Gökçe Fırat |
Günümüz insanı: Türkiye’nin ekonomik düzeninden herkes şikayetçi. Hele hele eğitimli solcu ve Atatürkçü kesimlere gelindiğinde ekonomik sistemden şikayetler iyice artar. Lüks tüketim hummasından tarımın çökertilmesine, ülkenin yeraltı kaynaklarının talanından yoksulluğa ve eşitsizliğe kadar pek çok eleştiri yapılır. Marks’tan bugüne sol kesimler kapitalist iktisadi sistemi ve onun yarattığı dünyayı hep eleştirdiler. Bu eleştiriler elbettte doğru eleştiriler ama eleştiri noktaları ve eleştirenlerin sınıfsal kimlikleri üzerinde biraz daha düşünmekte fayda var. Örneğin günümüz eğitim sistemi. Herkes bu sistemden şikayetçi çünkü çocuklar daha ilkokuldan başlayarak sınav yarışına sokuluyor. Bu sınavlara hazırlanmak için çocuklar dershaneye ya da özel derse gönderiliyor. Okul ve dershane arasında sıkışan çocuklar bir de sınav baskısı altında 6 ile 18 yaş arası çocukluk ve ergenlik dönemlerini geçiriyorlar. Genel olarak da bu dönemde yaşamaları gereken çocukluklarını yaşayamıyor ve duygusal gelişimlerini tamamlayamıyor, olgunlaşamıyorlar. Peki bu eğitim sisteminin sorumlusu kimler? İktidar mı, emperyalizm mi, sermaye mi? Yoksa aslında aileler mi? Türkiye genç nüfusu çok olan bir ülke. 1 ile 11. sınıflar arasında okuyan öğrenci sayısı on milyon. Demek ki en son aşamada üniversite kapısına dayanacak bir on milyon gencimiz var. Peki bu on milyon gencin girebileceği üniversite var mı? Yok. Zaten olmaması da gerekir. Çünkü üniversite eğitiminin bilim üretimine yönelik olması gerekir ve bir ülkenin biliminsanı ihtiyacı da hatta nitelikli işgücü ihtiyacı da bu kadar değil. O halde çarpık eğitim sisteminin temeli büyük bir kandırmacaya dayanıyor. Her aileye çocuğunun üniversite mezunu olması gerektiği kabul ettiriliyor. Sonra aileler çocuklarına bunu kabul ettiriyor. Ama her aile de çok iyi biliyor ki bunun maddi imkanı yok. O nedenle de bu çocukların yüzde doksanı elenecek. Peki bu yarışa aileler neden zorlanıyor? Nedeni basit aileler çocuklarının okuyup adam olmasını değil okuyup seçkin olmasını istiyor aslında. Mesele çocuğun herhangi bir meslek yapması, parasını kazanması, ailesini geçindirmesi değil. Çünkü günümüz anne babasının hırsları çok daha büyük. Günümüzün anne babası Günümüz anne babası çocuklarının çalışmasını ve para kazanmasını, sonuçta da mutlu olmasını değil, toplumdan üstün seçkin bir insan olmasını istiyor. İstediği için de ilk önce çocuğu dershane sistemine sokuyor ve orada posasını çıkartıyor. Dershanelere ve özel derslere tonla para döküyor ve sonra da bu paraları çocuğuna hergün tekrarlayarak onun psikolojisini daha da bozuyor. Bir taraftan okul, bir taraftan dershane arasında sıkışan çocuk aslında aynı zamanda ailesi tarafından da sıkıştırılıyor. O nedenle çocuklar için okul öğretmeni, dershane öğretmeni ile anne ve babası aynılaşıyor, çocuğunu bu yarışa sokan anne ve babalar da çocuklar üzerindeki manevi gücünü yitirip sıradan birer öğretmen konumuna iniyorlar çocuklarının gözünde. Ve bu eğitim sistemi aynı zamanda tümüyle özel sektöre dayanıyor. Bizim solcu anne babalarımız işine geldiği zaman özelleştirmeleri eleştirir, topraklarımız talan ediliyor der ama aslında eğitimde kurulan bu sistemin yaratıcısı bizzat kendisidir. Herkesin bahanesi aynı; çocuğumu dershaneye göndermezsem geride kalır mecburum. Ama zaten mesele de bu. Anne babalar çocuklarını dershaneye göndermek zorundalar çünkü onlar çocuklarını değil kendilerini düşünüyorlar ve bu sistemin yarattığı aşağılık kompleksini ancak böylesi seçkin bir çocukla dengeleyebilirler. Anne babaların bu hırsı, eğitimdeki çarpık sistemin psikolojik zemini ve aynı zamanda potansiyel müşteriler de bu potansiyelden yaratılıyor. Anne babalar hep çocuklarının daha iyi bir gelecek almasını, daha iyi koşullarda yaşamasını isterler. Bu onlara göre doğru bir istektir ama aslında kapitalist iktisadı bu istekler ayakta tutmaktadır. Anne babalar şunu bilmezler mi, senin çocuğunun özel kolejde okuması başka çocukların devlet lisesine mahkum olması demektir. Senin çocuğunun daha iyi bir dershaneye gitmesi başka çocukların daha kötü bir dershaneye gitmesi demektir. Senin çocuğunun iyi bir üniversiteye gitmesi başka çocukların daha kötü bir üniversiteye gitmesi demektir. Peki burada ne öne çıkar? Sadece para! O halde daha pahalı dershanelere giden, bu sayede özel kolejlerde okuyan çocuklar diğerlerinin önünden fırlayarak yarışı kazanır. Ondan sonra bir bakmışsınız üniversite zengin sınıfın ayrıcalıklı bir lüks tüketimi halini almış. Peki bu mu Atatürkçülük? Oysa eğitimde devletçilik her gelir seviyesinden çocuğa aynı eğitim imkanını sunmak ve o şartlarda öne çıkan daha zeki çocukları daha ileriye taşımaktır. Önemli olan çocuğun anne babasının ne kadar zengin olduğu değil çocuğun aklıdır, kabiliyetidir, zekasıdır. Günümüz solcusu Nitekim eski dönemlerde sol kesimler, maddi güçleri iyi olmasına rağmen özel okullara karşıydı. Onlar için özel okul demek kapitalizmin ahlaksızlığını kabul etmek demekti. Ama günümüz solcusu değişmiştir. Günümüz solcusu müthiş bir hırsla büyük burjuvalarla boy ölçüşmektedir. Büyük burjuva ile rekabetinde elinde fabrikası yoktur. Onun tek üretim gücü, altın yumurtlayan tavuğu çocuğudur. Solcu devletçiliği terk etmiştir burada çünkü devletçilik içinde şanslar eşittir. Ama solcu bu alanda ileri çıkabilir tabii mevcut eşitsizliği kullanarak. O nedenle maddi gücünü kullanır ve özel rekabete girer. Girer çünkü kendisi ne kadar işçi sınıfı iktidarına, sosyalizme inansa da işçi olmak istemez. İşçi sınıfına tapar sözde ama işçi olmayı kabul etmez. Elbette kendi çocuğunun da işçi olmasını istemez. Böylelikle tüm toplumda aynı sistem kurulur. Maddi açıdan en tepedeki insandan en alttakine kadar herkes bu sisteme razı edilir. Çünkü kapitalizmin eseri olan bencil birey için tüketmek esastır, o tüketecek ve egosunu tatmin edecektir. Üniversiteye girene kadar çocuğunun hayatını iğdiş eden ana babanın en mutlu günü çocuğunu üniversiteye gönderdiği gündür. Yakın çevresinde arkadaşlarının çocukları üniversiteyi kazanamamışsa aslında içten içe sevinir. Çünkü o kazanmıştır savaşı. Yine de döner ve arkadaşına ya da çocuğuna “çok takma herkes üniversite okumak zorunda değil ki” der. İlk defa doğruyu söyler ama bu bile müthiş bir bencillikle söylenen doğrudur. Sonra çocuğu üniversiteye girdiğinde siyasete karışacak olursa anne baba için yeni bir savaş başlar. Seçkin birey yapacağı çocuğu devrimci olursa konu komşuya ne diyecektir? Benim çocuk devrimci oldu mu! Bunu asla gururuna yediremez ve hemen uygun bir taktik belirlemeye başlar. Döner en şefkatli duygularıyla çocuğuna “evladım biraz gençliğini yaşa” der. Der ama bu yaşına kadar çocuğa çocukluğunu da gençliğini de yaşatmayanın kendisi olduğunu gizleyerek. Anne babasının egosunu tatmin için tüm gençliğini yitirmiş genç yine de her şeyini kaybetmemiştir. Anne babasının yitirdiği vicdanı onda hâlâ mevcuttur. Seçkin birey olma, özel olma, biricik olma güdüsüyle yetiştirilse de genç hâlâ sıradan olmayı, halktan olmayı, insan olmayı seçebilir. Böyle bir seçime engel olmak için aile seferber olur. Tam da Özal’ın dediği gibi bu anne babalar işlerini bilirler. Çocuklarını rüşvetle, açık açık para teklif ederek, ev, araba teklif ederek ayartmaya çalışırlar. Bilmezler ki çocukları bu rüşveti kabul etse çok daha kötüdür. Bir araba için ideallerini satan çocuk aynı araba için yarın anne babasını da satar... Anne baba aslında her yerden sıkışmıştır. Kapitalizmin hırslı bireyi olmuştur, tüm gençlik ideallerini bir kenara bırakmış ve yarışa girmiştir. Ama bu yarışın da sonu yoktur. Kazasız belasız çocuğunu üniversiteden mezun etse çocuğunun evliliğine gelecektir sıra. Bu defa da gelin ya da damat adayının ne kadar seçkin olduğu önemlidir. Aslında solcu kapitalizmin çarkına taslim olduktan sonra kapitalizmi ayakta tutan insandır. Özel okulu o tercih eder. O satın alır ve böylece bir kapitalistler sınıfı yaratıp besler. Özel villaları, sitelerdeki evleri o satın alır. Böylece müteahhitleri besler. Lüks arabaları kandisi satın alır böylece uluslararası otomobil sermayesini o besler. Şikayet ettiği ekonomik sistemin tek müşterisi kendisidir ve bunu görmez. Ve bu sistemi ayakta tutan da müşterilerdir. Tüm hayatı liberalizme savrulmakla geçen solcu seçkinimiz bu defa Marks’ı hatırlar. Marks’a sığınır. Ama ne sığınmak... Günümüz küçük burjuvası Marks kapitalist ekonomiyi analiz ederken ve bu sistemin nasıl yıkılacağını, kimler tarafından yıkılacağını belirlerken son derece nettir. Kapitalizm bir taraftan üretim bir taraftan tüketime dayanır. Ama sömürü tüketim anında değil daha üretim anında gerçekleşir. İşçi, kendi maliyetinden fazlasını üretir ve böylece bir artı değer yaratır. Kapitalizm de bu artı değer sömürüsüne dayanır. Ama kapitalistler mallarını kime satarlar? Hem kapitalistlere hem de işçilere. Ama bu sistem bir fasit dairedir. Çünkü işçilerin bu ürünleri tüketecek kadar maaşı yoktur. Marks’a göre bu fazla üretim kapitalizmin krizlerini yaratır. Ama Marks’ın teorisinin esasını işçi sınıfının devrimci mücadelesi oluşturur. İşçi sınıfı örgütlenecek, kapitalist sınıfı yıkacak ve kendi devletini kuracaktır. Burada önemli olan devrim rolünün işçi sınıfına verilmiş olmasıdır. İşçi sınıfı üretim gücünü elinde tuttuğu için bu sistemi bir anda yıkması son derece kolaydır. Eğer tüm işçiler anlaşır ve fabrikada çarkı durdurursa iş bitecektir. Bu son derece nesnel bir doğru gibi gözükmektedir. Gerçekten de işçi sınıfı bu sistemin asıl sömürüleni ise onun sistemi yıkması kadar doğal bir şey olamaz. Fakat bu rolü işçi sınıfına veren Marks bir küçük burjuvadır! Ve tüm dünyada da sosyalist hareketlerinin kurucuları ve çoğunluğu da genel olarak işçiler değil küçük burjuvalar olmuştur. Fakat teoride küçük burjuva devrimci değil kaypak bir sınıftır. Marks’ın bu tespitleri küçük burjuvalar için bulunmaz bir fırsattır. Küçük burjuva hem devrimcilik yapacaktır hem de tüm yükü ve sorumluluğu işçi sınıfına yükleyecektir. Böylelikle sorumluluk sahibi olmayan bir sosyalist türü ortaya çıkacaktır. Küçük burjuva özel sektöre hizmet edecek, küçük burjuva lüks tüketimini sürdürecek ama aynı zamanda sisteme muhalif olacaktır. Böyle davranmasının sebebini ise teoriyle açıklayacak kendisine hiç sorumluluk yüklemeyecektir. Böylesi bir küçük burjuva, sistemi yıkma işini asla üstlenmeyecek, çok büyük bir iş yapıyormuş gibi bu görevi işçi sınıfına yükleyecektir. İşçi sınıfının öncülüğü aslında küçük burjuvanın işten kaytarmasının teorisinden başka bir şey değildir bunlar için. Küçük burjuva yine işten kaçmanın bir yolunu bulmuştur. Teorik olarak işçi sınıfı kapitalistin fabrikasında çalışmak zorundadır çünkü tek geçim kaynağı budur, çalışıp bir ücret almasa hayatını sürdüremez. Bu onun en büyük zinciridir. Ama Marks’a göre zaten işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Fakat küçük burjuva işini kaybetmek gibi bir tehlikeyi çok yaşamaz. Maaşı kendisini geçindirmeye yeter de artar bile. Eğer maaşının fazla kısmını lüks arabalara, villalara, dershanelere, kolejlere harcamasa kaybedeceği hiçbir şeyi yoktur. Üstelik bu tüketimi kesse tüm sisteme ciddi bir darbe vurabilir. Fakat küçük burjuva bunu kabul etmez çünkü bir eli yağda bir eli balda devrimcilik onun tabiatıdır. Sonra döner büyük devrimci nutuklarla işçi sınıfının öncülüğünden dem vurur. Madem işçi sınıfı öncü o zaman bırak küçük burjuvalığı gir bir fabrikada işçi olarak çalış ya da çocuklarını işçi yap... Elbette yapmaz. Çünkü küçük burjuva egosuyla yaşar. Egosunu besledikçe, büyüttükçe hayattan zevk alır. O kapitalist üretim sürecinin doğrudan bir ürünüdür, çünkü kapitalist çark bir yandan satacağı malları üretirken diğer taraftan bunları tükettirecek insan malzemesini de yaratır. Fabrikalar malları, okullar da küçük burjuvaları üretir. Her ikisi de kapitalist sistemin birer metasıdır. Makine üreten makineler gibi bunlar da meta tüketen metalardır. |