06.07.2009/Sayı:243
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Başyazı

Gökçe Fırat

Lüküs hayat

Lüküs HayatŞişli’de bir apartıman
Yoksa eğer halin yaman
Nikel-kübik mobilyalar,
Duvarda yağlı boyalar

İki tane otomobil
Biri açık, biri değil
Aşçı, uşak, hizmetçiler
Dolu mutfak, dolu kiler

Hanım gider, sen gidersin
Gündüzleri çaydan çaya
Gece olur, davetlisin
Ya dineye ya baloya

Lüküs Hayat, Lüküs Hayat
Bak Keyfine Yan Gel de Yat
Ne Güzel Şey
Oh Ne Rahat
Yoktur Eşin Lüküs Hayat

“Lüküs Hayat” müzikali sahnelendiğinde yıllardan 1933’tür ve Cumhuriyet’in 10. yılı kutlanmaktadır. Şarkı sözlerinin yazarı ise o sırada hapiste olan Nâzım Hikmet’tir.

Nâzım Hikmet hapishanede gerçek bir solcudur ve dışarda hızla değişen Türkiye’ye, yeni yeni türeyen seçkin zümreye bakmakta ve çok uzak bir görüşlülükle daha o günlerden “Amerikan rüyası”nı hicvetmektedir.

Tam da aynı dönemde Mustafa Kemal’in de benzer bir sıkıntıyı yaşadığı anlatılır. Yakın çevresinden Falih Rıfkı, devrimin amaçlarından kopuk bir zümrenin nasıl oluştuğunu ve Mustafa Kemal’in de bundan büyük bir rahatsızlık duyduğunu yazacaktır.

Daha o dönemde CHP içinde yuvalanan bu yeni seçkinler grubu Türk Devrimi’ni içten içe çürütecek, onu savunmasız bırakacak ve yıkacak kesim olacaktır.

Gerçekten de Türk Devrimi’ne, Cumhuriyet’e, Atatürkçülüğe asıl zararı veren onun düşmanları değil, onun yandaşı gibi gözüken bu kesimler olmuştur.

Bireysel değil toplumsal kalkınma davası

Atatürk’ün devrim programı çok tepeden bakıldığında bir ilerleme ya da çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma programıydı. Ancak bu uygarlığın bir iktisadi temeli vardı ve Atatürkçülük de azgelişmiş ülkelerde ortaya çıkan tipik bir kalkınma hareketiydi.

Kalkınma davası demek bir ülkenin topyekün yoksulluktan kurtulması demektir. Bu ise üretim yapısının değişmesi, sanayileşme, üretim gücünün artması, üretici insan sayısının artması ile birlikte aynı programın tarım dahil tüm üretici sektörlere yayılması demektir.

Atatürk’ün devletçilik programı ise işte tam da bu kalkınma davasını simgelemektedir. Devletin öncülüğünde sanayileşen ve kalkınan bir ülke tasarlanmaktadır. İlerlemenin ölçütü iktisadidir ve çağdaş uygarlığa ulaşmanın ölçütü de ülkenizi üretici bir ülke haline getirmenizdir.

Ancak bu dönemde bu programın saptırılma çabaları da hemen ortaya çıktı. Bu kesim ise ekonominin önceliği yerine eğitimin önceliğini yavaş yavaş hakim hale getirdi. Böylelikle Türkiye’nin kurtuluş davası bir devletçilik davasından çıkarılarak eğitim davasına dönüştürüldü. Bu, Atatürkçülük üzerinde oynanan adice bir oyundu.

Devletçilik bir kenara atılırken eğitimli sınıf seçkin bir zümre olarak yavaş yavaş oluşmaya başladı. Devletçilik bir yoksulluktan kurtulma yoluydu ama bu tümüyle toplumsal bir yoldu, fakat eğitim bir anda bireysel bir kurtuluş ve zenginleşme yolu haline geldi ve ülkenin eğitimli kesimleri birden seçkin bir zümreye dönüştü.

Mustafa Kemal’i bile şaşkına çeviren bu yeni zümre Atatürk’ün sözde yanındaydı ama onlar Atatürk’ün yeni Türkiye davasının özünü asla kavramamışlardı. Cumhuriyet onlar için ülkenin değil kendilerinin kurtuluş yoluydu sadece.

Mustafa Kemal ülkenin sanayileşmesi için didinir dururken, köylünün derdine ortak olurken, “köylü milletin efendisidir” derken, bu kesim için köylü bir efendi değil süs köpeği gibi sevilecek bir yaratıktı. Onlar Atatürk’ün balolarına katılıyor ama fabrikalara, köylere uğramıyorlardı.

Oysa Atatürk’ün tüm devrim programının ana yönünü gösteren bir ilkesi vardı; halkçılık. Ama bu kesimler için halk demek en başından itibaren küçümsenecek bir yaratıktı. Halk demek gerilik demekti ve dahası eğitim halktan kurtulmanın en kestirme yoluydu.

Bu yolu tutan yığınlar hızla eğitim basamaklarını tırmandılar ama tırmanırken içinden çıktıkları halkın sırtına basarak yükseliyorlardı. Onlar halkın vergileriyle yapılan okullarda okuyor, hem de devletçilik sayesinde bedava okuyor ama mezun olduktan sonra aşağıya inmeyi istemiyorlardı.

Bu Türkiye’nin küçük burjuvasının oluşum ve gelişim sürecidir. Ve devletçilik davası daha 1950’lerde kesildiği için garip bir şekilde işçisi ve köylüsü az ama küçük burjuvası çok bir ülke olmuştur Türkiye.

Bu küçük burjuva kesimin bir niteliği de elbette en baştan beri CHP’li olmasıydı. Ama bunların kafasındaki CHP elbette Atatürk’ün tasarladığı devrimci parti değildi. Nitekim bu kesimler tarafından ele geçirilen CHP hiçbir zaman devrimin partisi olamadı.

CHP’nin tarihi boyunca tek atılım yaptığı dönemin Ecevit’in halkçılık sloganını kullandığı dönem olması elbette boşuna değildir.

Mesele bu ülkenin Atatürkçüsünün halkçı olup olmayacağı, devletçi olup olmayacağı, devrimci olup olmayacağıdır. Ama artık bugün için Atatürkçü geniş yığınların halkçı, devletçi ve devrimci olmasını beklemek hayaldir.

Lüküs hayattaki Şişli’nin yerini daha lüks site hayatı almıştır... Türkiyenin küçük burjuvası

Marks, “İnsanın yaşamını belirleyen bilinci değildir insanın bilincini belirleyen yaşamıdır.” derken gerçekten de toplumsal sorunların nasıl çözümleneceğini göstermiştir. Bizim çok solcu, eğitimli Atatürkçü kesimimiz için de bu formül geçerlidir.

Lüküs hayata dalan Atatürkçünün bilincini tümüyle bu lüküs hayat belirlemektedir.

Lüküs hayattaki Şişli’nin yerini daha lüks site hayatı almıştır...

İki tane otomobil belki üçe beşe çıkmıştır...

Kilerin yerini buzdolapları almıştır ve içi tıka basa doludur...

Bunların yanına bankada biriken yatırımlar eklenmiştir.

Yazlıklar birden üçe beşe çıkmıştır...

Bir eli yağda bir eli balda, seçkin bir zümre ortaya çıkmıştır.

Bu seçkin zümrenin yaşam tarzı ve bilinci burjuvadır ama ne hikmetse burjuvanın üretim gücü bunlarda yoktur. Türkiye’nin küçük burjuvası, sermayesiz, fabrikasız burjuvadır.

Böyle olduğu için de çok tutucu ve gericidir. Çünkü en ufak bir toplumsal çalkantı onun tüm yaşam tarzını allak bullak edebilir. O nedenle küçük burjuva sürekli birikim yapar durur.

Önemli olan insanın iyi ve kaliteli yaşamasıdır elbette ama birikim ideolojisi başka bir şeydir.

Başını sokacak evi bulduktan hemen sonra daha iyi, daha lüks bir ev peşine düşer. Hepsinin hayalini bir villada oturmak süsler. Ev sayıları artar ama küçük burjuva bununla hiç yetinmez hiç durmaz...

Araba rahatlıktır, kolaylıktır ve elbette kimseye çok görülemez. Ama ilk araba alınır alınmaz akla gelen daha lüks bir modeldir. Sonra o araba da alınır ama yeni arabalar da eklenir...

Tatil insanın bir ihtiyacıdır ve yazlık alınır. Ama yazlık ev de gittikçe villalaşır ve çoğalır. Bir bakmışsınız bir kaç yazlık olmuş...

Kısacası küçük burjuva solcusunun hayatı, tam da bir burjuva açgözlülüğü ile mal mülk biriktirmekle geçer. Ve biriken mal mülk, kesinlikle kendi ihtiyacı olandan kat kat fazladır.

Komprador solculuk

Küçük burjuva solcumuz dönüp hiç kendisini sorgulamaz. Her dönemde muhaliftir. Özal’a çok kızar ama tam da Özal’ın istediği türde bir insan olmuştur.

Ülkenin ekonomik kaynaklarından dem vurur, yoksulluktan ve ülke kaynaklarının soyulmasından bahseder. Ama dönüp baksa, bu ülkede yoksulluğun sebebinin aslında kendisi olduğunu görecektir.

Amerikan tarzı iktisadi sistem, eğitimli ilerici bir kesimi mal mülk sahibi yapmış, bunları zenginleştirmiş ama ülkenin büyük çoğunluğunu işsiz bırakmış, yıkıma uğratmış, sefalete sürüklemiştir. Kurtuluş Savaşı öncesine benzer bir ekonomik sistem kurulmuştur.

Ama bu ekonomik sistemin köşe başlarını tutanlar Yahudi, Ermeni, Rumlar değil seçkin solculardır. Bu tür solculuk sadece ideolojik olarak değil ama ekonomideki rolü bakımından da tam anlamıyla komprador olmuştur. Komprador rejimin komprador solcusudurlar.

Solculuk ya da devrimcilik elbette düşünsel bir kategori değildir. Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz denilir.

Bizim solcumuzun, ilericimizin, Atatürkçümüzün de sadece adı böyledir ama aslında bu ülkenin ezilen, sömürülen ekonomik sınıflarının içinde değil tam tersine ezen, sömüren kesimlerin içindedirler. Çoktan burjuvalaşmışlardır.

Ve yine Marks’ın deyimiyle insan sarayda saraylı gibi, kulübede kulübeli gibi düşünür. Bizim seçkinlerimiz çok içgüdüsel bir şekilde burjuvalaşmışlardır.

Bilindiği gibi ilk burjuvalar Avrupa’da ortaya çıkar. Kelimenin kökeni burgdur. Burg, Avrupa’da surla çevrili kent merkezidir. Burgların içinde yaşayanlara burjuva, dışında yaşayanlara köylü denir. Ve elbette burgun içinde yaşamak bir seçkinlik ifadesidir.

Bizim ülkemizde kurulan site yaşamı tam da bunu yansıtır. Kalın duvarlarla çevrili, güvenlik kulübeli, halkın içeri girmesine karşı korunaklı bir burg yaşamıdır. Ve elbette bunun içinde yaşayanlar da burjuva gibi düşüneceklerdir.

Bunların hikayesi aslında “Hayvan Çiftliği”nde hicvedilen türde bir solculuk hikayesidir. Çiftliği ele geçirmişlerdir ama insandan beter efendiler olmuşlardır.

Hasan Hüseyin’in müthiş şiiri tam da bunları anlatır:

amelelik şükrü baba
hizmetçilik şükrü baba
elkapısı şükrü baba
devlet zoru şükrü baba
        n’eylesin şükrü baba
hangi kapıyı çalsa
        ardında bir harami
hangi düğmeye bassa
        karşısında zebani
yüreği düğün sofrası
yumruğu toros kayası
ve öfkesi çelik çekiç
        şükrü baba’nın amma
n’eylesin ki zamane piç
        hırsız dümende
kurtuluş’la gidenler
     dönmüşler cumhuriyetle
          zadeler tapu tapu
          zadeler senet senet
          zadeler banka banka
                   ve şirket şirket
bakmış ki yağma talan
      cumhuriyet kılığında bir osman

Açgözlü bireycilik

Cumhuriyet aslında çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaktı ama aynı zamanda bu uygarlığın insanını yaratma çabasıydı. Eğitim bunun için elbette bir ilk basamaktı ama asıl eğitim toplumsal eğitimdi.

Toplumsal devrimler insanları eğitir ve dönüştürür. Yeni insan modelleri de ancak bu tür devrimci dönemlerde ve devrimci dönüşümler içinde ortaya çıkar. Yeni insanı yaratan devrimin kendisidir.

Fakat bizim solcumuz ve Atatürkçümüz toplumcu değil bireycidir. Toplumsal tek davranışı arkadaş çevresiyle rakı içmektir ve tek örgütlü çevresi de budur.

Seçkinleşme basamağını tırmanırken içinden çıktığı işçi ve köylü kesimleri terk etmiş, onları unutmuştur. Bizim seçkinimiz için babasının bir işçi olması ya da köyde tezek içinde çalışması silinmesi gereken anılardır.

O nedenle köyle ve yetiştiği mahalleyle bağını kopartır. Mahallenin yerini lüks siteler, köyün yerini yazlıklar alır.

Köklerinden kopan bu seçkin insan aynı zamanda kendi dallarını da kurutur. Kendisini köklerinden kopartan aynı eğitimli seçkin olma düşünü kendi çocuğuna da pompalar. Bu defa çocuk, anne babasından bile daha seçkin bir eğitim için yarışa koşulur.

İyi kolej, iyi üniversite en büyük hedeftir. Çocuk genellikle çok modern ve sözde sevecen bir aile ortamında yetiştirilir. Ama bu çocuklar üniversite yaşamlarının sonuna kadar tek bir iş bile yapmazlar. İş yaşamı onlar için üniversite sonrasını simgeler sadece.

Hayatı tanıması gereken, üretimi bilmesi gereken, toplumsallaşması gereken en önemli evrede yani ilkokul ile üniversite arası 12-18 yaş evresinde çocuklar hadım edilir. Gerçekten de bu çocuklar tam anlamıyla toplumsal işlevlerden, becerilerden, yaratıcılıktan yoksun yetiştirilir.

Üniversite çağı gelmeden çocuk aileye rest çekmeye başlar. Aslında ortada aile bile yoktur. Anne, baba ve çocuk vardır ama bu aile nasıl toplumdan kopuksa, kendi içlerinde de birbirlerinden o kadar kopuktur.

Bizim Atatürkçü, solcu, ilerici anne babamız çocuklarını çok seçkin ve Atatürkçü yetiştirir. Ama bir süre sonra çocuğuyla da tüm bağı kopar. Bu tür seçkin ailelerin bireyci egosu ve toplum düşmanı faşist seçkinciliği ile büyüyen çocuklar elbette anne babalarını da tanımazlar bir süre sonra. Böylece dallar da kurur.

Bireyci açgözlülüğün ilk kurbanı atalar olmuştur bir sonraki kurban ise çocuklar ve torunlar olur.

Köyü ve mahalleyi terk etmenin semeresi yazlık ve sitelerin konforu olmuştur ama bu konforun ve konformizmin bedeli çok ağır olur. Çünkü böylesi seçkin ve bireyci bir site yaşamında insanın çocukları da olmaz.

Bir süre sonra bizim seçkin Cumhuriyetçimiz, solcumuz yaşlanır. Sonra biriktirdiği parasıyla özel bir huzurevine yerleşir çünkü kimsesi yoktur ve hayatı boyunca sergilediği açgözlü biriktirmeciliği onu hiç kimsesiz bırakmıştır.

Bayramlarda çocuklarını bekler belki ama çocukları gelmez, artık çocuklar bayramları yurtdışında geçirmektedir. Dönüp bakar ki kendi yaşamına aynısını kendisi de yapmış, yazlığı köyüne tercih etmiştir.

Aslında çok ciddi bir muhasebe yapmak gerekir.

İşçi ve köylü yerine seçkinliği, köyler yerine yazlıkları, mahalle okulu yerine koleji, ulusal kültür yerine kozmopolit kültürü, yoksulluk yerine zenginliği, paylaşmak yerine zenginleşmeyi, toplumculuk yerine bireyciliği seçen insan türü kendisini seçkinleştirmekle kendisini bitirmiştir.

O artık kayıp bir kuşaktır. Sonra o kayıp kuşak, bugün yetmişinde nerede bizim gençlerimiz, niye Atatürkçüler hep yaşlı diye acı acı düşünür. Atatürkçü gençliğe kıyan aslında kendileridir ama itiraf etmek zor gelir: Kayıp kuşağın kayıp gençliği olur.

Nâzım HikmetNâzım’ın insanlık dersi

Lüküs hayatı yazarken Nâzım, bu tür bir yaşamın eleştirisini yapıyor ama bir taraftan da kendi tercihini yapıyordu.

Memleket toprağındadır kökü
Bedreddin gibi taşır yükü

dizeleri, solcu için, Atatürkçü için son derece değerli bir özeleştiri öğesi olmalıdır. Memleket toprağından kopup, Bedreddin gibi yük taşımadan solcu olunamazdı.

Nâzım böyle oldu ve böyle öldü.

Hayatı boyunca sadece karnını doyurmayı düşündü, biriktirmeyi hiç düşünmedi, topraktan gelip toprağa gidecekti, çıplak gelmişti dünyaya ve çıplak gidecekti.

Vasiyeti bile bu toprakların ruhunu taşıyordu, değil lüks siteleri çevirecek taş duvar, mezarına bile taş istememişti:

Ölürsem o günden önce
Öyle gibi de görünüyor
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve tepemde bir çınar olursa
yanında taş maş da istemez hani


Gökçe Fırat'ın 242. sayıda yayınlanan başyazısı:
30 yılda kaç milyon genç tükettik her yaştan?

Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: