| Güneş Ayas |
|
Atatürkçülük Atatürkçülük yıllar sonra yeniden, hem de gayet yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Şimdiye dek bir kez olsun köşesinde fikir tartıştığına rastlamadığımız yazarlar bile Atatürkçülüğün ne olup olmadığına dair kalem oynatıyor. İş o kadar çığrından çıktı ki, Ertuğrul Özkök’ten, Vakit gazetesi yazarlarına ve hatta İmralı’daki Apo’ya kadar herkes Atatürkçülere Atatürkçülük öğretme yarışına girmiş durumda. Şimdi bu gelişmeye sevinmeli mi yoksa üzülmeli mi? Türkiye’ye yeniden bir oSevr ve işgal tehditi dayatılırken Atatürkçülüğün yeniden gündeme gelmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ama bunca Atatürk’le alakası olmayan kişinin tutup birden Atatürkçülükle ilgilenmesinden huylanmamak da saflık olur. Çünkü dikkat edilirse tartışılan şey, Atatürkçülerin Türkiye’yi bekleyen tehlikelere nasıl direneceği falan değil, 80 yıl önce bitmiş bir tartışmadır. Atatürkçülüğün ne olup ne olmadığı tartışılmaktadır ve her nasılsa bu tartışma Atatürk’ün kurduğu ülkede ve O’nun ölümünden 65 yıl sonra yapılmaktadır. Yaşanmış bir tarihin üstü örtülerek hayali bir tartışma yürütülmektedir.
Atatürk’ün tasfiye edildiği Türkiye’de Atatürkçülük tartışması Atatürk dönemini yaşayan bir çok insan halen hayattadır ve 65 yıl bir milletin hafızası için dün gibidir. Atatürkçülüğün ne olduğu apaçık ortadadır. Ama herkesin bildiği Atatürkçülük, bugün marjinalize edilerek yerine onun tam zıddı bir ucube konulmaya çalışılmaktadır. Bu oyunun oynandığı Türkiye’de şu an içinde bulunduğumuz aşamanın adını koyalım. Bu, Atatürk’ün tasfiyesinde son aşamadır. Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve laik Türkiye, yerini Atatürk ve Atatürkçülük karşıtı bir Türkiye’ye bırakmıştır. Şeriatçı iktidar 19 Mayıs bayramına karşı bir 18 Mayıs yürüyüşüyle meydan okuyabilmektedir, aynı iktidarın Milli Eğitim Bakanı 19 Mayıs kutlamalarını kaldırmaktan söz edebilmektedir. Atatürkçü aydınlara yönelik cinayetler ve Atatürkçü gençlere yönelik cinayet girişimleri de tüm hızıyla sürmektedir. Yani bu büyük “Atatürkçülük tartışması” tam da Atatürk’ün ve Atatürkçülerin tasfiye edildiği bir döneme denk getirilmiştir. Tahrifattan ihanete, ihanetten katliama Bu noktaya nasıl geldiğimizi kısaca hatırlamakta fayda var. Atatürkçü Türkiye’den uzaklaşma Atatürk’ün ölümüyle başladı. Atatürk’ten sonra gelenler ilk önce Atatürk’ün fikirlerini tahrif etme yoluna gittiler. Atatürk’ün Batıya karşı mücadele eden tam bağımsızlıkçı ideolojisi bir çırpıda Batıcılığa ve Tanzimatçılığa dönüştürüldü. Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşları bir bir yönetimden uzaklaştırıldı. Tahrifattan bir sonraki aşama ihanetti. Atatürk’ün tam bağımsız Türkiye’si yeniden Batıya bağlandı. 60’lar ise bir yeniden Atatürkçülüğe dönüş dönemi oldu. Önce Turan Emeksizlerin yürüttüğü gençlik mücadelesi ve Ordu-gençlik el ele gerçekleşen 27 Mayıs Devrimi, ‘68... 60’lı yıllar hem Atatürkçülüğün anti-emperyalist, devrimci yönünü yeniden ortaya çıkardı hem de O’nu Türk halkının mücadele bayrağı haline getirdi. 60’larda Atatürkçülük tıpkı 1919’larda olduğu gibi bir halk hareketi oldu. Buna karşı egemen sınıflar ve Yeni Tanzimatçı güçler ikili bir planı yürürlüğe koydular. Planın bir ayağı yeniden dirilen Atatürkçü hareketi fiziken ortadan kaldırmaktı. Turan Emeksizler ve Deniz Gezmişler işte bunun için öldürüldü. Planın ikinci ayağı ise bizzat Atatürkçülük üzerinde oynanan bir oyundu. Atatürk statükocu, Batıcı bir devlet adamı olarak gösterilerek hem soldan uzaklaştırıldı hem de bu Gardrop Atatürkçülüğü hakim Atatürkçülük haline getirilmeye çalışıldı. Planın bu iki ayağı eş zamanlı olarak uygulandı ve halen de uygulanıyor. 12 Eylül ve sonrası planın her iki ayağının da en mükemmel örneğini oluşturdu. Kenan Evren Atatürkçülüğü, solu Atatürk’ten kopardı, Atatürkçülüğü görülmedik ölçüde tahrif etti ve yine gerçek Atatürkçülüğü savunanlar fiziken ortadan kaldırıldı. Muammer Aksoy’la başlayan, Uğur Mumcu’dan Kışlalı’ya uzanan operasyonun hedefi de buydu. Önce Atatürkçüleri fiziken ortadan kaldırmak, sonra da oluşan boşluğu hemen Amerikancı bir Atatürkçülükle doldurmak. Atatürkçüler sokağa dökülür 60’lardan sonra bugün Türkiye’de yeniden bir Atatürkçü uyanış var. Devrimci ve antiemperyalist fikirler temelinde bir Atatürkçü gençlik hareketi sağlam adımlarla ilerliyor. Bu uyanışın önü de aynı şekilde kesilmeye çalışılıyor. Geçtiğimiz günlerde Atatürkçü gençleri yok etmeye yönelik bir terör saldırısı yaşadık. Onunla eş zamanlı olarak başlayan Atatürkçülük tartışması da bu linç girişiminin bir devamı. Atatürkçü gençlik bu ikili plana boyun eğmediği için hedefte ve Atatürkçü gençlerden ilk istenen şey, sokağı terketmesi. 60’ların Atatürkçülüğe dönüş hareketi de sokağa çıktığı için yok edilmişti. Çünkü sokak, Atatürk’le halkın buluştuğu yerdir ve egemenlerin hiç istemediği bir şey varsa o da Atatürk’le Türk milletinin yeniden buluşmasıdır. Atatürkçülüğün özüne döndüğü ve bir halk hareketine dönüştüğü bir ülkede başlarına gelecek şeyi Atatürk’ten biliyorlar. Elbette ki hatırlayacaklar, Atatürk’ün önderliğindeki hareket bunlar gibi hainleri 150’likler listesine alıp yurtdışına sürmüştü. Bu yüzden de bu isteklerini gayet doğal karşılamak gerek. Ama asla kabul edilmeyecek olan Atatürk’ü ve Atatürkçüleri evinde uslu uslu oturan ve sokağa çıkmayan kişiler olarak göstermeleri. Atatürk’ün Samsun’da ne yaptığını bilmiyor olamazlar. Damat Ferit’in O’nu niçin derhal İstanbul’a geri çağırdığını da. Atatürk Samsun’a devlet görevlisi olarak gitmişti. Ama tüm zamanını milli dava için halkı örgütleyerek geçirdi. Atatürk’ün Samsun’da yaptığı ilk iş tüm bölgede ve gitgide tüm ülkede işgale karşı büyük mitingler örgütlemek oldu. Türkiye’nin dört bir yanında Türk milleti milliyetçi sloganlarla sokaklara dökülürken Atatürk’ün talimatıyla hareket etmişti. Hainlikte sınır tanımayan Damat Ferit ise O’nu bu gerekçeyle İstanbul’a çağırıyordu. Yani aynen bugün Atatürkçülere öğütlenildiği gibi Atatürk’e de sokağa çıkmaması, sadece görevini yapması öğütleniyordu. Bu gerçekler ortadayken Kemal Yavuz adında Türk Ordusunun emekli bir generali “Atatürkçüler sokağa dökülmez” diye yazılar yazmaya kalkarsa doğal olarak O’nun hafızasından kuşku duymaya başlamak gerekir. Çünkü bir dönem bu beyefendinin mensubu olduğu Türk Ordusu hem 27 Mayıs’ta, hem de 28 Şubat’ta sokaklara dökülen Atatürkçü gençlerle beraberdi. 27 Mayıs’ı yapan askerler “sokaklara dökülüp istibdat yıkan bir gençliğimiz var” diyerek övünürdü, 28 Şubatçılar ise Anıtkabir’e yürüyen milyonlara, yani “Silahsız Kuvvetlere” teşekkür ederdi. Şimdi ise kalkıp Atatürkçü gençlere evinde oturmaları öğütleniyor. Bu mudur Atatürk’ün gençlikten istediği? Yoksa Atatürk “Bir gün istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen vazifeye atılmak için sakın acele etme, sokağa çıkma” mı dedi? Ya “Türk gençliği rejimi ve devrimleri zayıf düşürecek bir kıpırtı, bir hareket duydu mu ‘bu milletin ordusu vardır, polisi vardır, adliyesi vardır’ demeyecektir. Hemen elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.” diyen Atatürk değil de bir başkası mıydı? Atatürk düzen karşıtıdır, devrimcidir Şimdi Atatürkçüler mücadele ettikleri için suçlanıyorlar. Hayatında Atatürk’ü ağzına almamış insanlar soruyor “Atatürkçülerin sokakta ne işi var? Atatürkçülerin kavgada ne işi var?” Bilmiyorlar mı ki Atatürk’ün ilk siyasal faaliyeti lise yıllarında gizli örgüt kurup gazete çıkartmaktır. Müdürün iyi niyeti sayesinde bir kınamayla kurtulmuştur. Harbiye’yi bitirince ise Sirkeci’de devrimi örgütlemeye gider ve tutuklanır. Sorsanıza Atatürk’ün hapiste ne işi var diye? Ya onun askerlik hayatı? Bir sürgünden bir sürgüne tüm Osmanlı topraklarını gezen de O değil mi? Daha 20’li yaşlarında Vatan ve Hürriyet adlı örgütü kurduğunda şöyle demişti: “Kahredici bir istibdata karşı ancak bir ihtilalle cevap vermek, köhneleşmiş idareyi yıkmak, hulasa devrim yapmak ve vatanı kurtarmak için hepinizi göreve çağırıyorum” Bu örgütü kurduğu yer ise sürgün yeri olan Şam’dır. Gardrop Atatürkçülerine kalırsa Atatürk balodan baloya gezen ve şık takım elbisesini üzerinden çıkarmayan bir salon adamıdır. Ama Sivas Kongresi’nde hepimizin fotoğrafını gördüğümüz takım elbiseyi başkasından ödünç aldığını ve bunun kendi bedenine bile uymadığını kimse hatırlamaz. Devrimci faaliyetler ve yokluklar içinde bir takım elbisesi bile olmayan bu liderin 8 Temmuz’da tüm görevlerinden istifa ederek profesyonel devrimciliğe başladığını; kaderini, Türk milletiyle ve yoksul Kuvayı Milliyecilerle birleştirdiğini ve tam da bu sırada boynunda bir idam fermanı taşıdığını, İngiltere ve İstanbul tarafından eşkiya ve asi ilan edildiğini çoğu kişi unutur. Dahası Atatürk “Devrimin kanunu bütün kanunların üstündedir” diyen biridir ve iktidarı elinde tuttuğu 15 yıl boyunca yaptığı şey tek kelimeyle özetlenebilir: Devrimcilik. Çünkü ondan önce ve sonra gelenler Osmanlı’nın yarı sömürge, bağımlı ve gerici toplumsal yapısıyla uzlaşmış; O ise tersine bu yapıyı yıkmak için mücadele etmiştir. Bu mücadelede emperyalizmi, kapitalizmi ve tüm sömürücü-gerici sınıfları karşısına almaktan da çekinmemiştir. Kimilerinin statükocu bir devlet adamı haline getirmeye çalıştığı Atatürk ölene kadar devrimci kalmasını bilmiştir. Mücadeleyle geçmeyen bir yılı yoktur. O’nu statükocu olarak göstermeye çalışanlar ne “Gençliğe Hitabe”den bahsedebilirler ne de “Bursa Nutku”ndan. Çünkü O öyle bir devrimcidir ki devrim eğer bir gün durursa ve yöneticiler emperyalistlerle işbirliği yaparsa Türk gençliğine gerekirse kendi devletine karşı ayaklanma çağrısı yapmaktadır. Şimdi Türkiye Atatürk’ün gençliğe hitabesinde bahsettiği koşulları yaşamaktadır. Gerçekten de iktidarı ellerinde bulunduranlar gaflet, delalet ve hıyanet içindedir, kendi çıkarlarını düşmanın çıkarlarıyla açıkça birleştirmişlerdir. Ayağa kalkmak ve sokağa dökülmek Atatürk’ün bize bıraktığı vasiyettir. Bursa Nutku’nda söylemiştir, “eğer başınıza bir iş gelirse kurtulmak için bana bile yalvarmayın” çünkü “muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur” Atatürk solcudur Atatürk ne yapmıştır? Emperyalizme karşı bir bağımsızlık savaşı vermiştir. “Bizi toptan yoketmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrin”i benimsemiştir. Devletçidir. Halkçıdır. Osmanlı’nın yarı sömürge düzenini yıkmış, Saltanatı ve Halifeliği kaldırmıştır. Yani düzeni değiştirmiş, devrim yapmıştır. “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle” özlemini savunmuş sermayenin imtiyazlandırıldığı kapitalizmi reddetmiştir. Acaba dünyada bunları yapan ve bu fikirleri savunan bir tane sağcı var mıdır? Atatürkçülük solcudur deyince cin görmüş gibi çarpılanlar dünyadan habersiz ve zır cahildir. Çünkü bu fikir platformunun tüm dünyada tek bir ismi vardır, o da solculuktur. Emekten yana, ezilenden yana olan, kapitalizme ve emperyalizme karşı mücadele eden ve düzeni değiştirmeyi hedefleyen her akım soldur. Bazıları Türkiye’de bugün rastladığı solcuları sevmeyebilir, solcuyum demek istemeyebilir ama iş bilimsel bir gerçeği itiraf etmeyi gerektiriyorsa literatürde Atatürkçülüğü tanımlayan evrensel kavram soldur. Allahın bildiğini de kuldan saklamaya lüzum yoktur. İsteyen düşünebilir. Türkiye’de Atatürkçü deyince aklınıza ilk gelen isimler arasında bir tane sağcı var mı? Ya Atatürk’ün partisi? Bugün ne kadar solcu olduğu tartışma götürür, ama geleneksel olarak CHP’nin bir sağ parti olduğunu kim söyleyebilir? Veya Atatürkçüler son on yıl içinde kaybettiğimiz ADD üyesi şehitlere baksın. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı... Hepsi solcudur. Zaten solculuk fikri de Türkiye’de Atatürk’le başlar. Atatürkçülükle solculuk birbirinden koptuğu an etkisiz hale gelir. 60’ların büyük Atatürkçü yükselişinin ve soldaki patlamanın nedeni de bu sağlam bileşim değil miydi? İşte egemenler bunu bildikleri için Atatürk’ü soldan koparmak, solu marjinalleştirmek ve Atatürk’ü “düzenin adamı” olarak göstermek gayretindedirler. Atatürk Üçüncü Dünya’nın lideridir Savundukları düzen Batıya bağlı bir düzendir. Atatürk’ün ömrü boyunca Batıyla cephe cepheye savaşması bile onun düzen karşıtlığının ve solculuğunun kanıtıdır. Ama onların en büyük gayreti Atatürk’ü Batıcı olarak göstermektir. Çünkü Atatürk’ün Batıcı olduğu yalanı kabul edildiği andan itibaren Atatürk’ün ölümünden sonra gerçekleşen tahrifat ve ihanet gizlenmiş olacaktır. Türkiye’nin bu 60 yıllık sömürgeleşme ve ihanet süreci birden Atatürkçü “çağdaş uygarlığa dönüş” olarak gizlenecektir. Bugün tüm dünya Batının sömürgeleştirme saldırısıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde ve her yerde Üçüncü Dünyacılık yükselirken Atatürk’ün antiemperyalist bir Doğu lideri oluşu en çok hedef alınan özelliktir. Türk milleti Atatürk’ü ilk Çanakkale’den tanır. Çanakkale ise İngiliz emperyalizminin tarihe gömüldüğü yerdir. Çanakkale direnişinin zaferi yalnız Rusya’da Ekim Devrimi’ni kolaylaştırmamıştır, aynı zamanda tüm dünyada bağımsızlık savaşlarını ateşlemiştir. Atatürk Hindistan’dan Mısır’a, Cezayir’den, Çin’e ve Vietnam’a bağımsızlık savaşı veren tüm milletlerin esin kaynağıdır. Yaşadığı dönem ise Üçüncü Dünyanın fiili lideridir. Yaşasaydı, şüphesiz, Tevfik Rüştü Aras’ın dediği gibi, Bandung projesinin de lideri olacaktı. Zaten daha görevinin başındayken şöyle diyordu: “Biz Batı emperyalistlerine karşı bağımsızlığımızı korumakla kalmıyoruz. Aynı zamanda Batılı emperyalistlerinin güçleri ve bilinen her vasıtası ile Türk ulusunu emperyalizme araç olarak kullanmak isteyenlere engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz. Türkiye’nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Ama müdafaa ettiği bütün mazlum milletlerin,bütün şarkın davasıdır. Ve bunu nihayetine getirinceye kadar Türkiye kendisiyle beraber olan Şark milletlerinin birlikte yürüyeceğinden emindir” Atatürk budur. Askerliğinin ilk yıllarında Batılılarla savaşmaya başlamıştır, ölene kadar da sürekli savaşmıştır. Ne yazık ki bugün Atatürk önce tahrif edildiği, sonra bu tahrifat bir ihanete dönüştürüldüğü ve son olarak da bu ihanete karşı çıkanlar hedef alındığı için karşımıza bambaşka bir Atatürk portresi koyabiliyorlar. Türk solcusu, Türk milliyetçisi kendi Atası’nı başka ülkelerin liderlerinden öğreniyor. Ne kadar acı. Atatürk yaşadığı dönemde tüm dünyaya emperyalizmin nasıl yenileceğini ve emperyalizm yenildikten sonra ülkenin nasıl çağdaşlaştırılacağını öğreten insandı. O Doğunun güneşiydi. Mazlum milletlerin ilk öğretmeniydi. Doğu ülkelerinin neredeyse tamamı Atatürk’ün değiştirdiği bir dünyada Atatürk’ün yolunda bir şeyler yapmaya başlayan liderlerle dolup taştı. Türkiye ise Atatürk’ün ölümünden sonra bu milli kurtuluş hareketlerine karşı Batıyı desteklemeyi çağdaş uygarlık ve Batıcılık diye bize yutturmaya çalıştı. Şimdi Türkiye yeniden Batıdan uzaklaşıyor. Türkiye’nin her kesiminde milli bir uyanış var. Türkiye yeniden bir Atatürkçülüğe dönüş dönemine giriyor ve bütün “Şark” gözlerini dikmiş “Doğunun Güneşi”nin yeniden doğmasını bekliyor. ABD’nin bu kadar korkması bundan, “Üçüncü dünyacılık yükseliyor derhal engelleyelim çığlıkları bundan”, Atatürkçülük üzerinde yeniden oynanmaya başlanan bu oyun bundan. Korkmakta haklılar. Bu yüzden Atatürkçüleri yok etmek için saldıracaklar. Kendi “Atatürk!”lerini piyasaya sürmek için uğraşacaklar. Türkiye’yi bölmek için, vatanı yok etmek için saldıracaklar. Ama Atatürkçüler de Atatürk nasıl davrandıysa öyle davranacak: “O takdirde Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunu kalıncaya kadar vatanı müdafaa eder; kurşunları bitince de bu aziz vücudunu bayrağına sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanını mukaddes bayrağına içire içire tek başına can verir.” O, buna and içmiştir. Atatürkçülük vatan savunmasıdır. |