Tuğrul Çelik |
19. Abant Platformu
“Sivil Anayasa”yı yapacak Bir Abant Platformu daha toplandı. 19. kez “Demokratikleşme: 12 Eylül’den AB’ye Siyasi Partiler” adıyla başlayan ve demokrasinin tartışılan toplantının ne kadar demokrat olduğu ise ayrı bir tartışma. Geçen sefer birisi Abant’ta diğeri de anlamlı bir şekilde Erbil’de düzenlenen “Kürt sorunu”nun tartışıldığı “Barışı ve geleceği birlikte aramak” konulu toplantıda hep bir ağızdan Kürtçülük yapılmıştı. Tek bir farklı fikrin olmadığı bir tartışma yapılmıştı. Bu seferki de aynı şekilde gerçekleşti. Bütün “demokrasi” sevdalıları, demokratikleşmeyi tartıştılar, ama yine hepsi aynı şeyleri söyledi, “filanın dediği gibi” laflarla birbirlerinden alıntı yaptılar. Mesele tartışmak değildi tabii ki... “Tartışma”nın merkezinde en son çıkan “İrticayla mücadele eylem planı” adlı belge vardı. Bunun üzerinden Türkiye’de demokrasinin gelişmesindeki engeller masaya yatırıldı. Burada da hedef tahtasına tabii ki Ordu oturtuldu. Bununla birlikte 82 Anayasası’nın yerine geçecek “sivil anayasa” tartışıldı. “Tartışma” derinlere indikçe Türkiye’nin demokrasi macerasından karelerle, sivillikten neyin kastedildiği gün yüzüne çıktı. Kimler yoktu ki Abant’ta? Başta Bülent Arınç, Egemen Bağış ve AKP’nin Anayasa Komisyonu başkanı Ahmet İyimaya olmak üzere AKP kadrosu Abant’ta hazırdı. Güya demokratikleşmenin önündeki engeller ve “otoriter, devletçi, baskıcı” 82 Anayasası’nın yerine gelecek “sivil” anayasa tartışılacaktı. Ee, hani siviller? AKP miletvekili ve bakanlarından sivillere yer mi kalmış. Adamlar kapatmışlar toplantıyı, “sivil” anayasayı tartışacaklar. İyi de tartışanlar sivil değil ki? Abant’ın demirbaşlarından eski karısını döven “demokrat Mümtaz’ er” başta olmak üzere Şahin Alpay ve Ali Bulaç gibi Zaman tayfası; Fetocu Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar, sırf Ordu’ya vursun diye çağırılan emekli Hakim Albay Ümit Kardaş, eski MİT’çi Cevat Öneş, anayasacı Ergün Özbudun, Ümit Fırat ve bunların yanı sıra DP eski başkanı Süleyman Soylu, BBP’nin yeni başkanı Yalçın Topçu gibi siyasiler ve ABD Wisconsin Üniversitesi’nden Kemal Karpat başlıca katılımcılar arasındaydı. AKP tayfasının yanındaki bu kadronun da ne kadar sivil olduğunu varın siz düşünün artık.
“Demokrasi” dedikleri… Toplantının açılış bölümünde konuşma yapan Kemal Karpat kimdir peki? Kendisi ABD’de çalıştığı üniversitede Osmanlı Tarihi bölümünün kurucusu olup, Osmanlı ve Türk tarihine ilgiyi artırdığı söylenen büyük tarihçi (!) Karpat’a göre Türkiye Cumhuriyeti halifeliği kaldırmadan da laik bir devlet olabilirmiş. İşte böyle Türk tarihine ilgiyi artırıyor adam. Karpat’ın bu toplantıya davet edilmesinin belki de en önemli nedeni AKP’ye bakışı. Kendisine “AKP’li misiniz” diye sorulduğunda, hiçbir zaman bir yere bağlı olmadığını belirtse de “Türkiye’de bugün ideoloji durumu” adlı makalesinde AKP’yi ideolojisiz bir parti olarak değerlendirmiş ve 2002’de iktidar oluşunda da ilk defa ideolojisiz bir partinin iktidar oluşuna sevindiğini belirtmişti. AKP’yi, Kürt-İslam faşizmini “ideolojisizliği ideoloji yaparak” savunuyor Karpat. Karpat, hoca ya, başlıyor demokrasinin gelişimi dersi vermeye… Son 20-25 yıldır demokrasi tam anlamıyla anlaşılamasa da tabana, halka doğru inmeye başlamış. Ama bahsettiği son “20-25 yıl” ne demek? Adam 12 Eylül’den bahsediyor. “Bence 12 Eylül müdahalesi çok ince düşünülmüş, en küçük noktasına kadar düşünülmüş ve tatbikata koyulmuştur. Diğerlerinden ayrılan en önemli tarafı halka hakim olmak ve halkı gütmek amacıyla düzenlemeler yapılmış olmasıdır. Özal’ın partisinin kazandığı seçim bir devrimdir. Zira hem halk hem idari kesim bir demokrat grubun eline geçmiştir.” Karpat 12 Eylül’ü kutsuyor ve ardından gelen Özal’ı da demokrat olarak nitelendiriyor. Ne de olsa Kürt-İslamcılığın iktidar yolunu onlar açtı. O günden bu güne kadar da halkın yaşadığı demokrasiymiş. Halk başka bir rejim görmemiş. Karpat’ın bahsettiği demokrasinin kaynakları anlattığı gibiyse, gerçekten de Türk milleti kendisini dışlayan bir “demokrasi”de yaşıyor. Karpat’ın bir “demokrasi” tespiti var ki evlere şenlik. Muhalefet de demokrasiye inanmalıymış. Ama nasıl? “Amacı ne olursa olsun iktidarı devirmek, onun yerine geçmek sevdasından vazgeçmelidir. Bu olmadıkça Türkiye’de demokrasiden söz edilemez.” Nasıl ama? Demokrasilerde muhalefet iktidarı devirmek için çalışmazsa, ne için çalışacak? Siyasi partilerin kuruluş amacı ne o zaman? Karpat diyor ki AKP sonsuza kadar iktidar olsun. Bunu AKP’liler bile düşünmüyordur herhalde. DP eski başkanı Süleyman Soylu da Türk siyasetine yeni bir kavram kazandırdı toplantıda: “Demokratik anarşizm.” Bu Demokrat anarşistler dönemi olan 1950-1960 yılları da demokrasinin asrı saadet dönemiymiş. Bu da ne demeyin. Büyük teorisyen Soylu, 1960’ta Menderes ve Bayar başta olmak üzere DP’lilerin “diktatör” olarak suçlandıklarına dikkat çekerek şöyle demiş: “Bu kişilerin diktatör olmadıklarını anlatmak çok zor. DP grubunda bir diktatörlük eğiliminin olması çok zordur. DP grubu anarşist bir gruptur. Türkiye’de demokratik anarşizme ihtiyaç vardır.” Sanırım Soylu da Menderes’in bir diktatör olduğunu düşünüyor, ama söyleyemiyor. Baksanıza diktatör olmadıklarını anlatmak çok zormuş. “Demokrasi” kuşanmış saldırıyorlar Toplantının en önemli katılımcısı şüphesiz Bülent Arınç oldu. Arınç özellikle Taraf’a sızdırılan belge üzerinden Ordu’yu hedef aldı. Yaşananları demokrasiye ihanet olarak değerlendiren Arınç, Türkiye’nin bunu haketmediğini, demokratikleşme alanında yol kat ettiğini, daha fazla özgürlük daha fazla demokrasi istediğini söyledi. Arınç Türkiye’nin yaşadığını iddia ettiği bu “demokratikleşme yolunda önemli adımlar”ın etkilerini de şöyle sıraladı. Mesela artık Türkiye, bir kitapçık fırlatılmasıyla krize giren bir ülkeden, belgeyi kastederek, bir yandan soruşturmanın bir yandan da hayatın devam etttiği ve artık kimsenin sabah radyodan Hasan Mutlucan’ı duyacağı ihtimalini düşünmediği bir ülke haline gelmiş. Arınç iyi bir noktada olduklarını da ekliyor. Arınç Türkiye’deki bu dönüşümü analiz ediyor aslında. Türk milletinin de bu dönüşüme alıştırıldığının da farkında. Abdullah Gül’ün “iyi şeyler olacak” müjdesinden sonra da tüm siyaset bunun üzerinden dönmeye başlamış, tüm siyasete ayar çekilmiş ve demokratikleşmenin önündeki engel olarak hedef tahtasına koyulan Ordu da dahil olmak üzere bu plana toptan uyum sağlanmıştı. Arınç daha önce Ordu’yu kastederek “Allah’a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında savaşa falan girmemiş.” demişti. Şimdi “Kurumlar arasında tam bir uyum var.” diye açıklama yapıyor Tayyip. Demek ki kendisine darbe yapılan, durumu kabullenmiş durumda. Demek ki, “insan merkezli, demokratik eksenli” konuşmalar yaparak işbaşına gelenler, bu “demokrasi” silahı tarafından etkisizleştirilmiş. TÜRKSOLU başyazarı Gökçe Fırat geçen hafta süreci şöyle özetlemişti: “Askeri darbe değil askere darbe.” Zaten toplantının sonuç bildirgesinde de “demokrasimizin gelişmemesinin sebebi darbedir” denilerek “sivil anayasa” çağrısı yapılmıştı. İşte bu operasyonda kullandıkları silah olan “demokrasi”lerinin başarısı. İstedikleri şey de bu yüzden daha fazla “demokrasi”. Arınç konuşmasında sadece Ordu’ ya değil üniversitelere de değinmiş. Sadece ideolojik amaçlı konuşmalar için bir araya gelen militarist rektörlerin yerini de artık esas görevlerini yapan rektörler gelmiş. Bunun yavaş yavaş değil, hızlı bir gelişme olduğunu belirtmeden de geçmemiş Arınç. Bu süreci hızlandıranın ne olduğu da malum. “Ülkemin geleceğinden umutluyum.” diyen Arınç bunu fikirlerini özgürce ifade eden valilerin olmasına bağlamış. Kim mi? Tabii ki Abant’ların demirbaşı olmaya hak kazanan Bolu valisi Halil İbrahim Akpınar. O da hedefe “darbeci generallerin anayasası”nı koymuş ama darbeci generalin adını ağzına almamamakta oldukça kararlı. 1960’tan beri mevcut hükümetlerin elini kolunu bağladığını söylediği “oligarşik-jakoben hakimiyet” olarak askeri hedef almış. “Darbecileri yargılamadık” derken, burada darbe/darbeciler diyerek neyi kastettiğini sonra anlıyoruz: “Düzmece yargılama sonucu katlettikleri başbakan ve iki bakanın acısını yüreğimize gömdük.” Nedense darbe dedikleri bir tek Menderes diktasının “Ordu millet el ele” sloganıyla alaşağı edildiği 27 Mayıs devrimi. Ne 12 Mart var ne 12 Eylül. 12 Eylül’ün Anayasasını değiştirip yerine “sivil” bir Anayasa getirmeye çalışıyorlar ama 12 Eylül’ün üzerini ısrarla örtüyorlar. Üstü örtülü kalsın ki, kendi varoluş kaynakları ortaya çıkmasın değil mi ama? Amerikancı oğlanların darbesinden doğdukları ortaya çıkmasın. Halil İbrahim Akpınar’›n demokrasi beklentisinin ölçüsü de şuymuş: “Jakoben bürokrasinin paşa gönlünden koptuğu kadar değil, sonuna kadar demokrasi!” “Peki yapabilir miyiz?” diyor. Cevab› yine kendi veriyor: “Yes, we can!” Mübarek Bolu’nun değil, Ilinois’in valisi. Ilinois senatörü Obama’yı başkanlığa taşıyan slogan, şimdi valinin ağzında. Obama’nın ziyaretinin etkileri sürüyor anlaşılan. “Sivil Anayasa” ne kadar sivil? Bu noktada Egemen Bağış’ı atlamayalım. O da klasik 12 Eylül’ün 82 Anayasasına karşı “sivil anayasa” diyenlerden. O da demokratikleşmenin Türkiye’yi getirdiği noktadan hayli umutlu ve söyle diyor: “Kürdüm demenin risk olduğu bir ülkede TRT-6 açıldı.” Ancak durum Bağış’ın ifade edemeyeceği şekilde. Bir kere Kürt olmanın bir riski olmadığı gibi “demokrasi” sayesinde Türk’üm demek risk haline gelmiş, milliyetçilik ırkçılık olarak gösterilip Türk olmak marjinalleştirilmiş ve sonunda TRT-6 çok normalleştirilerek davulu zurnalı açılmıştır. Peki bu “sivil anayasa”nın tartışma konuları ne? Aslında bu sorunun cevabı bu anayasa niçin yapılmak isteniyor sorusunun cevabıyla ilgili. “Demokrasi” Cumhuriyet’e karşı savunuluyor. Cumhuriyeti, üniter yapıyı ve ulusal kurumları tasfiye etmek için gerekli bir şey bu “sivil anayasa” dedikleri. İçerik, yapılma sebebiyle birebir örtüşüyor. Mesela başlangıç ve genel esasların evrenselleştirilmesi diyerek değiştirilemez maddeler hedef alınıyor. Temel haklar içinde ödev ve sorumluluklar noktasında yapılacak değişiklilerle düşünce özgürlüğü ve vicdani red kabul ettirilecek. Kültürel kimliklere Anayasal güvence adı altında Kürtçülüğün kanunen yapılması sağlanacak. Vatandaşlık Kanunu’nun tanımının herhangi bir etnik-dinsel ya da kültürel kimliğe vurgu yapmayacak şekilde değiştirilmesiyle de Türklük ortadan kaldırılacak. Yerel yönetimler yasasıyla federatif yapıya geçiş sağlanacak. Böylece Türkiye’nin bölünmesi yasal yollardan mümkün hale getirilecek. Siyasi partilerle ilgili olarak parti kapatmalar imkansız hale getirilecek. Böylece AKP gibi laiklik karşıtı bir odak olan, cumhuriyetin temellerine saldıran partiler kapatılamayacak. Zaten neymiş, Türkiye bir “partiler mezarlığı”ymış. İyi de bu partiler durup dururken mi kapatıldı? Yargı denetimini iktidarın eline verecek olan bir değişiklikle HSYK’nın üye seçimi parlamentoya verilecek. Askere karşı sivil otorite üstünlüğü adı altında daha önce AB uyum yasalarıyla sivilleştirilen MGK’nın anayasal bir organ olmaktan çıkarılması sağlanacak. Bu gibi değişikliklerle anayasa sivilleştirilecek, askeri vesayete karşı sivil otorite üstünlüğü sağlanacakmış. Şimdi bu “sivil”lik ne kadar sivil? Kürtçülüğün, faşizmin kadrolaşmasının, Ordu’nun ve Türklüğün tasfiyesinin ve bölünmenin yasal hale getirilmesi nasıl bir sivillik ve sivil otorite üstünlüğü olacak? Türkiye Cumhuriyeti üniterlikten federasyona geçince daha mı sivil olacak? “Demokrasi” mi Cumhuriyet mi? Bunların sıkıntısı farklı. Amaç Türkiye’nin demokratikleşmesi falan değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi. O yüzden Abant’ta birisi çıkıp “Türkiye’de ameliyatsız yeni bir demokrasinin yerleşmesi mümkün değildir.” diyebiliyor artık. Ve ameliyat da çoktan başladı. Türkiye’de “siyasi partilere siyaset yasağı” varmış. Ümit Fırat öyle demiş toplantıda. O zaman Türkiye’yi kim yönetiyor? Tüm partiler Kürt-İslamcılığın Kürtçü-çarşafçı programıyla basbayağı siyaset yapıyor. Eski MİT’çi Cevat Öneş durumu netleştirmiş zaten. Mevcut siyasi yelpazede demokratikleşmeyi sağlayacak tek partinin “AK Parti” (Tayyip’in istediği gibi) olduğunu söylemiş. Egemen Bağış toplantıda şöyle demiş: “Biz Atatürk’ün küçük yaşlarında karga kovaladığını biliriz. Ama Atatürk’ün daha o genç yıllarında SSCB’nin yıkılacağını bildiğini bize öğretmezler.” Ama Bağış gibilerin çok iyi bildiği bir sözü daha var Atatürk’ün: “Gericiliği nerede görsem tepelerim, tepelerim, tepelerim!” Toplantının amacının ne olduğunu belki en iyi Mümtaz’er ortaya koymuş. Geçen Abant toplantısında da performansı oldukça iyi olan Mümtaz’er “Hepimiz Kürt’üz” demişti. Bugün de Taraf’a servis edilen belgeden yola çıkıp; geçmişle günümüz arasında bir bağlantı kurmaya çalışmış Mümtaz’er. “27 Mayıs’ta ordunun da yönetime el koyduğu bilgisi yanlış. Bu bir cunta, bir çete işi. Bu grubun yönetime el koyması vardır. İrtica kavramı da 31 Mart olayından beri tam bir asır geçti. Genellikle bu irtica kavramına bir anlam yüklüyoruz. Aslında bu kavramı kullananlar bu yüklenen anlamda kullanmıyorlar. 1922-1924 bu açıdan dikkatle izlenmeli. İrtica kavramı 31 Mart’ta reaksiyoner anlamda kullanılmıştır. II. Abdülhamit’e tekrar karşı reaksiyon anlamındadır.” Mümtaz’er oradan Cumhuriyet’e geliyor. “Cumhuriyet’i kuranların istediği rejim demokrasinin olmadığı bir rejimdir. Ansien rejimdir. İrtica kavramıyla anlatılmak istenenin ne olduğu bu nedenle daha da tartışılmaya muhtaçtır.” “Demokrasi”yle bunu tartıştılar Abant’ta. İrtica “demokrasi”yi istemekmiş. Hepsi de “demokrat”mış. Ama Cumhuriyet değil!
|