10.08.2009/Sayı:248
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Hüseyin Adıgüzel

Türk milliyetçiliğinin kökenleri

Mete Han
Mete Han

Atilla
Atilla

Hun Hakanı Mete’nin Çin imparatoruna yazdığı mektupların birinde “Hun halkının refahı, huzuru ve özgürlüğü için sizden taleplerim şunlardır…” demesi, savaşı engellemek için kendisinden istenen kişisel mallarını vermesi, ama çorak bir karış vatan toprağı için savaşı göze alması, milli şuurun yüksekliğiningöstergesidir. Attila’ya niçin savaştıklarını soran Bizans elçisine
“Halkımın rahat yaşaması ve hayvanlarımıza otlak bulabilmek için” cevabını verdiğini, Marcel Brion “Attila” isimli eserinde yazar.

Millet, milliyet, milliyetçilik

Milliyetçilik, Türkçe sözlükte; “Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk” şeklinde tanımlanmıştır. Millet içerisinde ise, daha basit bir tanım yapılır; “devletini ve milletini sevmek, yükselmesi ve yücelmesi için fedakarlık yaparak çalışma” denir.

Milliyet; bağlı bulunan millet, tabiyet olarak ifade edilir. Millet olmadan milliyetçilik yapılamaz, milliyetçilik, milletin siyasi erkinin, yani devletin ifadesidir. Demek ki, her millet milliyetçi olabilir, milliyetçilik yapabilir. Bir millet diğer milletlerden, fiziki özellikler, ruhi özellikler ve kültürel özellikler olarak farklıdır. İnancı, algılayışı, yaşama anlayışı ve uygulayışının farklı olmasının doğal olduğu gibi… Bu bakımdan, her milletin kendine özgü bir milliyetçilik anlayışı vardır. Fransız milliyetçiliği, Rus milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği gibi…

Türk milletine mensup insanların, Türk milliyetçisi olması doğal bir olaydır. Bu her millet için geçerli sosyolojik bir olgudur.

Türk milliyetçiliği nedir?

Hangi kaynaklardan beslenir?

Hangi aşamalardan geçerek bugünkü anlamına gelmiştir?

Türk milliyetçiliğine kimler niçin iftira atmaktadırlar?

Sorunları varsa nelerdir?

Gibi sorulara yanıt bulabilmek ve Türk milliyetçiliğini iyi değerlendirebilmek için, öncelikle “Millet” ile “Milliyetçilik” arasındaki anlam farkını iyi anlamak gerekir. Çünkü, çok zaman, bazılarının bu iki terim arasındaki farkı anlamadıkları için, yanlış ve eksik fikirler ileri sürdüklerini ve milliyetçilik anlayışını değiştirdiklerini görüyoruz. Bunlar, milliyetçilik hakkında tartışmalara, hatta bölünmelere neden olduğundan dolayı, üzerinde ciddiyetle durmak gerektiğine inanıyorum.

Millet ile milliyetin farkı

Milliyet, ya da Yunancadan gelmiş olan etnos, sosyolojik bir terimdir. Sosyolojide, milliyet, aynı dille konuşan, aynı coğrafyayı paylaşan, aynı örf-adet ve geleneklere sahip olan ve ortak kültür taşıyan insanların birliği olarak tanımlanır. Etnos sözünün anlamı da aynıdır. Yani bu iki sözcük birbirinin sinonimidir.

Millet ise sosyolojik değil, siyasi bir terimdir. Bu terimin ifade ettiği insan topluluğu, siyasi birliğin, yani devlet birliğinin ve ulusal bağımsızlığın ifadesidir. Millet; siyasi birliğini kuran, yani devleti olan insan topluluğudur. Devleti olmayan insan toplulukları millet değil, kabile, aşiret ya da halk olarak tanımlanır.

İsmail Hami Danişmend’e göre “… Millet siyasi bir grubu, milliyet ise bünye, dil ve kültür özellikleri ile ortaya çıkan bir kütleyi” ifade eder. Yani, millet siyasi bir varlıktır. Bu yüzden bu siyasi varlığın, siyaset yapabilmesi için devletinin olması gerekir. Millet olmadan devlet, devlet olmadan da millet olunamaz. Devlet, milletin malıdır. Şahsa ya da zümreye mal edilemez.

Prof. Dr. Aldın Taneri’ye göre; “Milliyet duygusunun çekirdeği, kişinin mensup olduğu topluma bağlılık duygusudur. … Bu duygu ile birbirine bağlı olan insan topluluğu, siyasi bir varlık haline geldiği zaman millet vasfını kazanır.” diyor.

Devleti olmayan ve siyasi bir varlık özelliğini kazanamamış bir topluluk, millet vasfını kazanamaz. Millet olamayanların milliyetçiliği, yani o topluluğa bağlılık duygusu, ırka ve kana dayanır ki, buna etnik milliyetçilik demek gerekir. Çünkü, devleti olmayan bir halkın birliği, devlet kurmak için oluşturulur. Bağlı olarak yaşadığı devletten kurtulması, devletini kurabilmesi, o devlete düşmanlığı ve mücadeleyi gerektirir. Bu mücadelenin yapılabilmesi kan ve ırka dayalı bir birleşmeyi gerekli kılar. Bu da bir etnosa, ayrı bir milliyete düşmanlık kaynağından doğan etnik milliyetçiliği ortaya çıkarır.

Rusya Türkleri devlet kuramadı ve benliklerini yitirdiler

Mesela; Rusya Türkleri iki yüz yıldan fazla, Rusya denilen ortak coğrafi arazide milliyetlerini bilerek yaşamış olsalar da, tek bir millet olamadılar ve ayrı bir devlet kuramadılar. Çünkü, tek bir millet halinde formalaşmayı ve bağımsız bir devlet kurmayı arzu etmelerine rağmen, siyasi güç Rusların elinde idi ve onlar, bu formalaşmayı ve devleti istemiyorlardı.

Rusların, aynı coğrafyada yaşayan Ukraynalılar ve Belaruslarla, siyasi güç ellerinde olmasına rağmen tek bir millet yaratma çabaları da sonuçsuz kaldı. Çünkü, Ruslar, üçünün ortak olduğu Slavyan etnosundan, Slavyan milleti değil, Rus milleti yaratmaya çalışıyorlardı. Bir başka ifade ile, üstün millet yaratmak istiyorlardı ve emperyalist amaçlar güdüyorlardı ve bu da doğal olarak Ukraynalıların ve Belarusların tepkisini çekiyordu.

Rusya Türkleri arasında birleşme ve bütünleşme arzuları sürekli ve güçlü olmuştur. Fakat, ellerinde siyasi güç olmadığı için isteklerine ulaşamadılar. Birleşme ve bütünleşmeyi arzu ettiklerine dair elimizde yeteri kadar bilgi ve belge var. Gaspıralı İsmail Bey’in, Türkler arasındaki sınırların kalkmış olmasından dolayı daha çabuk birleşebilecekleri düşüncesi, tek millet olma arzusunun bir göstergesidir. Burada İsmail Bey’in yanıldığı nokta, siyasi gücü dikkate almamasıdır. Aradan sınırlar kalkmış olmasına rağmen, İsmail Bey’in düşüncesi gerçekleşemedi, Türk birliği oluşturulamadı ve bu düşünce bir tez olarak kaldı.

Benzer hatayı Galiyev, Nerimanov, Rıskulov da yaptılar. Ellerinde siyasi bir güç olmadan “Kızıl Turan” idealini hayata geçirmeye çalıştılar. Ruslar, kader birliği ettikleri Türk komünistlerinin Turan Cumhuriyeti kurmasına izin vermediler. Aksine, bir yıldırma ve terör politikası uygulayarak ters yönlü bir formalaşmayı hayata geçirdiler. Genel Türklük şuurunu, Azerbaycanlı, Özbek, Kazak, Kırgız, Tatar anlayışlarıyla engellemeye çalıştılar ve bunda da başarılı oldular.

Sonuç herkesin görebileceği kadar açıktır. Rusya’da yaşayan Türkler, kendi devletleri olmadığı için, parçalandılar, milli benliklerini yitirerek sıradan bir halk haline geldiler. Ruslara karşı verdikleri mücadelede ise, etnik milliyetçilikten öteye maalesef geçemediler. Bugün, yani Sovyetler yıkıldıktan sonra da, durum farklı değildir. Kurulan Türk devletlerinde siyasi milliyetçiliğe geçiş, Türklük formasında değil, Azerbaycancılık, Kazakçılık, Tatarcılık, Kırgızcılık formasında ortaya çıktı. Belki, bunların hiçbiri Türk olduklarını unutmadılar, ama daha Sovyetler devrinde çizilen sınırlar içerisinde kalarak yeni milletler olarak formalaşmaya başladılar. Bu durum, siyasi gücün ne kadar önemli olduğunun kesin göstergesidir. Rusya Türkleri, çok arzu etmelerine rağmen, Rusların siyasi gücüne boyun eğdiler ve onların idealize ettiği şekilde, ayrı ayrı devletler ve halklar olarak tek millet ve tek devlet anlayışını hayata geçiremediler. Bunun nedeni siyasi gücün olmayışıdır.

Aynı durumu eski Yugoslavya’da da görmek mümkündür. Burada da, Sırplar, içlerindeki etnosları Slavyan etnosu etrafında birleştirmeye çalışacakları yerde, Sırp milleti yaratmaya çalıştıkları için başarılı olamadılar. Sırplar, Yugoslavya’nın parçalanmasına ve yeni milletlerin ortaya çıkmasına neden oldular.

Milliyetçiliğin iki türü

Görüldüğü gibi, milliyetçilik, milletin formalaşması aşamasından başlayarak ortaya çıkan siyasi, etnik, kültürel ve bilimsel bir olgudur. İki yol ile milletin formalaşması, siyasi birliğe ulaşması sağlanabilir. Birincisi, milliyetin varlığı ile; yani etnos üzerinden milliyetçilik yapılır ki, bunun adı etnik milliyetçilik olur. Beslendiği kaynak, ırk ve kan birliğidir. İkincisi, millet, yani siyasi birlik üzerinden milliyetçilik yapılır ki, bunun da adı siyasi milliyetçilik olur. Beslendiği kaynak, kültür ve soya dayalı birliktir.

Milliyetçiliğin son aşaması olan siyasi milliyetçiliğe ulaşmak için, siyasi birlik, yani devlet, ilk koşul gibi görünüyor. Siyasi birliği olmayanların, devleti olmayanların siyasi milliyetçilik yapmaları mümkün değildir. Etnik milliyetçilik ırka, siyasi milliyetçilik ise kültüre dayanır. Irkçı olması mümkün olamaz. Çünkü, o aşama geçilmiş ve geride bırakılmıştır.

Burada şunu da kaydetmeliyiz; kendini güçlü gören ve üstün bir ırk olduğuna inanan bazı devletler, emperyalist emellerini hayata geçirebilmek için, siyasi milliyetçiliği bir kenara bırakarak geriye dönebilir ve etnik milliyetçilik yapabilirler. Hitler Almanya’sı bu tezimize en güzel örnektir. Hitler iktidara geldiği zaman, yani işin başında siyasi milliyetçilik yapıyordu. Güçlendiğini hissettiği anda, ki bunun bariz göstergesi, parlamentonun Naziler tarafından yakıldığı tarihtir, etnik milliyetçiliğe dönmüş, “Germen ırkının üstün ırk” olduğu tezi ile hareket etmeye başlamıştır. Burada bilimsel çalışmalar yok farz edilmiş ya da bilimsel çalışmalar tahrif edilerek kendi çıkarlarına uygun hale getirilmiştir. Hitler milliyetçiliğinin dünyaya kan, ölüm, acı ve göz yaşından başka bir şey vermediğini hepimiz biliyoruz. Burada, böyle bir durumun ortaya çıkmasına, Hitler milliyetçiliğinin tek neden olduğunu söylemek istemiyorum. Elbet, başka bir çok neden vardır ama etnik milliyetçiliğe dönüşün de önemli olduğunu düşünüyorum.

Türkçülük siyasi, Kürtçülük etnik milliyetçiliktir

Bugün ülkemizde milliyetçilik yapan Kürtlerin, Çerkezlerin, Abhazların ya da başka gurupların milliyetçilikleri etnik milliyetçilik sınırını asla aşamaz. Azınlık halkların siyasi bir milliyetçilik yapabilmeleri mümkün değildir. Onlar, ancak ırk ve kan birliği üzerinden milliyetçilik yapabilirler. Bu yüzden ırka dayalı bir milliyetçilik yaptıkları için, onlar ırkçıdır, faşisttir ve Türk milliyetçiliğinin, dolayısıyla Türk devletinin ve milletinin düşmanıdırlar.

Rusya Türklerinin yaşadığı prosesler, Türkiye’de yaşanmadığı için, Türkçülük (Türk milliyetçiliği) etnik milliyetçilikten, siyasi milliyetçiliğe kolaylıkla çevrilebilmiştir. Çünkü, Türkiye Türklerinin, her dönemde siyasi birliği, yani kendi milli devletleri olmuştur. Siyasi birliğin sonucunda ortaya çıkan siyasi milliyetçilik, bugün bizim anladığımız anlamda Türk milliyetçiliği olgusudur. Kısa adı Türkçülüktür. Türkçülük, etnik milliyetçilik sınırlarını çoktan aşmış, siyasi milliyetçiliğin adı olmuştur. Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir” sözü, bu milliyetçiliğin ifadesidir.

Osmanlı’nın son döneminde azınlıkların yürüttüğü ırkçı ve ayrılıkçı milliyetçilik anlayışına tepki olarak Türk milliyetçiliği fikrinin yeniden canlandığını ve geliştiğini söylemek mümkündür. İttihat ve Terakki iktidarının, başlangıçta tam bir Osmanlıcılık yaparken Balkan Savaşından sonra Türkçülük idealine dönmesi, bize göre azınlıklara karşı üretilen tepkiden başka bir şey değildir. Bilhassa Balkan halklarının ve Ermenilerin yürüttüğü etnik milliyetçiliğin neden olduğu ölümler ve olaylar dikkate alınmadan, İttihat ve Terakki eleştirisi yapılması doğru olmaz.

Türkçülüğü etnik milliyetçilik çerçevesi içerisinde anlayanlar ve yorumlayanlar, Türk milliyetçiliğine, ırkçılık, yayılmacılık, faşizm gibi saçma sapan iftiralar atanlar, millet ile milliyet, etnik milliyetçilik ile siyasi milliyetçilik arasındaki farkı kavrayamayan Avrupamerkezci bir anlayışın ürünleridirler.

Türk milliyetçiliği fikri, bazılarının zannettiği gibi, 1789 Fransız büyük ihtilalinin dünyaya yaydığı, adalet, özgürlük ve eşitlik fikirlerinin sonucunda ortaya çıkan Avrupai milliyetçilikten doğmuş bir milliyetçilik değildir. Türk milliyetçiliği düşüncesi, Türklerin kendi kaynaklarıyla ürettikleri ve tarihin derinliklerinden getirdikleri bir düşünce sistemidir. Türklerin yaşam tarzları, inançları ve kültürlerinin sonucu ortaya çıkan Türk milliyetçiliği düşüncesini Türk milleti kimseden öğrenmemiştir. Çünkü; bu düşünce milletin genlerinde vardı ve milletin yaşam tarzıydı. Belki şu söylenebilir, milliyetçiliğin sistemleştirilmesi, Avrupa düşüncesinin eseridir ve Türkler de bundan yararlanmışlardır. Ama bu, Türk milliyetçiliğinin kökeninin Avrupalı olduğu anlamına gelmez.

Bugün, Türk milliyetçiliği, toplumun geniş bir kesimi tarafından benimsenmiş olmasına rağmen, kökeni, ırkçı olup olmadığı, ümmetçiliği, çağdaş dünyayı algılayışı gibi hususları üzerinde hâlâ tartışılmaktadır. Bunun nedeni, Türk milliyetçiliği düşüncesinin bazılarını korkutmasıdır. Gerçeğe bakarsanız, bazı mahfillerin doldurduğu, sonra da yücelttiği bir takım insanlar, bir takım çıkarları uğruna Türk milliyetçiliğinden ürkenlerin oyuncağı olarak Türk milliyetçiliğini karalama çabalarını sürdürmektedirler. İşlerini yaparken de Germenlerin etnik milliyetçiliğini örnek olarak gösteriyorlar ve bunun sonucu Hitler faşizmidir diyorlar. Bunlar, ya Türk milliyetçiliği ile Hitler milliyetçiliği arasındaki farkı bilmeyen zır cahillerdir, ya da başkalarının paralı uşaklarıdır.

Türk milliyetçiliği nerede ve nasıl doğmuştur? Türk milliyetçileri ırkçı mıdır? Türk milliyetçileri ümmetçi midir? Türk milliyetçileri çağdaş dünyaya nasıl bakmaktadırlar?

Türk milliyetçiliğini iyi anlayabilmek için bu sorulara yanıt bulmak zorunludur. Bu sorulara verilecek yanıtlar Türk milliyetçiliğinin ne olduğunu, ne olmadığını açık olarak gösterecektir kanaatini taşıyorum.

Türk milliyetçiliği Batı kökenli midir?

Türk milliyetçiliği, kökeni ile milli bir ideolojidir. Kökü Türk tarihinin en eski dönemlerine kadar uzanır ve tarihin her döneminde örnekleri görünerek bugünlere kadar gelir. Milliyetçiliğin, Avrupa kökenli olduğu, 1789 Fransız İhtilali ile doğduğu ve dünyaya buradan yayıldığı şeklinde yaygın bir inanç vardır. Avrupamerkezci tarihçilik anlayışının ortaya koyduğu ve yaydığı bu görüş, aynı zamanda bilimsel kanıtlarla(!) süslenerek dünya bilim ve siyaset arenasına sürülüyor. Ve dünyada var olan her şeyin, Ari ırkın ürünü olduğu kabul gördüğü için de bu görüş hiçbir araştırma ve incelemeye tabi tutulmadan hemen kabul görüyor.

Belki de, bizde de hiçbir inceleme ve eleştiriye tutulmadan aynen kabul edilmesinin nedenlerinden biri, Osmanlı’da milliyetçi düşüncenin 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında görülmeye başlamış olmasıdır. O günlerde Türk tarihinin henüz araştırılmamış olmasının da bu kabulde rolü olduğunu düşünmek zorundayız.

Bu, Avrupai anlayış ile bezenmiş, etnik kökene dayalı, güya siyasi bir milliyetçilikti. Güya diyorum, çünkü milliyetçilik fikrinin Avrupa’da görülmeye başladığı dönemlerde, Avrupalıların üzerinde uğraştıkları konulardan biri de ırkçılıktı. Irkçılık bir ideoloji olarak Avrupa kaynaklıdır, Avrupalının öz malıdır ve tam olarak Avrupalının milliyetçilik düşüncesini aksettirir. Halbuki, Türk tarihi incelendiği zaman, milliyetçilik düşüncesinin, etnik milliyetçilikten, bugünkü anlamdaki siyasi milliyetçilik anlayışına kadar, Türk topluluklarında, tarihin en eski dönemlerinden beri var olduğu görülecektir.

Eski Yunan tarihçisi Heredot, bir Yunanlı hanımdan doğmuş İskit kralı Enkiles’i, İskitlerin kendilerinden saymadıklarını yazar. Kralın Yunan kültürünü benimsemesi, bir Yunanlı gibi yaşaması, İskitlerin isyanına neden olmuş ve kral tahtından indirilerek öldürülmüştür. Yine Heredot’un yazdığına göre, İskitler, Amazonlarla evlenen İskitlerin çocuklarını İskit olarak kabul etmiyor ve onları kendilerinden ayırıyorlardı. Messagetler böyle ortaya çıkmış bir halktı.

Bir İskit Türkü olduğundan herkesin hemfikir olduğu filozof Anarhis, Yunan kültürünü benimsediği için, İskitler tarafından dışlanmış ve İskitya’ya sokulmamıştır.

Yani İskitler kültürlerini titizlikle koruyorlar, örf, adet ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olarak yaşıyorlardı. Bu, en azından kültürünü koruma iç güdüsü olarak görülen durum, milletine olan bağlılığın, milletin değerlerinin korunması ile gösterilmesidir ve milliyetçi bir anlayıştır.

MÖ 200’lü yıllarda Hun Hakanı Mete’nin Çin imparatoruna yazdığı mektupların birinde “Hun halkının refahı, huzuru ve özgürlüğü için sizden taleplerim şunlardır…” demesi, savaşı engellemek için kendisinden istenen kişisel mallarını vermesi, ama çorak bir karış vatan toprağı için savaşı göze alması, milli şuurun yüksekliğinin göstergesidir.

MÖ 58 yılında Hun hakanı Çiçi (Çiçu), Çinliler tarafında bir kalede sıkıştırıldığı zaman, teslim ol önerisine karşı şunları söylemiştir. “Bizim için teslim olmak utanç verici ve yüz kızartıcıdır. Atalarımızdan toprakla birlikte aldığımız özgürlüğümüzü ve bağımsızlığımızı (devletimizi) Çin ile anlaşmak için feda edemeyiz… Öleceğiz belki, ama adımız, ulusumuzun tarihinde ebediyen yaşayacaktır.”

Attila’ya niçin savaştıklarını soran Bizans elçisine “Halkımın rahat yaşaması ve hayvanlarımıza otlak bulabilmek için” cevabını verdiğini, Marcel Brion “Attila” isimli eserinde yazar.

Yukarıda verdiğimiz örnekler ve Göktürk prenslerinden Kür-şad’ın, kırk kişi ile, milletinin özgürlüğü için Çin sarayını, öleceğini bile bile basması, milliyetçilik fikrinin somut göstergesi değilse nedir?


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: