![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Tevfik Kaymaz Ülkemizde bu şekildeki süreçler daha önce de yaşanmış ama oluşan her yeni çıkış, bir süre sonunda birçok toplumsal denge unsurunun zorlaması ile yerini çöküş ve kokuşmaya bırakmıştır. Kısacası Atatürk devrimleri ile başlayan toplumsal yükseliş Atatürk’ün ölümünden sonra dalgalı inişli çıkışlı ama hep aşağı yönde bir seyir izlemiş bizi bu günlere getirmiş durumda. Geldiğimiz noktadan daha da ileri bir dip var mıdır? Sorusunun cevabı elbette ki “evet”tir. Son dönem bizi bekleyen yeni dipler ile ilgili o kadar çok düşünce ve öngörüler ürettik ki, artık bulunduğumuz yerden nasıl bir çıkış yapılacağı konusunu konuşacak enerji bulamaz olduk. Yani olumsuz anlamda daha neler olabileceği konusunda herkes her şeyi biliyor ya da tahmin edebiliyor diyebilecek durumdayız. Ama çıkışa dair her çözüm girişimi bir noktada mevcut kokuşmuş, gerici statik, dengelere toslayıp yozlaşıyor. Herkes bu süreçten çıkışın ancak Mustafa Kemal Atatürk’ ün işe başladığı yerden yani “Tüm milli güçleri aynı istikamette seferber etmekten” geçtiğini de çok iyi biliyor. Hiçbir şey yapmadan seyirci kalındığında ulusu ve vatanı bekleyen geleceğin ne kadar vahim olduğunu bildiğimiz kadar ulusal birliğimizi sağlamadan bu işlerin içinden çıkamayacağımızı da biliyoruz. Her girişimin önü bir şekilde ya beceriksiz insanlar tarafından, ya geçmiş süreçlerden kalan kin ve öfkelerin etkisinden ya da bizzat işbirlikçi hainlerin gizlice yürüttüğü faaliyetlerden dolayı kesiliyor ve ortaya konan çaba yarım yamalak şekilde başarısız olarak kalıyor. Bu durumda her girişim yeni bir bölünme getiriyor demek gibi kötümser bir bakış açısının yanında belki her çaba ülkemizin geleceği için mevcut sorunlara karşı oluşmakta olan çözüm kümesini genişletiyor diye iyimser de düşünebiliriz. Burada “işbirlikçi hainler” gibi iddialı bir söz sarfetmiş olmamız belki bu işbirlikçilik kavramını daha kolay anlaşılır bir şekle sokmamızı da zorunlu kılıyor. Türkiye’de emperyalizm ile işbirlikçilik geniş bir anlayışla ele alınmak zorunda. Türkiye siyaseti tümden işbirlikçi bir çizgi izliyor. Vatan savunmasının ve vatanseverliğin sağı solu olmayacağı gibi işbirlikçiliğin, vatan hainliğinin de sağı solu yok. Örneğin bugün komprador işbirlikçi sol gibi bir kavramdan söz ediyoruz. Bunlar günü açmayan politikalarla gırtlaklarına kadar ihanete batmış durumda olanlar. Dünyada sosyalist bir bloğun var olduğu tarihlerden kalma “Emepryalizme darbe vuran her ulusal bağımsızlık hareketi ilericidir,” “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı vardır.” sloganları, nasıl oluyor evirilip çeviriliyor ise ülkemizde bir şekilde “Türkiye Cumhuriyeti’ne darbe vuran her hareket iyi bir şeydir” şekline sokuluyor. Birçokları alttan alta taraftarlarına hep bunu algılatıyor. Eğer bunların “darbeleri” karşısında yıkılırsa cumhuriyetin yerine neyin kurulacağı ise açıkçası hiçbirinin, hiç kimsenin umurunda değil. Türkiye Cumhuriyeti ola ki başarırlar da yıkılırsa yerine gelecek olan eski Yugoslavya topraklarının yeni hali gibi aralarındaki sınırlar, tel örgüler giderek artacak paramparça coğrafi bir bölgeden başka bir şey değildir. Evrensel anlamda sol ütopyanın bir yanı sınıfların olmadığı bir toplum olduğu gibi, bir yanı da sınırların olmadığı bir dünyadır. Sol, ulusların kaderini kurtarmak söylemini düzenbazca kullanarak ülkeleri bölmek, insanların arasına yeni sınırlar, tel örgüler koydurtmak değildir. “İşte Sol emperyalizmle işbirliği içinde olur mu yahu?” diyen solcu okurlarımız varsa onlara anlatmak istediğimiz de budur. Bu durumda işbirlikçi sağdan da burada söz etmemiz gerekecek azgelişmiş demokrasimiz yani Ali Cengiz demokrasisi içerisinde emperyalizme hizmet etmenin yolları birden fazla tabii ki. Muhafazakar milliyetçi diye tanımladığımız kesimler var ülkemizde. Bunarın büyük bölümü ya milliyetçi söylemin ağır bastığı ya da İslamcı söylemin ağır bastığı partilere oy verirler. Merkez sağ kavramı karmaşıklaşıp yok olmadan önce büyük bir bölümü de merkez sağ partilere oy verirlerdi. Elli yılı aşkında bu tür partilerin hemen hemen kesintisiz iktidarda olduğunu biliyorsak bugün durumumuza baktığımızda bunların üst düzeyde işbirlikçiliği hakkında fazla söze gerek kalmaz. Ama bu partilere bu oyları verenlerin de yürekleri, tıpkı antiemperyalist, ulusalcı, milliyetçi solcu vs. vs... dediğimiz kesimler gibi vatan ve ulus sevgisi ile çarpmaz mı? Elbette çarpar. Onlar da, sağ partilere oy verenler de, karşılarında tüm ulusa vatana zarar veren elle tutulur net bir düşman bulsalar “Allahuekber” diyerek üzerine koşarlar. Maalesef düşman eski savaşlarda olduğu gibi karşı siperde ete kemiğe bürünmüş bir düşman değil. İçimizde. Bu durumda geriye sadece şunu söylemek kalıyor. Sağın da solun da içerisinden işbirlikçi, günübirlik çıkarlar uğruna vatanına ulusuna zarar veren hainleri çıkarttığımız zaman geriye tek bir şey kalır gerçekte. Bunun adı da Kuvayı Milliye yani Milli Kuvvetlerdir. Bizlerin Atatürk’ten kısa bir süre sonra kaybettiğimiz, bugüne kadar bir türlü yeniden bulamadığımız “Ruh” budur. Batıya fazlaca öykünmeci zihniyet bir çok Ali Cengiz oyununu hep demokrasi adı altında bizlere yutturmuş ulusu illa ki bir yolunu bulup birbiriyle kavga ettirmiştir. Ulusal bağımsızlığımızı geliştirecek insanımızın yaşam standardını yükseltmek için üzerinde gidilecek yürünecek gerçek çelişkiler sorunlar hep perdelenmekte, yerine yapay sorunlar, çelişkiler üretilerek halkın gündemine oturtulmaktadır. İşte bu yapmacık çelişkileri üretip halkı kavga ettiren sofistler, akıl satıp para kazanan sömürücüler, sahtekarca eytişimsel özdekçilik oynayanlar ihanetin gerçek merkezidir. Mesela nedir? Başörtüsünün, Müslümanlığın karşıtı laikliktir. Laiklik ise dinin baş düşmanıdır gibi. Yahut da tersten bakalım, her türden dinsel olgu laikliğe karşı tehlikedir gibi... Türk’ün karşıtı düşmanı krüT’tür (Yazım hatası değil krüT) gibi ulusu birbirine kırdırtan yapma çelişkilerle gerçek olmayan sorunlarla ya da asli olmayan tali çelişkilerle oyalayıp gerçeğin önüne bir perde konmaktadır. Bu nasıl mı başlamıştır? Çok soyut, kolay anlaşılır bir örnekle izah edelim. Kabul ederiz ki, Milli Mücadele Kurtuluş Savaşı ile birlikte sona ermemiştir ve halen de devam etmektedir. Bu mücadele içerisinde homojen olmayan birçok unsuru bir arada tutmak zorunda olan bir anlayıştır. Kopma şurda başlar. Hikayeleyelim: Ata’nın ölümünden sonraki kuşakta gerçekte, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin çocukları olan iki ya da belki ikiden fazla çocuk pek iyi geçinememektedirler. Zaten Atatürk sağ iken de rahat durmamaktadırlar. Biri çıkar diğerlerini alt etmek ister. Bunu yaparken de rakiplerini kendi özgücüyle alt etmeyi başaramayacağının farkındadır. Gidip dünyanın başka bir yerinden kendine bir “ağabey” bulur ve onun yardımıyla diğer çocukları yenebileceğini sanar. Eh sonra ne mi olur? Öbür çocuklar da bu çocuk ve “ağabeyi”nin karşısında çelimsiz kaldıklarını düşünerek hemen kendilerine dünyanın başka yerlerinden başka “ağabeyler” bulurlar. Aslında çok da aramazlar bu abilerin uzantıları zaten yakınlarında bi yerlerde Ata’nın onları hapsettiği “Truva atı” denen bir şeyin içerisinde onların gelip kapılarını açmasını beklemektedirler. Eh bu aşamadan sonra da ortada bu çocukların (kardeşlerin) birlik olup ülkeyi çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarma çabası yerini o koca ağabeylerin tepişmesi ortamına bırakır. Bu ağabeylerin kucağında, koruması altında yapılan siyasetin hiçbir türü diğerinden daha masum değildir. Bu anlamda Suudi Arap, Alman, Rus, ‹ngiliz, Amerikan, İsrailli... vs. ağabeylere biat eden ülkede onların çıkarlarına göre yaşayanların hiçbiri diğerinden daha masum değildir. Hepsi bu topraklar üzerinde yaşamakta olan tarih boyu hep devletini kutsal bilip halen mevcut demokrasi içinde bile devleti için kul gibi yaşayan, “gerçek masum” olan yoksul halkın hakkını yemektedir. Yabancılara yedirmektedir. İşte ülkemizde demokrasinin bugüne gelen ve halen de devam eden hikayesi. Belki çok eksik, yeterli değil ama en kısa, en basit ve kestirme anlatımı. Şimdi herkes o üvey ağabeyleriyle vedalaşıp Kuvayı Milliye ruhunu yeniden kuşanmak öz kardeşleri ile sırt sırta mücadele etmek yahut da; o üvey ağabeyleriyle işbirliğine devam edip ülkeyi üvey ağabeyleri arasında bölüştürmeyi taksim etmeyi tamamlamak konusunda karar vermeli. Bu kararı verenler için tek bir ideolojik kavram vardır artık. O da Kuvayı Milliye’dir. Anlaşılması gerekip de bir türlü kimseye anlatmayı başaramadığımız, bunu başarmak yolunda Uğur Mumcu gibi bir çok öz ağabeylerimizin hayatını verdiği, kimilerininse ölmeyi bile başaramayıp rezil olduğu olay bu değil midir? Ya Çözüm? Soluduğumuz atmosfer, kara bulutlar ve ak bulutlar için dev bir çözüm kümesidir. Ne zaman ki bulutlar enejilerini boşaltmak için çarpışırlar da, şimşek çakarsa, o zaman, yıldırım atmosfer içindeki, en doğru çözüm yolunu izleyerek, en kısa sürede, en doğru yere düşer ve yağmur başlar. Bizler yıldırımlar yaratan bir milletin çocuklarıyız.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||