|
40’lı yıllar deyince Benim için öteden beri bir tutku olmuştu 1940’lı yıllar. Bugünü anlamak için dünü iyi bilmenin gerektiğinin bilincindeydim. Ama hangi dünü daha iyi kavramalıydık ki yolumuzu aydınlatsın? Tarihin derinliklerine gitmeye gerek yoktu; bugün yaşadığımız sorunların kaynağını yakın tarihte aramalıydık. Ama “yakın tarih” demek sorunu çözmüyordu. Uzaktan yakına doğru gelirsek, üzerinde yaşadığımız toprakların en eski tarihlerini ya da Selçuklu, Osmanlı gibi eski tarihlerini bir yana bırakmalı, Cumhuriyet’te demir atmalıydık bu birincisi; ikincisi ise, yakından uzağa doğru gitmeliydik. AKP iktidarı mıydı yaşadığımız sorunların kaynağı, 2000’li yıllar mıydı? DYP’nin sarışınının, “Susurluk”unun, “yeni vizyonlar” açan ANAP’ın yaptıkları mıydı; biraz daha geri gidersek 12 Eylül mü getirmişti bizi bu noktaya? 1990’lar, 1980’ler miydi? Daha gerilerde kalan 12 Mart Muhtırası ve önünden ardından gelen yönetimlerde -AP iktidarlarında, “Milliyetçi Cephe”lerde- miydi sorumluluk? Taylan Özgür’lerle, Vedat Demircioğulları’yla başlayan devrimci öğrenci cinayetleriyle mi başlamıştı her şey? Deniz’lerin idamıyla, Mahir’lerin öldürülmesiyle mi? “Maraş katliamı”yla mı, “1 Mayıs 1977 katliamı”yla mı, “Kanlı Pazar”la mı? 1960’ların sonundan beri süren, onlarca aydını ve yüzlerce genci yok eden siyasal cinayetlerle mi? “Sivas katliamı”yla mı gelmiştik bugünlere,? “Hizbullah” cinayetleriyle mi? Yoksa daha öncesindeki “Türkiye küçük Amerika olacak.” diyen DP iktidarıyla mı, 1950’lerle mi gelmiştik bugünlere? Bunların tümünün de payı vardı, hiçbir şey birdenbire olmamıştı, ama öncesi vardı ve tekrar başa dönüyordum. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının toprağımıza bağışladığı Ulusal Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki Cumhuriyet’in hilafeti kaldıran, saltanatı yok eden, devlete ve halka dinin egemenliği yerine ulusun egemenliğini asıl alan yönetimlerinin getirdiği bağımsızlığın, çağdaşlığın, ulusal politikaların ve aydınlığın bugün yaşadığımız sorunlara yol açmasının olanağı yoktu. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra ne oldu ülkemizde, onun partisi CHP’ye ne oldu ve Demokrat Parti nasıl kurulup, nasıl iktidara geldi öyleyse? Bu soru kafamı kurcalayıp durdu ve bu dönem Türkiyesi’nde yaşanan olayları öğrenmeye çalıştım. 1940’lı yıllarda odaklandım ve o yılların olaylarının bugünleri anlamamızda asıl ipuçlarını içerdiğini düşündüm. O yılların dünyasının ve Türkiye’sinin önemli olaylarına ve kişilerine, yaptıklarına, o dönemde yaşananlara ve yazılanlara, o dönemlerle ilgili yapıtlara özel bir ilgi duydum. İkinci Dünya Savaşı, Nazi kampları, Hiroşima ve Nagazaki, dünyanın yeniden paylaşımı, soğuk savaş politikaları, ABD emperyalizmi gibi evrensel ve Toprak Reformu, Köy Enstitüleri, Halkevleri, çok partili yaşama geçiş, ikili antlaşmalar, sol düşmanlığı gibi yaşanmışlıklardan, Nâzım Hikmet, Hasan-Âli Yücel, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Mehmet Ali Aybar, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, “Acılı Kuşak” ya da “Fedailer Mangası” denilen “40 Kuşağı”ndan kişilerin yaşamlarından sonuçlar çıkarılabilirdi ve bunları öğrenmeye çalıştım. Bu öğrenme sürecimde bana en anlamlı yardımlar usta yazarlarımızdan geldi. Bu yıllarla ilgili okuduğum kitaplarla düşüncelerim berraklaşmaya başladı. Şükran Kurdakul, Aziz Nesin Aydınlığı, Fedailer Mangası, Yine de İyimser, Dil Kaleminin Enstitüsü, Aydınlığın Ustaları, Aydınlıklar Önümüzde adlı kitaplarım ve hazırladığım yeni yapıtlar bu okumalarımın ürünüdür ve bunlarda bu dönemle ilgili arayışlarım, saptamalarım yer aldı. 1940’lı yılları, aydınlık yılları olarak da değerlendirmek olanaklıydı, karanlık yılları olarak da. Çünkü bu yıllarda bir yandan Cumhuriyet’in devrimci atılımları sürüyordu; Halkevleri canlıydı, Köy Enstitüleri açılmıştı, özellikle kültür, dil, edebiyat alanında dev adımlar atılmıştı. Bir de öbür yanı vardı tarihimizin ve aynı yıllarda birçok karanlık olay yaşanmıştı. Bu yıllar, aynı zamanda “soğuk savaş” politikalarıyla gelen sol düşmanlığı, ikili antlaşmalarla gelen bağımsızlığın yaralanması, Dünya Bankası ve IMF gibi finans kuruluşlarıyla başlayan ilişkilerin getirdiği dışa bağımlılığın ve borç bataklığının başladığı yıllardı. 1940’lı yıllara “Toprak reformu” ve “Köy Enstitüleri” uygulamaları ışığında yaklaşmanın en doğru yöntem olduğunu, ancak böyle yaklaşılabilirse bugün yaşadığımız açmazın, bugünü anlamamızın anahtarını bulabilirdik ve anahtar olanca netliğiyle birçok yapıtla veriliyordu bize. 1940’lı yıllar aydınlatılınca, yaşamakta olduğumuz çaresizliklerin, bağımsızlığımızı adım adım yitirişimizin, dış borç bataklığında çırpınışımızın, demokrasi olmayan çok partili yaşamın, yıllar boyunca sol düşüncenin her çeşidine kan kusturuluşun, irticanın ve bağnazlığın iktidarı alacak ölçüde yeşermesinin, çeteleşmenin, yoksullaşmanın, ulusal onurumuzun yok edilişinin temellerinin nasıl atıldığını öğreniyoruz. Öğrenmek ve aydınlanmak için, özellikle Attilâ İlhan’ın (Hangi Sol, Faşizmin Ayak Sesleri , Hangi Sağ, Gerçekçilik Savaşı, Hangi Edebiyat, Bir Sap Kırmızı Karanfil, Ufkun Arkasını Görebilmek), Yalçın Küçük’ün (Türkiye Üzerine Tezler, Aydın Üzerine Tezler), Çetin Yetkin’in (Karşı Devrim 1945-1950), Uğur Mumcu’nun (40’ların Cadı Kazanı), Necdet Ekinci’nin (Sanayileşme ve Uluslaşma Sürecinde Toprak Reformundan Köy Enstitüleri’ne 1923-1950) dönemle ilgili yapıtlarını öneririm. |