| Bedri Baykam |
|
ABD ve Yeni Yamyamcılık Küstah ve ipini koparmış “süper asalak” Kendi yarattığı ringde, bütün koltukları dolduran dünya izleyicilerinin önünde yalnız kalan ama saldırganlığından hiçbir şey kaybetmeyen ABD, tüm insanlığa, “Soğuk Savaş” yıllarını mumla aratan bir gaflete düşmüştür. Sovyet Rusya’nın dağılması, ortaya bu “ağır siklet” sektöründe yalnız kalmış küstah ve ipini koparmış bir “süper-asalak” çıkartmıştır. Soğuk Savaşın getirdiği dengelerin, esasında sanıldığının aksine dünyayı büyük savaşlardan koruma erki olan bir zoraki uzlaşma getirdiği ortaya çıkmıştır. Bugün ABD’nin, Irak’ta “sınırlı bir nükleer güç”den bile söz edebilmesinin sırrı, bu rakipsizlikte yatmaktadır. Karşısında bir Brejnev, bir Kosigin, hatta bir Gorbaçov yoktur. Diğer elinde güç bulunduran ülkeler ise, her ne kadar ABD’nin “terörist-devlet” mantığına karşı çıksalar da, kendilerinde ona karşı çıkacak potansiyeli, ses tonunu, kararlılığı bulmayı akıllarına bile getirememektedirler. Halbuki insani değerleri, ana temel varoluş felsefeleri olarak gören ülkeler, toplu olarak ABD’ye dönüp, “sakın Irak’a vurmaya kalkışma, çok pişman olursun, her tarafından girip, elini kolunu bağlarız, kafanı kırarız” şeklinde bir tehditte bulunsalar, belki on binlerce, yüz binlerce can kurtulmuş olacaktı. Ama dünya, kendisinde ABD’ye karşı duracak yiğitliği, insanlık onurunu bir araya getirememektedir. Herkes, kravatının renk uyumunu ve kol saatinin kırılmamasını, dürüstçe bir karşı koyuştan daha çok önemsemektedir. ABD’li yeni yamyam doymak bilmiyor ABD’nin iktidar, para ve güç sarhoşluğunun ilk defa bu “seviyelere yükselmesinin adı, yeni bin yılda, yeni bir yıkıcı felsefe anlayışıyla tanışmamızı simgelemiştir. Bu, “Yeni Yamyamcılık”. Yani “Neo-cannibalism”dir. Afrika’nın efsanevi yamyamları, resimli romanlarda gördüğümüz gibi, koca kazanlarda yakaladıkları “yabancı” insanları pişirip afiyetle yerler. Sonra ne mi olur? Biraz doyar, biraz utanır, bir ağacın altına gidip uyur. Amerika’nın güncel yamyamları ise farklı bir telden çalıyorlar. Onlar Afrika ormanlarının efsanevi yamyamı gibi yaşamak için yemiyorlar. Onlar yemek için yaşıyorlar. ABD’li “Yeni Yamyam” türü, doymuyor, doymak ne demek bilmiyor. Yedikçe iştahı açılıyor. Daha fazla ülke, daha fazla petrol, daha fazla kan, bir an önce daha fazlasını kana kana içebilmek için, yamyam, çatal bıçaksız, sofradan kalkmadan, karşısına çıkan, el atabildiği her şeyi ağzına atıyor. Çoluk, çocuk, Irak, Filistin, Petrol, Afganistan, Allah ne verdiyse, yamyam yutuyor. Hedefleri 3-5 büyük şirketin kontrol ettiği dünya para musluklarıyla, kendi ekmeğine sonuna kadar yağ sürmek. Dünya insanlarının tümünü kendi zenginliği ve refahı için “malzeme” olarak gören, bir ikinci ülke, evrende yok. ABD’yi tanımlamak için, “Yeni Yamyamcılık” dışında
kullanabileceğimiz bir başka diğer tanımlama “Mafya-Devlet”. Gerçekten
de, çıkar ilişkileri adına savaş açan, Başkan’ın çekirdek ekibinin
iş ilişkilerine harpten direkt rant sağlayan uluslararası hukuku hiçe
sayan, kendi çıkarları için sürekli darbe yapmaktan, cinayet işlemekten,
hatta savaş çıkartmaktan korkmayan bir devletin, tabii ki bir “hukuk
devleti” ile hiçbir gerçek bağı kalmamıştır. Normalde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin ABD dayatmasına karşı verebileceği tek bir tepki vardı. O da “Özür dileriz, BM’den herhangi bir karar çıkmadan önce, her türlü tezkereyi, savaş işbirliğini filan unutun, biz uluslararası hukuk da, savaş suçlusu durumuna düşemeyiz, üstelik biz, devletimizin harcında, kurucumuzun “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” felsefesi yatan, ilerleyen aylarda, bu karar BM’den geçerli bir şekilde çıkarsa, ancak o zaman görüşebiliriz, ama zaten şunu bilin ki, şayet biz sizin müttefikiniz isek tek yapmamız gereken şey, sizi uluslararası tarihi bir hata olan bu savaşa girmekten alıkoymaya çalışmaktır. Hedefimiz sizinle işbirliği, yani suç-ortaklığı yapmak olamaz” demekti. Tabii ki bunu ortaya koyma cüretini gösterecek parti AKP olamazdı. Yıllardır Kemalist ve sosyal demokrat bir yörüngeden fersah fersah uzaklaşan Türkiye gemisi, topraklarının ABD hükümeti tarafından yol geçen hanı ve üsler dizisi olarak işgal edilmesinden önce, zaten IMF kıskacına girerek, ekonomik planda teslim bayrağını çoktan çekmemiş miydi? Ülkeyi zaten IMF’nin, AB kaprislerinin ve ABD’nin baskılarının doğrultusunda bir yarı sömürgeye çeviren bu siyasetler, özellikle 12 Eylül sonrasında, Özal’ın liberalizm adı altında, vahşi kapitalizme ve İslamcılığa aynı anda ışık yakması, ulusun temel vidalarını gevşetmesi ve 2. Cumhuriyetçilerin yarattığı büyük medyatik çıkışlı göçükle beraber gelmişti. Gerek ülkenin tarımından sanayiye, eğitiminden kültürüne, dış siyasetinden içişleri yapılanmasına kadar, Mustafa Kemal’in kemiklerini sızlatacak bu yoz ortam, aslında ulu önderin düşüncelerini halen tüm dünya için ne kadar geçerli olduğunu bize tekrar tekrar kanıtlamaya yarıyor. Mustafa Kemal’den hiç mi ders almadık? Dünyayı kana bulayan ABD-Irak savaşı, tavırlarında Mustafa Kemal’den hiçbir ders almamış iki liderin bilek güreşi ve halklarının onlar yüzünden uğradığı kayıplara konuyu taşıyor. ABD-Irak savaşında suç ibresinin ezici çoğunluğunun Bush’un küfesinde yer aldığını yadsımadan, Saddam’ın da “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” felsefesinden çok uzaklarda bir diktatör olduğunu hatırlayalım. Ancak bu tabii ki bir “Savaş” gerekçesi olamaz. Her ne kadar Le Monde gazetesi bütün uluslar arası siyaset hukukçularının tartışmasız “kanun dışı” olarak niteledikleri bu savaşı, Fransa’da filozof Andre Glucksmann, yazar Pascal Bruckner sinemacı Romain Goupil gibi az sayıda entelektüelin aynı gerekçeyle desteklediğini şaşırtıcı bir haberle duyursa da, bugün aynı gerekçelerle ABD’ye de o zaman müdahale edilmesi lazım! Çünkü bu ülkede de demokrasi yok. Bu ülkede de basın yayın kuruluşları, 5 dev uluslar arası çıkar şebekesinin emrinde kalarak ülkeyi ve koca dünyayı yönlendiriyorlar ve zaten uluslararası alanda, CIA aracılığıyla karıştığı illegal eylemlerle, çıkardığı emperyalist savaşlarla, ABD zaten iç hukukundan elindeki kitle imha silahlarına kadar, demokrasi ve hukuk devleti açısından sorgulanması gereken ilk ülke. İşin ilginç tarafı, zaten ABD’nin, temel haklara ve diğer uluslara saygılı aydın ve halk kesimleri de, aynen böyle düşünüyor. Temasta olduğumuz “Not in Our Name” grubu (“Bizim adımıza değil”), ABD yönetimi ve Bush’un onları temsil etmediğini, onlar adına hareket ediyor sayılamayacağını vurgulayarak her türlü eylemin altına, Amerikan basınının çelmelerine rağmen, imza atıyorlar. Yıllar geçtikçe insan, Atatürk’ün, ulusu, kadın erkek eşitliğini, bilimi, tekniği, sanatı, barışı, dil-din-ırk ayrımı yapmayan bir vatandaşlık kavramını, laik demokratik devleti öne çıkaran felsefesinin nasıl 3. bin yılı da rahatlıkla taşıyacak bir yapı sağlamlığı içerdiğini anlıyor. Emperyalizme karşı Deniz Gezmiş ruhu ve tavrı Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Mart 1971’de, darbeden ve “Balyoz Harekatı”ndan birkaç gün sonra yakalanmaları, 68 kuşağının belki de o günlerin sıcak politikasında ülkenin geleceğinde aldığı önemli rollerin üzerine bir perde indirildiği süreçti. Neydi peki Deniz Gezmiş ve temsil ettiği gençlik harekatının genel ideolojileri? Gezmiş ve arkadaşları, Türkiye’nin 1960’larda adım adım kapitalizmin sömürü düzenine, Amerikan emperyalizmine peşkeş çekilmesine karşı çıkıyorlardı. Ülkenin kendi tarım sektörü ve ekonomisine sahip çıkmasını, işçisiyle köylüsüyle dayanışma içine girmesini, Amerikan emperyalizmine ve onun uzatılmış kolları olan faşist baskılara karşı çıkıyorlardı. “Yankee Go home” sloganı, esasında bugünlerde yaşadığımız her şeye işaret eden bir öngörü gücü taşıyordu. ABD’nin, bugün “Yeni Yamyamcılık” diye tanımladığımız tavrının esasında o günlerden nasıl rengini belli ettiğini ortaya koyuyordu. Gezmiş ve arkadaşları, 6. filoyu Kabataş’ta denize dökerken, işte bugün 2000’lerde tek başına dünya polisliğine soyunan ABD’nin dünyayı nasıl kendi çıkarları için kana bulayabileceğini, nasıl sömürgeci bir tavırla Ortadoğu’yu kendi çıkarcı oyun ve savaş alanına çevirebileceğini bundan 35 yıl önce de net olarak görüyorlardı. |