| Gökçe Fırat |
|
Sevr Batının üç asırlık idealidir Şimdi bakın 1923 senesinin 20 Ocak tarihinde New York Times gazetesinde Henry Morgentau ne demiş? “ 400 yıldır Türkleri Avrupa’dan kovmak için çaba harcayan Avrupalılar için Lozan çok acı bir ders olmuştur. Türklerin Avrupa’dan kovulması şöyle dursun, Avrupalıların Türkiye’den kovulacağı anlaşılmaktadır. Türkiye’de bugüne dek soykırımlar bilinçli olarak yapılmıştır. Türklerin amacı toprakları üzerinde yaşayan azınlıkları ortadan kaldırmaktır. İngiltere, geçtiğimiz sonbaharda Türklerin Avrupa’ya geçmelerine engel olarak dünyaya büyük bir iyilik yapmıştır. Türkleri yola getirmenin tek yolu onlara karşı silaha başvurmaktır. Çünkü bu millet yalnız ve yalnız zorbalıktan anlamaktadır.” Bundan sonraki merakım ve çalışmalarım ve daha sonraki Avrupa seyahatlerinde asıl amacım “bunların asıl amacı ne?”yi araştırmak olmuştur.Yavaş yavaş ortaya şöyle bir gerçek çıkıyor ki bunu Türkiye’de vasıfsız liseyi doğru dürüst okumuş (şimdiki liseleri bilemem) herhangi birisi rahatlıkla bulabilir. Dikkat ederseniz Avrupa tarihinin son dört yüzyılı Osmanlı’yı itmekle geçti. Osmanlı aşağı yukarı yüzelli sene içerisinde Viyana’ya kadar gider. Ama Viyana’dan geriye doğru gelmesi çok zor olmuştur. Kolay başaramamışlardır, çok uğraşmışlardır, bir çok savaşlar olmuştur. Fakat ancak iki üç asırda ideallerine kavuşmuşlardır. Bu ideal Sevr anlaşmasıdır. Nitekim, Morgenthau şunu söylüyor; “Nihayet başarmışlardı” diyor, “Fakat olmadı”. Evet olmuyor. Türkiye yeniden bir bâsu bâd-el mevt yaşamaya başlıyor, ve Türkler kurtuluyorlar. Jean- Paul Roux “Türk Tarihi”ni yazmış bir Fransız. O kitabın içinde bunun altını şöyle çizmiş: “ Yirminci yüzyılın başlangıcı Türklerin en kötü zamanıydı.” diyor. “ Asya’dakiler esirdiler, Batıdakiler de esir olmak üzereydiler. Mustafa Kemal bunların yeniden bir devlet olması fırsatını sağladı.” Fakat bir öngörüsü var (yanlış bir öngörü olmadı) “Yirminci yüzyılın sonunda durumları daha iyi olabilir” diyor. Kavim olarak Türkler’den bahsediyor, kavim olarak Türkler’i ele alırsak daha iyidir çünkü şimdi altı tane Türk cumhuriyeti vardır dünyada. Türkler’in böyle bir özelliği var. Diğer kavimler gibi değil, bir tek devletle yetinmiyorlar, tarih boyunca hep bir çok devletleri var. Şimdi de bizim altı tane devletimiz var dünyada, Kıbrıs yedincisidir. Tagaris’in haritasında Türkiye beş parça Bakın, zannediyorum ki 70’li yılların ortalarına doğru, çok eskiden beri tanıdığım bir arkadaşım, bu bir başka fotoğraf, Ankara’da çalıştığım yayınevinde beni ziyaret etti. Bir yerden eline bir belge geçirmiş, o belgeyi benim çok enteresan bulacağımı düşünerek getiriyordu. Belge İngilizceydi. Ben İngilizce bilmem. Dedim ki, “Bu İngilizce, ben bunu anlamam.” “Canım, birisine çevirtirsin.” dedi, verdi gitti. Birisine çevirttim; inanılmaz bir belge. O zaman ben bunu yazmışım da, gazetenin birinde yayınlamışım da. O yazıdan bir pasaj okuyacağım; bakınız durum ne zamanlardan nasıl geliyor. Bu yazı 19 Şubat 1978’de Dünya Gazetesi’nde çıkmış. O zaman Dünya gündelik bir gazeteydi ve her çeşit şeyden bahsederdi. Bana verilen küçük broşür kitaptan söz ediyorum.Yazarı, Yunanistan Stratejik Araştırmalar Enstitüsü eski başkanı Korgeneral Tagaris. İngilizce’ye çevirisini Georgios Zurnas adında başka bir Yunanlı yapmış. Chicago’da Armageddon Yayınevi’nce bastırılmış. Amerika Birleşik Devletleri’nde fisebilullah dağıtılıyor. Yunanlıların Türklere handiyse kan içici bir düşmanlık besledikleri malum. Kitapta önce bu sergilenmiş. Meğerse biz neymişiz? O kitaptan aldığım laflar: “Hayvan derecesinde barbar bir ırk”. Meğer neler yapmışız? “Çeşitli uluslardan milyonlarca insanı imha”. Üstelik kendine ait olmayan topraklar üzerinde oturuyormuşuz, ayrıca öyle iddia ettiğimiz gibi kırk milyon falan da değilmişiz de, yirmi milyon kadar ancak varmışız, çoğu da başka ırk ve uluslardan olmak şartıyla. Ama bütün bunlar işin çerezi. Asıl söylenecek söz arkadan geliyor, o da şu: “Yunanlıların, yani Rumların, Ermenilerin ve Kürtlerin, meşhur Şark Meselesini uluslararası alanda yeniden yoğun bir şekilde ortaya atmaları kaçınılamaz. Amaç, uzun sürede gerçekleşse dahi Türkiye’yi taksim etmek olmalı. Bu Yunanlıların, Ermenilerin ve Kürtlerin hakkıdır. Tarihi adalet ve Türk vahşetinin milyonlarca kurbanının kanı, bu hakkın elde edilmesini gerektirmektedir.” Yugoslavya bölündü sıra Irak ve Türkiye’de Yo hayır, bu kadarla yetinmiyor kitap. Ayrıntıya da giriyor. Buyurun; “ Türklerin yabancılardan zorla aldıkları topraklar üzerinde söz konusu hakka dayanarak bir Ermenistan, bir Kürdistan ve Doğu Trakya’yı da içine alacak bir Küçük Asya Devleti kurulmalıdır. Korgeneral Tagaris, taksimatın haritasını da yapıvermiş. Kitabın kapağında yayınlanan bu haritada Türkiye beş bölge halinde bölünmüş bir durumda görülmektedir. Bunlar İyonya, Pontus, Ermenistan, Kürdistan ve Anadolu yarımadasının orta kısmını kaplayan ufak bir Türkiye’dir. İyonya Trakya’yı, Boğazları ve bütün Ege’yi, Pontus hemen bütün Karadeniz kıyılarını, Ermenistan kuzeydoğuyu, Kürdistan ise Güneydoğu Anadolu’yu kapsıyordu ve ben bunun altına şunu ilave ettim. Evet siz de hatırladınız; bu harita ünlü Sevr anlaşması haritasıdır. Bu yetmişlerde Amerika’da dağıtılan bir kitap. Fisebilullah dağıtılıyordu. Bugün geldiğimiz yeri bir düşünün; neyi düşünmüşler, neyi uygulamaktadırlar? Bu çok açık bunu gösteriyor. Ama bir başka anlaşma zemini daha var. O da çok enteresan, bunu aslında bilerek bilmeyerek bize çok dostluk eden Ruslardan öğreniyoruz. ; General Aleksi Kornikov, eski ateşemiliter, Avrasya ekibinde Ortadoğu ve Kafkaslar uzmanı. Açıklaması aynen şu: “CIA ve MI 5, 1987 yılında Londra’da Yeni Dünya Düzeni’ninin saldırganlık anlaşmasını imzaladılar. Buna göre belirlenen iki odak var. Biri Doğu Avrupa’nın merkezi görünümündeki Yugoslavya, öteki Mezopotamya ya da Irak ve Türkiye. Önce Mezopotamya ve Yugoslavya’daki etnik kurumlar harekete geçirildi, Yugoslavya bölündü ve sonra sıra Irak ve Türkiye’ye geldi. ABD, tabii Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılıyız diyor. Ama Yugoslavya için de aynı şeyi söylüyor. Bu, bundan bir buçuk sene evvel söylenmiş birşey. Demek ki, bütün bunlara baktığımız zaman ortaya ne çıkıyor? Sevr’i yırtmamızı affetmiyorlar. 1 Uzunca bir süre susmalarının sebebi Sovyetler Birliği’ydi, Doğu Bloku’ydu çünkü, o persektifi bize kaybettirdiler, çünkü basınımızda o perspektif yok. O perspektif şudur; soğuk savaş sırasında Batı ne olmuştu, bir düşünsenize.Bir tarafta Doğu Bloku vardı, Doğu Bloku Tuna’dan başlıyordu, Sarı Nehre kadar gidiyordu. Öbür tarafta Üçüncü Dünya Bağlantısızlar hareketi vardı.O da Batıya karşı bir hareketti. Tamamıyle Güney Amerika’yı ve diğer üçüncü dünya ülkelerini içine almıştı. Neticede Batılılar Batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın doğu kıyılarında sıkışmış kalmıştı. Bundan kendilerini kurtarmaya çalışıyorlardı, başardılar. Başarmakla kalmadılar şimdi eski hesapları tasfiyeye döndüler. Bu hesapların başında da Türkiye geliyor. Önce Yugoslavya’da bunu hallettiler ve bunu hallederken bizim basınımıza da bunu takdir ettirdiler. Orada bir Faşizm varmış, o faşizm tasfiye ediliyormuş oldu. Bir çok sivil toplum kuruluşları harekete geçmiş oldular. İşin aslını, mahiyetini, hangi paralarla yapıldığını (öyle gizli saklı da değil internetten bulduğum rakamlarla) ortaya koymuştum. Yugoslavya’da kime ne kadar para verilmiş, bu para nereden gelmiş, ne için kullanılmış hepsi yazıldı. Hatta çok ilginç bir detaydır, Yugoslav köylüleri televizyonları izlemiyormuş, çünkü propagandaya yönelik laflar onları rahatsız ediyormuş. Batının da köylüleri televizyona bağlamak için yaptığı çok ilginç bir şey var; pembe dizi satın almışlar. Köylüler bunları izlerken bu arada da propagandalarını da yapsınlar diye. Yugoslavya’da bunu başardılar, Irak’ta da başarmak üzereler. O işe de karışmak üzedeyiz ve bu beni son derece rahatsız ediyor. Mustafa Kemal Paşa’nın Güney komşularımız hakkındaki politik düşüncesi neydi? Türkiye’nin dış politikasını ve savunma stratejisini nasıl tasarlamıştı. Tabi, şimdikinden çok çok farklıydı. Bunları bugün kimse hatırlamak istemiyor. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açılır. 24 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa bir gizli celsede durum hakkında bir açıklama yapar. O açıklama sırasında iki şeyden bahsediyor ki, o iki şey bugün için çok önemli. Birincisi şu; diyor ki, Bizim bir kurtuluş savaşı hareketine giriştiğimizi gördükleri andan itibaren Güneyde İngilizler ve Fransızlar tarafından kötü muameleye maruz bırakılan Araplar bize başvurdular. Gene sizinle beraber olalım, bizi de kurtarın diye. Suriyelilere verdiğim cevap şudur diyor meclise “Biz şimdi size yardım edemeyiz. Çünkü bizim elimizdeki güç ancak kendimizi kurtarmaya yeter. Ama siz de bizim yaptığımızı yapabilirsiniz. Siz de gücünüzü toparlayınız ve istiklalinizi kazanınınız. Ondan sonra sizinle federatif veya konfederatif bir örgüt biçiminde buluşabiliriz.” Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu son derece önemli bir şey. Bir müddet sonra Suriyeliler gibi Iraklılar da başvuruyorlar. Iraklılara verilen cevap da aynıdır; “Önce siz kendi kendinizi kurtarınız bundan sonra aramızda bir anlaşma yaparak bunu sağlayabiliriz” Buradan çok açık şekilde ortaya çıkıyor. Mustafa Kemal Paşa eski Osmanlı topraklarında yaşayan bu insanların bağımsız olmasını istiyor. Çünkü o antiemperyalist bir adamdı. Ancak ondan sonra eşitlik esası üzerine kurulu bir federasyon ya da konfederasyon yapabileceğimizi söylüyor, aynen Sovyetlerin yaptığı gibi. Gazinin bakışı budur güneye. Gazinin bakışı buyken sen şimdi gel İngiltere’nin yerine geçmiş olan ABD’nin arkasına takıl ve bu işlerin içersine gir ve bunu da Atatürkçülük diye bu millete inandırmaya çalış. Olacak şey değil. Hatta Gazi’nin bu husustaki tavrı o kadar ileri gider ki Fahrettin Paşa’nın ve Hasan Rıza Beyin hatıralarında açıkça anlatılmıştır. Gazi Hatay meselesinde çok rahatsızdır. İsmet Paşa’yı çok yavaş ve sessiz bulmaktadır. Sert hareketler yapılmasını istemektedir. O arada Fahrettin Paşa İstanbul’da kendisini ziyaret ettiği zaman “Fahrettin gel ben çete reisi oluyorum” diye haber verir, çünkü cumhurbaşkanlığından istifa etmeyi, yanındaki adamlarla Hatay’a geçip orada bir antiemperyalist hareket başlatmayı düşünüyor. Gazi budur. Ve orada söylediği bir laf var, o beni daha çok etkiledi. Diyor ki “Fransızlar Suriyelilere verdikleri sözü tutmadılar. Onları bağımsız yapmadılar. Bunu da sağlarız” diyor. Gazi’nin olaylara bakışı budur. Türkiye Cumhuriyeti kendi kurucusunun olaylara nasıl baktığını bilip ona göre biçim alırsa işler yolunda gidebilir. Şimdi yeniden geldik Sevr’in Türkiye’de uygulanıp uygulanmaması meselesine. Bunu görmek istemiyorlar. Halbuki görmekte çok yarar var. Çünkü şimdi size okuyacağım metni kimin söylediğini bakalım tahmin edebilecek misiniz? “Hiçkimse kendi ülkesini bir masanın üstüne koyup pazarlık konusu yapamaz. Türkiye’nin içinden dışından herkes bunu iyi bilmelidir. Şimdi bunlar ne yapmak istiyor. Ne iş istiyorlar ne aş. Bunlar böyle bir devlet kurmak istiyorlar. Bunların ne olduğu ne istediği iyi bilinmelidir. Türkiye’nin Batılı dostları bunların ne olduğunu ne istediğini iyi bilmelidir. Türkiye topraklarını onun üzerindeki insanların sınırlarını koruma kavgası yapıyoruz. Oysa sanki Türkiye bunu yapmıyor da insan haklarını ihlal ediyor diye hüküm veriliyor. Avrupa konseyinin 26 Nisan tarihli tavsiye kararının 6 ve 12. madeleri ne diyor? Siyasi bir çözüm bulun diyor. Siyasi çözüm dediğiniz nedir? Bakın ne diyor Avrupa Konseyi Genel Sekreteri 24 Ocak 1995 günü bu odada. Türkiye’nin üniter devlet yapısının terörün kaynağı olabileceğini, sorunun bütünüyle çözümü için askeri önlemleri yeterli görmediğini Kürtlere Avrupa konseyinin genekli gördüğü azınlık haklarının tanınmasının bu huzursuzluğu ortadan kaldırabileceğini söylüyor ve diyor ki kürtlere azınlık hakları tanınması konusunda tartışma başlatılmasını yararlı görüyoruz. Kültürel otonomi dediniz mi bu Sevr’dir. Evet, azınlık hakları dedğiniz zaman Türkiye’nin çivisini oynatırsınız. Çünkü bugün Türkiye’yi ayakta tutan çeşitli etnik menşelerden gelen insanların kendilerini Türkiye’nin tarihinin sahibi ve geleceğinin sahibi saymalarıdır. Sevr’in istedikleriyle bu talepler arasında farklılık yoktur. Nereden çıkarttın bu Sevr’i filan demeyiniz. Osmanlı devletinden iki devlet çıkamamıştır ki bir Ermeni diğeri Kürt devleti. Ermeni devleti yıllar sonra çıktı ama muhattabı biz değiliz. Buna rağmen rahat durmuyorlar. Her sene 24 Nisan’da soykırım falan diyorlar. Ayrıca ASALA diye bir cinayet teşekkülü çıkarttı adam 5 masum diplomatımı öldürdü. Ermeni işi ayrı bir olay. Çıkamayan ikinci devlet Kürt devleti. Onun da haritasını çizmişler. Kim çizmiştir? Batı çizmiştir. Meselesi önemli olan bir takım insanlar çizmiştir. Bu çizimlere karşı ne halt ediyorsunuz demek benim görevim değil mi? Ben Türkiye ile Batı arasındaki münasebetlerin düzgün olması, işbirliği içinde olması, bizim evrensel değerlere sahip olmamız taraftarıyım, Türkiye’de demokrasinin eksikleri varsa tamamlanmalı ama demokrasi ve insan hakları gibi bir sütreyi ortaya koyarak Türkiye’nin parçalanmasına varacak zorlamalardan kaçınılmalı.” Bu vahim sözleri Süleyman Demirel söylemiştir. Umarmıydınız? Mesele nekadar vahim olmalı ki Süleyman Demirel bunları açık açık söyleyebiliyor. Çünkü hakikaten öyledir. Batı kesinlikle bir sıralama yapmıştır. Soğuk savaşın sonunda Rusya’yı dağıttı, Yugoslavya’yı dağıttı, şimdi Irak’ı dağıtacak, sıra sonra İran’dadır, Suriye’dedir ve bizdedir. Türkiye eğer aklını başına almazsa, derlenip toparlanmazsa, işi ciddiye almazsa önümüzdeki durum çok kötüdür çünkü Batı bizi AB’ye alacakmış bu bir ham hayal. Böyle bir şey düşünmeleri mümkün değil, Avrupalının tabiatına aykırı. Çünkü bunlar eğer tarih gözüyle bakarsanız çok açık görülüyor. Bir tarafta Batı Hristiyan dairesi var, diğer yanda da Doğu müslüman dairesi var. Biz bu ikincisinin içindeyiz.Biz Asyalıyız. Hayal kurup durmayalım. Biz Avrupalı falan değiliz. Davranışlarımız da Avrupalı değil. Ama Asyalı olmakla iftihar edebiliriz. Neden? Bir örnek vericem size ondan sonra da sözü bağlıycam. Şimdi bizim Osmanlı İmparatorluğu içerisinden Demirel’in de söylediği gibi bir sürü devlet çıktı. Bu devletlerden önemli bir kısmı başka dinlerdendi ve dilleri de farklıydı. Bizim içimizden ayrıldıktan sonra bunların dinleri, dilleri, örfleri, adetleri, herşeyleriyle sapasağlam ortada gözüktüler. Meydana çıktı ki Osmanlı hakimiyeti sırasında Türkler bunların ne dinleri ile oynamışlar ne dilleriyle ne de adetleriyle oynamış. Efendi gibi yaşamışlar. Buna mukabil Osmanlı yönetiminde uzunca bir süre bulunmuş Kuzey Afrika’ya gidiniz. Kuzey Afrika Arapları Türkçe bilmezler. Fransızca konuşuyorlar. İçlerinden bir sürü Fransız yazarı çıkıyor. Bu nedir? Avrupa kavimleri’nin, Batı’nın diğer ülkelere bakışındaki mantıktır. Bu mantık bir yere geldin mi onu ez, suyunu çıkar, dilini değiştir, dinini değiştirdir. Laik Fransa sömürgelerine misyoner gönderir. Buna ne diyeceksiniz? Bunların mantığı budur. Halbuki bizim mantığımız bu değildir. Diyeceksiniz ki biz Türküz böyle yaparız Asyalıların hepsi böyle mi? Bir başka örnek var elimizde. Rusya hakimiyetinde bir sürü müslüman devlet vardı. Hepiniz biliyorsunuz. Bağımsız oldular, bir baktık ki ne dinlerini kaybetmişler ne dillerini ne de adetlerini. Azerbeycan televizyonu izlemeniz kafi. Demek ki Asya’da böyle bir şey yok. Çünkü bilirsiniz ki Asya’daki bir çok imparatorluklar bazen Türklerin hakimiyetinde Mogollarla beraberdir, bazen Mogolların hakimiyetinde Türklerle beraber. Ama hiçbirisi ötekisini ezip yok etmez. Bu Asya mantığıdır. Avrupa mantığı bu değildir. Avrupa mantığının bu olmadığını çok açık biçimde kim söylemiştir? Onu da analım ve sözümüzü bitirelim. Helhalde Lamartine adını duymuşsunuzdur. Çok önemli bir devlet adamı aynı zamanda şairi ve yazarıdır. Abdülmecit’le yakın dostluğu olmuştur. Kendisini bağışlanan arazi ve bağlanan maaş padişaha bir karşılıkta bulunmak istemiş ve bir Türkiye tarihi yazmıştır. Türkiye tarihi “Osmanlı Tarihi”dir, Türkçeye çevrilmiştir hepinize de okuyun derim. Bir yerinde Osmanlı’nın niye battığı meselesine geliyor. Osmanlı’nın niye battığını anlatırken burada çok açık bir şekilde öyle bir şey söylüyor ki hepinizi çok şaşırtabilir, çok hayrete düşürebilir fakat bunda hiç şaşılacak bir taraf yoktur. Eleştirisini yaparken padişaha söylediği şu. “İslamiyet Osmanlıların elinde yanlış yorumlardı. İnanmaktan ve itaat etmekten başka bir şey bilmez iken Hristiyanlık yaptığı fetihlerde toplumları eritme ve onlara egemen olma yoluna gidiyordu. Hristiyan Batının Avrupa’da Yunanlı ve Romalıdan Afrika’da Mısırlı’dan devraldığı bu eritme ve yönetme ruhu sürekli eylem içinde olan kendi ırklarının doğunun ataerkil kahraman, yiğit fakat zaferden sonra gevşeyen ırklarına kısa sürede üstün gelmesini sağlayacaktı.” Aradaki farkı görüyor musunuz? Kısacası biz insanız onlar değil. Biz o halklara insan muamelesi yapıyoruz, onlar insan muamelesi yapmıyorlar. De diyor Lamartine? Düpedüz eritme ve yönetme diyor. Yani dinini empoze ediyor, arkasında adetlerini, örflerini herşeyini empoze ediyor. Onu kültüründen çıkarıyor. Kültürsüzleştiriyor. Son 50 yıl içinde bize yapılan nedir? Biz kültürsüzleştirilmiyor muyuz? Bu kadar televizyon istasyonu içinde siz doğru dürüst bir fasil heyeti dinleyebiliyor musunuz? Buna mukabil Digitürk’ün içerisinde Jazz’ın 5 çeşidini size sunuyorlar. Ve bunlar artık bir alışkanlık haline geliyor. Bir aydın kesimi ortaya çıkıyor ki bunların Türk halkıyla en ufak bir ilgisi yok. Bundan dolayı Avrupa meselesini ele aldığınızda lütfen sağduyuyla bir değil bir çok defa düşünün. Bizi Avrupalı yapmazlar. Bizi aynen Lamartine’in söylediği gibi eritecek ve yöneteceklerdir.
|