![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Yunus Yılmaz Gündemde “Balyoz darbe” planı var, aynı zamanda TEKEL işçilerinin 2 aya yakın sürdüğü direniş de var. Bir tarafta Ordu cami bombalamaya kalkışmakla, diğer tarafta ise işçiler, kanunsuz eylem yapmakla itham ediliyor. Tayyip, hem halka hem de Ordu’ya karşı savaş veriyor. Tayyip’e göre “kirli oyunları hükümet açığa çıkarıyor”muş. TEKEL işçilerinin eylemi için de Tayyip, “Amaç hak arayışı değil, hükümete karşı aleni bir kampanya” diyerek, kendisini ve partisini haklı ve aynı zamanda mazlum göstermeye çalışıyor. Garip olan ise Tayyip’in bugünlerde sinirli ve gergin olması, yapılan seçim anket çalışmalarında partisinin oy oranın düşmüş olması anlaşılan canını sıkıyor. O nedenle kendisini ve partisini yine mazlum gösterme gayreti içine giriyor. Bunun için de gündeme gelen darbe iddiaları hakkında yorum yapmaktan çekinmiyor. Fakat, bu sefer durum biraz farklı. Darbe iddialarının artık suyu çıkmış durumda. Askerin camiyi bombalayacağına inanan geri zekalılar dışında, halk artık bu yalanları yutmuyor. Ama biz, “Cemalettin Kaplan militanlarının Anıtkabir ve Fatih camisine kamikaze eylemi planlarken yakalandıklarını” (Milliyet, 02.11.1998) unutmadık. O nedenle cami bombalama işini olsa olsa daha düne kadar koruyup kolladıkları Şeriatçılar yapar bu ülkede. Cami bombalamak gibi bu tarz iddialar ile komik duruma düşmeyin diyeceğiz, ama yine bundan yaklaşık üç ay öncesinde sözde meçhul bir subayın mektubuna dayanılarak “Güzin Abla cuntası” ifşa edilmişti de, bayağı gülmüştük. Sizin anlayacağınız bu tarz iddialar ile Tayyip, artık kendisini mazlum gösteremiyor ve inandırıcılığını kaybediyor. Hele TEKEL işçilerine karşı takındığı tavır ise onun bir mazlum değil, ceberrut bir diktatör olduğu izlenimi yaratıyor halkta. Daha düne kadar türbanı mazlum olduğunun bir kanıtı olarak kullanan Tayyip, TEKEL işçilerinin içindeki başörtülü kadınların bile, oraya bilerek ve kasıtlı olarak sokulduğunu iddia edebiliyor. Anlaşılan kendi silahının kendisine doğrultulduğu izlemine kapılmış Tayyip, kendi mazlum aracının, başkaları tarafından kendisine karşı kullanıldığı izlemine kapılacak kadar da histerik davranışlar gösterebiliyor çevresine.
Tayyip dün yargılanandı bugünse yargılayan “Kızım türban değil, başörtüsü takıyor.” (Hürriyet, 12.03.2002) diyerek, bir zamanlar türban ile başörtüsünün ayrımını yapmakla kalmayan Tayyip, kızının başörtüsü mağduru olduğu için Amerika’da okumak zorunda kaldığını bile iddia edebilmişti. İslamcı, dinci pozlara bürünerek, yine halkın içinden biri olduğu izlenimi vererek halkın sevgisini kazanmaya çalışıyordu. Sözde çok istediği AB yolunda bile zina konusu gündeme geldiğinde AB’ye rest çekiyordu, ama İslam ülkelerinin katıldığı D-8 zirvesinde “Gelin faizi yeniden tanımlayalım” diyerek, faizi bir nevi Hıristiyan Kalvinistler gibi helalleştirmeye çalışıyordu! Tabii bunu çok görmemek gerekiyor adam ne de olsa “ikinci peygamber”. Ayrıca çok da eleştirmemek gerekiyor ne de olsa “Tayyip’i üzmek Allah’ı üzmektir.” İşte bunca safsatanın, pohpohlamanın ve densizliğin içinde bugünlere geldiler. Fakat ilk kuruldukları yıllarda hatırlanırsa Tayyip ve diğer Refah Partisi geleneğinden gelenler hakkında birçok kaset gündeme geliyor ve zor durumda kalıyorlardı. Ama şimdilerde ise rakip olarak gördüklerinin ses kayıtları gündeme geliyor. Dün yargılanan konumundaydılar, bugün ise yargılayan konumundalar. Ordu’nun kendilerini darbe yoluyla düşürme yoluna girdiğini iddia ediyorlar. Ama diğer taraftan Mahmur Kampı’ndan gelen PKK’lılara göstermiş oldukları hoşgörüyü, bu ülkeye yıllarca hizmet etmiş, canını ortaya koymuş askere göstermiyorlar. Bu ülkenin emekçilerine, işçilerine ise hiç göstermiyorlar. Böylece AKP’nin foyası ortaya çıkıyor. Çünkü, Tayyip’in işçi, emekçi kesimden aldığı oy belli, Ordu’nun AKP’ye tavrı da belli! Kendisinden olmayana hiç de demokratça yaklaşmayan, demokrasi düşmanı, faşist AKP’nin aslında bir anlamda demokrat olduğu doğrudur. Ancak onlar sadece ve sadece sokakta araba yakanlara, insanları yakarak öldürenlere, askere kurşun sıkanlara demokrattır. Hatta bölücübaşı katil Apo’ya olduğundan fazla demokrattırlar. Bugünlerde adı kendisine suikast düzenleneceği iddiasıyla gündeme gelen Arınç ise “DTP’ye PKK’lı ve yahut da İmralı’yla bağlantılı bir siyasi örgüt gözüyle bakanlar olabilir ama bu bence yanlıştır. Çünkü, DTP parlamentoda siyaset yapan bir partidir” diyerek, PKK ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle Anayasa mahkemesince kapatılan DTP’yi savunma gereği duyuyordu. Yine bundan yaklaşık 8 yıl önce, AKP’nin henüz iktidara gelmediği günlerde Arınç: “Apo’yu asamazsınız”(Milliyet, 02.08. 2002) diyerek, Apo’nun savunuculuğuna soyunuyordu. Hem muhalefeti Apo’yu asmadınız diye eleştir; hem de Apo’yu asamazsınız, astırmayız diyerek Apo savunuculuğu yap. Bunu o dönem sadece Arınç yapmıyordu. Başlarındaki Tayyip de iktidar olmadan önce şöyle demişti: “İdamın kaldırılmasına, Anayasa’ya af yasağı konulursa destek veririz.” (Milliyet, 11.06.2002) Tayyip, işçi, emekçi düşmanı Tekel işçilerine ceberrut, Mahmur Kampı’ndan gelen PKK’lılara hoşgörüyle yaklaşanların çelişkileri bunlar. Demek ki, bu ülkede itibar görmek için; araba yakmak, insanları yakarak öldürmek, askere ise kurşun sıkmak gerekiyormuş. Bir zamanlar işçi eylemine katılmış Tayyip, şimdilerde ise “ayaklar baş olmamalı” diyor. Bursa’nın Karacabey ilçesinde taban fiyatlarının artırılması için pankart açan üreticilere “Durmadan hep ver demek yok. Bedava mazot veriyoruz. Bunu konuşmuyorsunuz.” diye çıkışabiliyordu. Yine Erzurum’da çiftçinin hali ne olacak diye soran bir vatandaşa Tayyip: “Mazot desteği almıyor musun? Bir de hâlâ ‘Çiftçi ne olacak’ diyorsun. Yahu bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?” (Cumhuriyet, 29.11.2004) diyerek yine çıkışmaktan kendini alamıyordu. Afyon mitinginde ise mazotun pahalılığından yakınan bir kadını, “Oldu olacak yemeği de ağzınıza biz koyalım.” (Cumhuriyet, 05.03.2004) diye azarlayabilmişti. Bir çiftçiye “Lan… Ananı da al git” dediğini de unutmadık. Tüm bu sözler bile Tayyip’in aslında halk düşmanı olduğunu ispatlamaya yeter de artar bile. Ya askerlik görevini yerine getirirken şehit düşen vatandaşlarımızın ailesine karşı takındığı tavırları unuttuk mu? Şehit asteğmen Zeki Burak Okay’ın annesi Neriman Okay’ı telefonla aramama gerekçesini açıklarken: “Baktım ki, televizyondaki açıklamalar, komutanların yakasına sarılmalar. Şimdi telefonda aynı durumla ben de karşılaşırsam bunu mu dinleyeceğim yani?” diyerek kendisine haklı gerekçe bulmaya çalışıyordu. Zaten “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” diyen, yine şehitlerimiz için “kelle” ifadesini kullanan birinden de fazla bir şey beklenmemelidir. Canını ortaya koyup şehit veya gazi olan asker emekçilerimiz ile işçi, köylü, emekliye; yine memura % 5 zammı bile çok gören Tayyip’in aslında tam bir işçi, emekçi özetle halk düşmanı olduğu apaçık ortadadır. Bunlara rağmen neden Tayyip ile uzlaşma yolunu seçiyoruz ki? Hele işçi sınıfı neden uzlaşmak ister onu hiç anlamış değiliz. Faizi bile helal etmeye niyetlenmiş(!) Tayyip’in ve partisi AKP’nin “Kapitalizme alternatif ekonomi rejimi yoktur” (Cumhuriyet, 31.07. 2001) raporuna karşın; kapitalizmi şiar edinmiş bir parti ile uzlaşmak Türk işçi sınıfına yakışır mı? Sendikalar milliyetçi olmalıdır Bir de bunların yanında Türk işçi sınıfının kurtulması gerekenlerin başında sendikalar vardır. Türk-İş veya DİSK gibi sendikalarımızın; eskiden olduğu gibi işçi sınıfının davasını savunan, ayrıca memleket davasını da savunan sendikalar olmadığı gerçeğini görmemiz gerekiyor. “Günümüzün en acil görevi MC’nin yerine emekçiden yana ulusal ve demokratik bir yönetimin alması, sendikal hareketin ve işverenlerin saldırılarına karşı tüm ilerici ve özgürlükten yana güç ve eylem birliğini gerçekleştirmektir” (Milliyet, 08.09. 1976) diyerek Ulusal Demokrasi Cephesi kurmak isteyen Kemal Türkler bugün artık DİSK’in başında yoktur. O nedenle bugünkü DİSK, Kemal Türkler’lerin Kemal Sülker’lerin DİSK’i değildir. “Bugün bence toplumun Türk işçisinin mutluluğunu hedef alan sol ekonomik görüş milliyetçiliğin ta kendisidir.” (Milliyet, 07.02.1974) diyen Halil Tunç’un Türk-İş’i ise bugünkü Türk-İş ile uzaktan yakından bağlantısı yoktur. O zamanın devrimci sendikaları ulusal bütünlükten yana olup, sağa milliyetçilik dersi veriyordu. DİSK paralelindeki Dev-İş’in başkanı Hasan Sarıca o günlerde “Amerikan dolarları ile yaşayanlarla onlara sırt verenler işçi sınıfımıza milliyetçilik dersi veremez, İngiliz üslerini Türk toplumunun teminatı olarak gördüklerini, daha dün denecek kadar yakın bir geçmişte söylemekten çekinmeyenler ise hiç veremez.” (Milliyet, 27.03.1977) diyordu. Bu tarz anlayış şimdiki sendikacılarımızda mevcut mudur? Tabii ki hayır. Türk işçi sınıfı neden güçlenemediğinin nedenini burada aramak gerekiyor. Doğru, sağlam bir milliyetçi tutumu olmayan bir sendikanın doğru ve sağlam bir antiemperyalist, antikapitalist bir tavrı da olamaz. Fakat 80 öncesi bu tutum sendikalarımızda mevcuttu. Ve onlar topyekun 80 öncesi sağın bölücülüğüne karşı doğru tutum takınıyor ve o zamanın “Başbakan yardımcısı Türkeş’in gelişinden önce, komandolar, sokak sokak dolaşıp, savulun Türkler geliyor, diye bir Türk şehrinde bir işgal kuvveti çalımı yaptılar, sanki orada Türkler ve Türk olmayanlar varmış gibi açıktan bölücülük yaptılar… Oysa biz ne yaptık?... Ayrı mezheplerin bulunduğu yerde birlik savunduk… ‘Halklar’ denilen yerde, “Türkiye’de halklar yoktur, halk vardır.” (Milliyet, 29.06.1975) dedik diyen Ecevit’i destekliyorlardı. Bugün bırakın artık solda gerçek anlamda milliyetçi bir sol parti olmadığı gibi; milliyetçi bir sendika da mevcut değildir. İşte Türk işçi sınıfının kaybı buradadır. Sendikalar Atatürkçü olmalı Oysa Türkiye’ye hem ulusal anlamda, hem de sınıfsal anlamda antiemperyalist tavır alan bir işçi sınıfı yakışmaktadır. Oysa bugün ne böyle bir parti ne de sendika mevcuttur. Bugün Türk Solu çıkmazdan kurtulmak istiyorsa 60’lı yıllardaki tutumuna geri dönmelidir. Bakınız 80 öncesi Ecevit’in yanında Enerji bakanlığı yapan Deniz Baykal, “madenleri devletleştireceğiz” (Hürriyet, 26.02.1978) diyordu. Aradan 32 yıl geçmiş acaba şimdiki sosyal demokrat Baykal, bunu tekrar söyleyebilir mi? Tabii ki söyleyemez, devir artık liberal söylemler söylemeyi gerektiriyor! İşte Türk solu da, Türk işçi sınıfı da yine burada kaybediyor. Ulusal anlamda tavır alamayan şimdiki işçi sınıfı, kapitalistlere karşı sınıfsal tavırda alamamaktadır. Hatanın en büyüğü ise proletaryanın (işçinin) emeğini sömüren burjuva ile işçinin anlaşma yolunu tutması gerçeğidir. Oysa dün olduğu gibi bugünlerde de devrimci geçinenler Atatürk’ün iktisat anlayışını burjuva anlayışı, diye beğenmezlik ediyorlar. Halbuki Atatürk daha Kurtuluş Savaşının başında şöyle diyordu: “Üretim ve üretim va-sıtaları bireysel vasfı kaybederek ortak olmaktadır. Fakat onların mülkiyeti bu gelişmeye tabi olarak ortak olmamış, bireysel ve kişisel kalmıştır. Cihan inkılabı işte bu son gayri tabilikten çıktı… Bu ihtilalin müdafaa ettiği dava şudur: Üretim ve üretim vasıtalarını gelişme ortak bir hale getirdi. Bu ortak mesai ve teşkilatın menfaati de ortak olmalı, şahsi olmamalıdır. Hiç şüphe yoktur ki bu dava haklıdır. Çünkü üretim müesseselerinin şahıslar elinde kalması, makineler sayesinde çoğalması lazım gelen refahı akamete uğratıyor Fabrikatörler çoğunlukla insanlığa faydalı olan şeyleri değil, çok para eden maddeleri üretmeye çalışıyorlar…” (Hakimiyet-i Milliye gazetesi, 1921) Atatürk bu şekilde burjuvanın, kapitalistlerin sömüren bir sınıf olduğu gerçeğinin altını çizerken siz, sözde proleter devrimciler kapitalistlerle anlaşma yolunu tuttunuz. Bu sözler bile Atatürk’ün sizden, daha solcu olduğunu ispatlamaya yeterken, sizler, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü beğenmezlik ettiniz. Oysa Atatürkçülük sosyalizmin ta kendisidir. O nedenle bu davaya asıl ihanet edenler “işçi sınıfı, devrimin öncü sınıfıdır” diye ortaya çıkıp, Kemalistler ve proleter devrimci ayrımına giden zihniyettekiler olmuştur. Yine çok devrimci olduğunu, devrimci çalımı atarak göstermeye çalışan sözde devrimci bozuntuları yüzünden olmuştur ki, zaten dünün eski Marksist-Leninist dönekleri de köşelerinde şimdi Tayyip’e destek veriyorlar. Oysa namuslu bir demokrat, namuslu bir devrimci nasıl olmalıydı? “Namuslu bir demokrat, özgürlükçüdür. Namuslu bir demokrat, eşitlikçidir… Namuslu bir demokrat, feodal boyunduruktan kurtulma yolundaki mücadeleye bütün gücüyle katılır. Namuslu bir demokrat, yurtseverdir, milliyetçidir, ‘Ulusal bağımsızlık’ ilkesini her koşul altında savunur. Namuslu bir demokrat, isteklerini çekinmeksizin, dobra dobra, heyecanla, hatta edebi anlatım niteliği kazanacak bir üslupla ortaya koyar.” (Ahmet Say, Türk Solu, sayı: 76, 29 Nisan 1969) olmalıdır. Oysa bu vasıfların hiçbiri şimdiki sözde devrimcilerimiz de mevcut değildir. Türk işçi sınıfı bu nedenle iş, emek davasından önce bu memlekette milli bağımsızlık derdine düşmelidir. 70’lerde olduğu gibi tekrar “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” şiarı ile ortaya çıkmalıdır. 60’lı yılların Türkiye’si bağımsız değildi, 2000’li yılların Türkiye’si de bağımsız değildir, 60’lı yılların Türkiye’si Amerikan emperyalizmi ve onların yerli işbirlikçileri altında sömürülmekteydi bugün de Türkiye Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri tarafından sömürülmektedir. Peki, şimdi işçi ve solcu kesim bu gerçeği göremiyor mu, yoksa bu gerçeği görmek işine mi gelmiyor? İşte bu nedenle... Ey Türk Solu titre ve özüne dön!
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||