliklere yol açmaya başlıyor. 29 Mayıs’ta Genelkurmay 2. Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın “Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik” Sempozyumu’nda yaptığı açış konuşmasıyla, bu değişikliklerin hangi boyutlara vardığı da ortaya çıkıyordu. Büyükanıt konuşmasına, “Küreselleşmeye; gelişmiş ülkeler penceresinden bakmakla, gelişmekte olan veya gelişmeyen ülkeler penceresinden bakıldığında görüntü ve algılama aynı olmamaktadır.” sözleriyle başlayarak, uluslararası sistemin Türkiye gibi ülkelerin güvenlik anlayışlarında “güçlü ülkeler” lehine bazı dayatmalarda bulunduğunu, ancak bunun Türkiye’nin ulusal çıkarlarına paralel bir anlayış olmadığını vurguluyordu. “Acaba, güçlü ülkeler, kendi ulusal çıkarları yönünde tanımladıkları tehdit algılamalarını, güçsüz ülkelere dayatarak, o ülkelerin ulusal çıkarlarına zarar verecek yaklaşımlar içinde mi bulunuyorlar?” diye soran Büyükanıt, bu tür yaklaşımların ulusal çıkarlarla ters düşmesine rağmen, uygulama zorunluluğunun bu ülkelere zarar verdiğini açıklıyordu. Büyükanıt’ın konuşmasında bam teline bastığı yer ise, gerçekten pek çok şeyin değiştiğini gösteriyor: “Bu noktada; hayati konu, gelişmekte olan ülkelerin, savunma politikalarını güçlü ülkelerin dayattığı tehdit algılamalarına göre mi düzenleyeceği veya biraz önce arz ettiğim hususlara göre mi düzenleyeceğidir.” “Batıyla çatışabiliriz!” Büyükanıt’ın açıklamaları, Türkiye’nin tehdit algılamasının artık Batılı devletlerin dayatmaları doğrultusunda değil, kendi çıkarları doğrultusunda olacağını belirtiyor. Bu, NATO’ya girişimizle birlikte tüm güvenliğin Batı paradigması çerçevesinde sağlanması döneminin sona erdiği ve Türkiye’nin ulusal güvenliği hakkında karar alma yetkisini kendi ellerine aldığı anlamına gelmektedir. Bu, bu yönde yapılan ilk açıklama olması nedeniyle önemlidir. Ulusal güvenliği tehdit eden konular bölümünde de bir ilk gerçekleşmektedir: “Ülke çıkarları yönünde, özgün yaklaşımlar ve bu yaklaşımların stratejik sonuçları güçlü ülkelerin amaçları ile çatışabilir. Ve belki de bu kaçınılmaz hale gelebilir. Bu durumda, daha az güçlü ülkelerin, ülkelerinin yaşamsal çıkarları yönünde gösterecekleri kararlılık ve yaklaşımlar, bekaları ile doğrudan ilgilidir.” Büyükanıt, ilk defa Batıyla karşı karşıya gelebileceğimizi ve bunun bir zorunluluk olabileceğini açıklamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin devamının sağlanması için Batıyla karşı karşıya gelmeyi göze almanın, ulusal çıkarlarımız açısından kaçınılmaz bir durum olabileceğinin altını çizen Büyükanıt, TSK’nın güvenlik ve tehdit algılamalarının artık değiştiğini ve Batı kampını tehdit unsuru olarak gördüğünü açıklıyor. Ancak medya yine bu açıklamaları es geçerek manşetlere “Tek adres AB” başlıklarını taşıdı. Müthiş bir çarpıtma kampanyasıyla hem Büyükanıt hem de Ordu AB’ye girmeye en hevesli kesimmiş gibi gösterilmeye çalışıldı. Medyanın bu ABD-AB-AKP ittifakının sözcülüğü görevini üstlenmesi ve Ordu’yu yıpratma kampanyasına devam etmesinde şaşıracak bir şey yok.
“Batı teröre destek veriyor” Medyanın bunca manipülasyon çabasına rağmen, Büyükanıt’ın
açıklamalarından bir hafta sonra Genelkurmay Başkanı Org. Özkök, “İpek
Yolu-2003 General/Amiral Semineri”nin açış konuşmasında Ordu’nun AB’yle
ilgili görüşlerini açıklıyordu: Özkök’ün AB’yi teröre destek veren bir odak
olarak açıklaması Ordu vatan savunmasında Bu ittifakla Ordu arasındaki mücadele Türkiye için bir ölüm kalım mücadelesine dönüşüyor. Bir yandan vatanı parçalamak için her taraftan saldıran ABD-AB-AKP ittifakı, diğer yanda vatanı savunmak için bu ittifakın karşısına dikilen Türk Ordusu. Bugüne kadar Türkiye’nin güvenlik stratejisini Batı konseptiyle tanımlayan ve kendini bu Batı ittifakı içinde gören anlayışın değiştiğinin sinyalleri veriliyor. Ordu, düşmanın kim olduğunu, hangi ittifakları kurduklarını bildiğini açıklıyor ve bu düşmana karşı konumlanma niyetinde olduğunu belirtiyor. Bu, Türkiye’nin eskisinden farklı bir rotaya oturacağının da göstergesi. Ulusal çıkarlarını kendi inisiyatifiyle belirleyen ve bu çıkarlar doğrultusunda Batıyla karşı karşıya gelmekten çekinmeyen bir anlayış, ülkenin bekası için artık bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Bugüne kadarki bütün tanımlamaların, algılamaların değişmesi gereken bir dönemde Ordu’nun tavrı belirleyici olacak. Türkiye’nin bu değişikliğe gitmekten başka çıkış yolunun kalmadığı anlaşılmaya başlanıyor. |