Gökçe Fırat |
Peri kızından axess kızına
Denk bütçeye buyrun Ekonomi deyince bizim ülkemizde uzman çoktur... Milli ekonomi, denk bütçe, dış borçlar, iç borçlar, döviz kurları, kalkınma gibi diğer ülkelerde “akademik” olan konular bizde son derece “güncel”dir. Vatandaşımız ekonominin özellikle makro seviyesinde son derece uzmanlaşmıştır, ülke ekonomisinin nasıl yönetileceğini ise çok çok iyi bilir. Bıraksanız şu ülkeyi iki ayda düzlüğe çıkaracaktır. Ama ulusal ve uluslararası ekonomiden bu kadar iyi anlayan insanımız yoksuldur, işsizdir, borçludur. Ulusal iktisatta uzman vatandaşımız aile ekonomisinde bir türlü başarılı olamamaktadır. Çünkü vatandaşımız iktisadi görüşlerine göre değil sistemin kurulu çarkına göre hareket etmektedir. Herkes dış borçtan şikayetçidir bu ülkede... Politikanın en önemli kozu da budur. Her gün bir politikacı çıkar, ülkenin dış borçlarının nasıl da arttığını, ülkenin bir borç batağına sürüklendiğini anlatır. Rakamlar ortadadır ve etkili de olur. İnsanlarımız hemen eski günleri anarlar, Atatürk döneminde fazla veren bütçeden söz açılır. Herkesin tek isteği vardır denk bütçe. Denk bütçe modern iktisat tarihi boyunca hep çok gözde olmuş bir slogandır zaten. Denk bütçe her şeyin esası ise, buyurun bunu sadece ülke ekonomisine değil ev ekonomimize de uygulayalım o zaman! Uygulayalım da denk bütçe kurmayan, ülkeyi borç batağına saplayan politikacıların ne kadar sahtekar, kendimizinse ne kadar dürüst olduğumuzu gösterelim. Herkes kazandığı kadar harcasın, bütçesini denk tutsun, borç para ile yaşamasın. Var mıyız kredi kartlarını çöpe atmaya? Ne o kredi kartsız bir dünya düşünemiyor musunuz? Şimdi bizlere imkansız gibi gelen kredi kartının, 20 yıl önce bir hayal olduğunu unutuyor muyuz? Kredi kartı basit bir mekanizmadır. Tıpkı IMF gibi! Ailenizin geliri 100 TL’dir ama siz bu 100 TL ile geçinemezsiniz. İhtiyaçlarınız daha fazladır, bunları karşılamak istersiniz. Bunun için de bir bankaya başvurursunuz. Banka size bir kart verir ve “kendi paran gibi harca” der. Ama ay sonunda aldığınız borcu ödeyemezsiniz. Çünkü bütçeniz denk değildir. O halde ekonomik yapımız ulusal düzeyde de bireysel düzeyde de bir IMF düzeni gösterir, devletimizin bütçesi de denk değildir vatandaşımızın da. Üstelik hem devletimizin borçları artar hem de vatandaşlarımızın.
Borç sarmalını kim sarıyor? Bu sarmalın bu şekilde işlemesi son derece normaldir. Vatandaş borç için bankaya başvurur. Ama bankalarımızın da aslında parası yoktur. Vatandaşa kredi kartı dağıtan banka, yurtdışındaki banka ve kredi kuruluşlarına koşar ve onlardan para alır. Kısacası vatandaşın IMF’yle bir antlaşması vardır aslında ama bu antlaşmayı vatandaş yerine banka yapar. Yine de insanımız için muhalif kalmak çok önemlidir. Tayyip’in ekonomik sistemini eleştirir ama dönüp baksa kendine, Tayyip ülkeyi nasıl yönetiyorsa kendisinin de aile ekonomisini aynı şekilde yönettiğini görecektir... Kısacası bu ülke Tayyip’ler ülkesi olmuştur. Buna Özal’lar ülkesi de diyebilirsiniz... Demirel’ler ülkesi de... Bir tek Atatürk’ler ülkesi diyemezsiniz. Çünkü Atatürk döneminde devlet de vatandaş da borçla yaşamazdı. Çalışarak yaşardı. Yerli malıyla yaşardı. Şimdiki gibi insanlarımız yabancı bankaları beslemek için bütçelerini bozmazdı. Yabancı malı Yalnızca denk bütçeyi mi bozduk peki? İnsanımız çok antiemperyalisttir, ulusalcıdır, milli ekonomiden yanadır ama ne hikmetse hep yabancı malı kullanır. En küçüğünden en büyüğüne alışveriş yaparken insanımızın tek kıstası vardır iyisini almak. İyisi demek doğal olarak yabancısı demektir. Mesela bir TV alacaksınız, hangisini tercih edersiniz? Elbette yabancı olanı. Örnekler çoğaltılabilir ama genel sonuç değişmez. Herhangi bir ürün alacağımız zaman genel olarak yabancısını tercih ederiz, çünkü onun daha kaliteli olduğunu düşünürüz. Hatta kimi zaman yerli mal kadar da ucuzdur. Ama ürünün raf kısmı sadece bir sonuçtur. Bizim gibi ülkelerde vatandaşlar kredi kartı kullandığı için paralarımız yabancı ülkelere uçar gider. O ülkelerde bankalar bu paraları kendi sanayi kruluşlarına verirler. O kuruluşlar da daha kaliteli üstelik daha ucuz ürün üretirler. Sonra rafta gördüğümüzde o ürünleri tercih ederiz. Yabancının bankasını zengin ettiğimiz gibi sanayicisini de zengin ederiz. Ama bir yabancı asla böyle yapmaz. Bilir ki kaliteli ve ucuz mal demek ulusal ekonomi demektir. İleri teknolojiyi yerleştirmek ise kalkınmış bir ülke gerektirir. Yabancı kısa vadeli hesap yapmaz, gerekirse daha kalitesiz yerli ürünü tüketir, gerekirse aynı ürüne daha fazla para verir kendi üretimi olanı alır, gerekirse hiç kullanmaz. Böylelikle ulusal ekonomiyi korur ve güçlendirir. Bizde ise vatandaşımız hep kısa vadeli düşünür. Kendisine daha kaliteli ve daha ucuz mal satan yabancı ülkeyi kazıkladığını düşünür. Kendisini zeki, yabancı şirketi keriz sanır. Ama bu kısa vadeli kurnazlığın bedeli asla kalkınamayan bir ülke sanayisidir. Sonuçta ülkemiz gerçekten de yabancıların bir açık pazarı haline dönüşür. Böylelikle finans alanındaki dışa kaynak aktarma ürün alanına da taşınır. Türk vatandaşları kredi kartları ile yabancı finans tekellerini, yabancı ürünleri tüketerek de yabancı sanayi tekellerini besler. Tayyip gibi olma, Atatürk gibi ol... Dışa bağımlılık ve dışa kaynak aktarma işte bu şekilde işler. Devleti, hükümeti eleştirmek işin kolay yanıdır. Ama o hükümetleri de yabancı devletler bunun için kurmaktadır. Peki bu insanımızı sorumluluktan kurtarabilir mi? Teoride çok ulusal ama aslında işbirlikçi bir insan yapımız yok mu? Teoride çok antiemperyalist ama fiiliyatta dışa bağımlı değil miyiz? Ve yine teoride sosyalist ama gerçekte serbest piyasacı değil miyiz? Ülkemizin kaynaklarını bu şekilde tüketmiyor muyuz? Ülkemizin talanından hükümetler kadar biz de sorumlu değil miyiz? Atatürk’ü çok sevdiğimizi söyleriz ama onun ekonomik programını neden uygulamak istemeyiz? Hadi dönelim Atatürkçü iktisada... Karayollarına çok mu kızıyoruz, dört bir yanı demir ağlarla örmekten mi bahsediyoruz... O zaman araba sevdasından vazgeçelim... Yerli malı kullanalım, yabancının toplu iğnesini bile kullanmayalım. Kullanmayalım ki paramız yurdumuzda kalsın. Kendi fabrikalarımızı kuralım, kendi sanayimizi kuralım, kendi teknolojimizi üretelim. Ama bunun için de kendi çocuklarımızı yabancı ülkelere göndermeyelim, burada tutalım, başkasının ülkesi için değil kendi ülkesi için çalışsınlar. Yerli beyinler yerli ekonomiye hizmet etsin. Tıpkı Atatürk gibi yapalım, yabancı ülkelerden gelişmiş beyinleri ülkemize çağıralım ama kendi beyinlerimizi dışarı ihraç etmeyelim. Elbette biraz tutumlu olalım. Daha az harcayalım, tüketim budalası olmayalım. Tüketmek için değil mutlu olmak için yaşayalım. Böylece ülkemizin kaynaklarını, zenginliklerini ve insanımızı tüketmeyelim. Hadi buyrun gerçekten Atatürk gibi olalım... Tayyip’ler gibi olmayalım...
|