22.06.2009/Sayı:241
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatrk Dnce Kulpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Dünya

Yavuz Selim

Çöl Aslanı Ömer Muhtar

Ömer Muhtar
Ömer Muhtar

Geçtiğimiz hafta Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin İtalya’da yaptığı şovun ardından Ömer Muhtar’ın yaşam öyküsünü yazmak farz olmuştu. Çünkü her ne kadar ikisi de Libyalı olsa da Muhtar ve Kaddafi hem yaptıklarıyla hem de düşünceleriyle neredeyse taban tabana zıtlar.

Ömer Muhtar, 1862 yılında Libya’nın Batnan kasabasında dünyaya gelir. Ailesi Kuzey Afrika’da Müslümanlar arasında çok yaygın olan Senusi tarikatına mensuptur. İlk eğitimini veren babasını daha 14 yaşındayken kaybeden Muhtar, babasının yakın arkadaşı Seyyid El Giryani tarafından ilk önce Mısır sınırına yakın olan Tobruk iline bağlı Cazur medresesine, daha sonra Cağbub’taki İslâmi Bilimler Akademisi’ne yazdırılır. Kendini çok iyi yetiştiren Muhtar, akademiyi temsilen yurtdışında görevlendirildiği gibi kabileler arasında çıkan sorunlarda da saygın bir arabulucu olarak görev alır.

Fakat bir süre sonra Ömer Muhtar’ın yaşamını tümüyle değiştirecek olaylar gerçekleşir. Diğer Batılı devletlere göre sömürgeleştirme yarışında geç kalan İtalya gözünü hemen karşısında bulunan Libya’ya diker ve 27 Eylül 1911 tarihinde Trablusgarp’ı işgale başlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun ise Libya’yı savunma olasılığı yok denecek kadar azdır. Çünkü Mısır İngilizlerin işgali altında olduğundan karadan, kendisine karşı girişilebilecek bir ayaklanmada kullanılacağı kuşkusuyla tüm donanma da II. Abdülhamit tarafından Haliç’te çürümeye terk edildiğinden denizden Libya’ya fazla miktarda asker sevk etmek son derece zordur. Sonunda Osmanlı İmparatorluğu Balkan Savaşı patlak verince zorunlu olarak İtalyanlarla Uşi Anlaşması’nı imzalayarak Trablusgarp’ı terk etmek zorunda kalır. 1917 yılına gelindiğinde ise İtalya neredeyse tüm Libya’yı ele geçirmiş ama halk ayaklanmasını bastırmayı bir türlü başaramamıştır. Sonunda 1922 yılında İtalya’da iktidarı ele geçiren faşist Mussolini kesin emir verir: “Ne pahasına olursa olsun direnişi bastırın.”

İşte tam bu noktada devreye Ömer Muhtar girer. Direnişin başına geçen Ömer Muhtar emrindeki kuvvetleri 200-300 kişilik gerilla birlikleri olarak örgütleyerek İtalyanlarla savaşmaya başlar. Bu birlikler hiç beklenmedik bir yerde ortaya çıkıyor ve İtalyanlara büyük kayıplar verdirdikten sonra yine ortadan kayboluyorlardı. Direniş o kadar başarılı olmuştu ki, İtalyanlar beş yıl içinde beş kez vali değiştirmek zorunda kaldılar. Bu valilerden birisi yaşanan durumu şöyle özetliyordu: “İtalyanların, Senusiler karşısındaki askeri üstünlükleri beş para etmemekteydi. Çünkü savaştığımız güçler düzenli bir ordu değildi. Bugün bir yerde ortaya çıksalar, yarın 50 km ötede, ertesi gün 100 km ötede gün yüzüne çıkarlardı. Bir ay ortadan kaybolur, bir süre sonra masum bedevi kılığına girdikleri olurdu. Küçük gruplar halinde bulunan, yakalanması mümkün olmayan, çevik, atak, hızlı hareket eden bu ateş parçalarına karşı güçlü askeri birliklerin ne anlamı vardı ki? Gündüzleri biz İtalyanlar, geceleri Senusiler hakim oluyordu.”

İtalyanlar bir türlü baş edemedikleri Ömer Muhtar’ı parayla satın alıp direnişi sona erdirmek isterler ama yaptıkları tüm teklifler Muhtar’ın daha bir inançla direnişe devam etmesinden başka bir sonuç doğurmaz. Diğer şeyhlere teklif götürürler ve bazılarının aklını çelmeyi başarırlar. Ömer Muhtar’ın savaşmayı bırakmasını isteyen şeyhlere verdiği yanıt kesindir: “Ya zafer gelene ya da şehit olana kadar bu dağları terk etmeyeceğim ve İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla durdurmayacağım.”

Yaptıkları bütün girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine İtalyanlar daha önce sergiledikleri vahşetin boyutunu katliam derecesine ulaştırırlar. Mussolini’nin özel emriyle İtalyan işgal kuvvetleri komutanlığına atanan faşist Mareşal Rodolfo Graziani kurduğu mahkemelerle halkın çoğunu idam ettirir. Toplama kamplarına gönderilen Libyalıların çoğu ise, toplanan insanların ancak dörtte birine yetecek kadar yiyecek verildiği için kamplarda açlıktan ölür.

İtalyanların bekledikleri fırsat 1931 yılında ayaklarına gelir. Muhtar’ın kendi denetimleri altındaki bir bölgede olduğu istihbaratını alan General Graziani, dört taraftan bölgeyi çevirir. 70 yaşını aşmış Muhtar ve adamları son kurşunları tükeninceye kadar İtalyanlarla çarpışır ama yakalanmaktan kurtulamazlar. Askerler Muhtar’ı hemen elleri ve ayakları kelepçeli olarak Graziani’nin karargahına götürür. İlerlemiş yaşından ve daha yeni çıktığı bir savaştan bitkin düşmesine karşın General Graziani’nin karşısında dimdik ayaktadır. General küçümser bir tavırla Muhtar’a güya son bir şans tanır:

“Ne dersin, İtalyan hükümeti, büyük alicenaplığını takınarak yaşamını bağışlarsa, geri kalan yıllarını huzur ve barış içinde geçireceğine söz verebilir misin?”

Muhtar’ın verdiği yanıt Graziani’nin yüzünde tokat gibi patlar:

“Vallahi, sizler memleketimden çekip gidinceye kadar seninle ve senin güruhunla savaşmaktan bir an bile vazgeçmeyeceğim. Bu uğurda sonumuz ölümse, hoş geldi safa geldi...”

Graziani’nin kurduğu sıkıyönetim mahkemesi formaliteden ibaret bir yargılamanın ardından Ömer Muhtar’ın 15 Eylül 1931’de Sulûk çarşısında asılmasına karar verir. Toplama kamplarından getirilen binlerce kişinin gözü önünde Muhtar idam edilir.

Ömer Muhtar görüleceği üzere emperyalizmle hiçbir zaman uzlaşmamış ve vatanın bağımsızlığı uğruna ölüme kadar savaşmaya ant içmiştir. İtalyanlara karşı onlarla rakip olan ve o sırada Mısır’ı ellerinde tutan İngilizlerden yardım istenmesini önerenlere Muhtar’ın verdiği yanıt, onun emperyalizmin karakterini ne kadar iyi çözümlediğini gösterir: “İngilizlere gelince, onlar Mısır halkına da ışık tutabilecek bir istiklâl harbinin Libya’da zaferle bitmesine asla göz yummak istemezler. Bizim için parmaklarını oynatmaz İngilizler.” Ama aynı Ömer Muhtar kimlerin kendisiyle dost olduğunu, kimlerin kendisine yardım edeceğini de gayet iyi bilmektedir. General Graziani anılarını yazdığı kitapta, Ömer Muhtar’ın 1927 yılında mektup yazarak Mustafa Kemal’den yardım istediğini ama mektubu kendileri ele geçirdiği için Mustafa Kemal’in durumdan hiçbir zaman haberi olmadığını belirtir.

Bir tarafta emperyalizmle ölümü pahasına uzlaşmayan Muhtar, öbür tarafta ise emperyalizmi tekrar Libya’ya davet eden Kaddafi. Senusi ve Fatımi ayrımını geçelim, ikisinin ne kadar zıt kişilikler olduğu ortada değil mi? O yüzden Kaddafi’nin İtalya’da yaptıkları ancak şov olarak kalmaya mahkum.


Berlusconi skandala doymak bilmiyor

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ile ilgili skandallar bitmek bilmiyor. Siyasi yaşamından daha çok özel yaşamıyla gündeme gelen Berlusconi’nin evlerine bu kez para karşılığı genç kızlar gönderildiği iddia edildi.

Corriera Della Sera gazetesinde çıkan habere göre, İtalyan polisi Bali kentindeki sağlık yolsuzluğunu soruşturmak için İtalya’nın tanınmış işadamlarından Giampaolo ve Cladio Tarantini kardeşlerin telefonlarını dinlemeye alıyor. Polisler yolsuzlukla ilgili bir ipucu yakalamayı umarken hiç beklemedikleri telefon konuşmalarına tanık oluyor ve bazı genç kızların para karşılığında Berlusconi’nin Roma ve Sardinya’daki konutlarına gönderildiği bilgisine ulaşıyor. Olayın ortaya çıkmasını sağlayan ise, Giampaolo’nun önerisi üzerine 2000 avro karşılığı Berlusconi’nin evine giden Patrizia D’Addario adlı bir kızın, gece evde kalmadığı için yalnızca 1000 avro aldığını Giampaolo’ya telefonda şikayet etmesi.

Berlusconi’ye göre ise bunların hepsi kendisine karşı kurulan bir komplo: “Gazeteler yine aslı astarı olmayan yalan şeylerle dolu. Ancak ben gündemimi bu tür saldırıların belirlemesine izin vermeyerek, her zaman yaptığım gibi ülke yararına çalışmaya devam edeceğim.”

Berlusconi’nin lideri olduğu Özgürlükçü Halk Partisi’ne göre ise bunlar ünlü olmak isteyen Patrizia D’Addario’nun uydurduğu yalanlar.

Fakat bizim de “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diye bir atasözümüz var. Berlusconi’nin ilk skandalı olsa neyse de, daha villasında çıplak kadın ve erkeklerle yaptığı alemlerin fotoğrafları (İtalya’da yayın yasağı koydurduğu için) İspanyol gazetelerinde yayınlanalı bile 1 ay olmadı. Berlusconi boşuna “Solcu basına ilan vermeyin” dememiş. Baksanıza adamın bir skandalını daha teri kurumadan yine ortaya çıkarmışlar. Faşizmin mantığı her yerde aynı. Her tarafta yandaş medya olacak ve ülkenin güllük gülistanlık olduğunu şakıyıp duracak. Sadece ayrıntıda farklılar. Kimisi “Şu ve şu gazeteleri okumayın” der kimisi ise “Şu gazetelere ilan vermeyin...”


81. yaşın kutlu olsun!

Che GuevaraDoktor hiç de iyi haberler vermiyordu endişeyle bekleyen Lynch ailesine. Küçük bebek 14 Haziran’da doğduğuna göre daha henüz 15 günlük olmalıydı ama yakalandığı bu zatürrenin izlerini bir ömür boyu taşıyacak ve yaşadığı sürece bu hastalık onu sık sık rahatsız edecekti. “Fazla yaşamaz bu çocuk” dedi doktor annesine bakıp, “umut beslemeseniz iyi olur.” Ve gerçekten de hastalık onu ilk yokladığında daha iki yaşındaydı. Annesiyle birlikte ırmakta yüzerken aniden fenalaşmış ve herkesi korkutmuştu. Yoksa doktorun dediği gibi fazla umut beslemeseler iyi mi olacaktı? Fakat o küçük çelimsiz çocuk, kendisine fazla yaşamaz diyen doktorlara inat yaşamayı sürdürdü. Öyle ki, ölümden sonra bile yaşamaya devam etti ve bu yıl dünyanın dört bir yanından kendisini seven ve izinden giden milyonlarla birlikte 81. yaşını kutladı Commandante Che Guevara.

Che düşünceleriyle öylesine ölümsüzleşti ki, belki yaşamı boyunca sosyalizm ya da devrim sözcüklerini yalnızca sözlük anlamıyla bilenler, solculuğun kıyısından bile geçmeyenler bile bugün O’nu anıyor ve özlediklerini iddia ediyor. Örneğin Reha Muhtar, “Bugün onun doğum günü... Che yaşasaydı 81 yaşında olacaktı...” başlıklı yazısında 1967’den bu yana Che’ye binlerce selam gönderildiğini; temizliğin, gençliğin ve isyankarlığın simgesi olduğunu yazıyor. Peki Che’nin neden isyan ettiğini, kime ya da neye karşı savaştığına ilişkin bir değerlendirmesi var mı? Yok! Reha Muhtar, Che’yi ancak bugün O’nu 20. yüzyılın sıradan ikonlarından birisi haline getirmeye çalışan kapitalizmin tanıttığı ölçüde tanıyor ve anlayabiliyor. Oysa Che gibi olmak için Che gibi düşünmek ve Che gibi yaşamak gerekir. Medya plazalarının lüks odalarındaki lüks koltuklara oturup Che hakkında bir şeyler karalayarak değil. Che’nin nasıl Che olduğunu O’nun yaşamından kısa bir kesitle anlatıp yazıyı bitirelim.

Devrimin ilk yılları ve Küba’nın ekonomik durumu henüz o kadar iyi değil. Che ise Fidel Castro’nun bir toplantıda sorduğu “Aranızda ekonomist var mı?” sorusunu “Aranızda komünist var mı?” diye yanlış anlayıp el kaldırınca Ekonomi Bakanı olmuştur. Bir gün bakanlığın asansöründe odasına çıkarken bakanlık çalışanlarından birine sorar: “Durumunuz nasıl?” “Aldığımız para bir türlü yetmiyor” yanıtı Che’nin kızmasına neden olur: “Nasıl yetmiyor? Peki, bize nasıl yetiyor?” Adam şöyle bir bakar ve Che’ye, “Bende de sendeki gibi iki karne olsaydı para bana da yeterdi...” der. Che bir anlık duraksamadan sonra adamın ne demek istediğini anlar. Çünkü devrimde görev alması dolayısıyla Che’nin eşinin de ayrı bir karnesi vardır. Che’nin ertesi gün yaptığı ilk iş eşinin karnesini iptal ettirmek olur. İnsanı asıl etkileyen, Che’nin adalet duygusundan daha çok, sıradan bir Kübalının bile hiç çekinmeden Che’ye “Bende de sendeki gibi iki karne olsaydı para bana da yeterdi...” diyebilmesidir. Bugün ekonomik olarak zorluklar içinde olduğunu söyleyen bir çiftçiye “Ananı da al git” diyenlerin iktidarda olduğu bir ülkede yaşadığımızı düşününce insan Che’nin büyüklüğünü daha iyi anlıyor.


Perulu yerliler zafer kazandı

Peru Başbakanı Yehude Simon, görevi bırakana kadar geçen süreyi ise yerlileri protesto gösterilerini bitirmeye ikna etmek için harcayacak. Peru hükümetinin, mevcut yasaları ABD ile yapılan serbest ticaret anlaşmasının hükümleriyle uyumlu hale getiren ve yağmur ormanlarını yabancı enerji ve maden şirketleri için cazip hale getiren kararnamesine karşı büyük bir direniş sergileyen yerliler sonunda zafere ulaştı. Peru Devlet Başkanı Alan Garcia’nın kararnameden hiçbir şekilde geri adım atmayacağını açıklamasına karşın olayların giderek büyümesi ve çatışmalarda ölü sayısının artması üzerine Peru Kongresi çıkarılan kararnamenin süresiz olarak askıya alındığını açıkladı.

Peru’nun son yıllarda gördüğü bu en şiddetli çatışmalarda (resmi rakamlara göre) 30’dan fazla kişi yaşamını yitirmesine karşın yerliler kararname geri çekilene kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söylemiş, yollara ve nehirdeki ulaşım yollarına koydukları barikatlarla ülkede ulaşımı neredeyse durma noktasına getirmişlerdi. Binlerce yerlinin gösterisine destek vermek isteyen Perulular da destek yürüyüşü düzenlemişlerdi.

Perulu yerlilerin bu direnişi ülkede siyasi dengeleri de değiştirdi. Krizde kendisinin de sorumluluğu olduğunu söyleyen Başbakan Yehude Simon yakın zamanda istifa edeceğini açıkladı. Daha önce ilan ettiği sokağa çıkma yasağını da kaldıracağını söyleyen Simon, görevi bırakana kadar geçen süreyi ise yerlileri protesto gösterilerini bitirmeye ikna etmek için harcayacak. Olayların asıl sorumlusu olan ve yerlileri vahşilikle suçlayan Devlet Başkanı Alan Garcia ise kararname hazırlanırken yerlilere danışmadığı için özür diledi.

Ellerinde mızraklardan başka silah olmayan Perulu yerliler böylece bir kez daha tüm dünyaya halk direnişinin karşısında ne silahlı helikopterlerin, uçakların ne de çokuluslu dev şirketlerin duramayacağını göstermiş oldular. Belki Peru Devlet Başkanı Alan Garcia hâlâ görevde ama Garcia’nın küçümsediği o 400.000 yerli başbakanın koltuğunu altından çekip aldı. Elbette günün birinde Garcia’nın altındaki koltuk da gidecek. Bu arada söz konusu Küba ve Kuzey Kore olduğunda sürekli insan haklarından, barıştan, farklılıklara saygıdan söz eden Washington yönetimi yanı başında yaşanan bu katliama karşı üç maymunu oynamayı tercih ediyor. Ne bir kınamane de tek bir sözcük! Anlaşılan çok değişik yeni başkanımız Obama, söz konusu olan ABD şirketlerinin çıkarları ve kendi stratejik ortakları olduğunda yaşananları görmezlikten gelmeyi tercih ediyor.


Nicolas Sarkozy cenaze töreninde yuhalandı

 Nicholas Sarkozy ve Ömer Bongo.
Nicholas Sarkozy ve Ömer Bongo

Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, İspanya’da gördüğü bağırsak kanseri tedavisi sırasında yaşamını yitiren 73 yaşındaki Gabon Devlet Başkanı Ömer Bongo’nun cenaze töreni için geldiği Gabon’un başkenti Libreville’de halk tarafından protesto edildi. 73 yaşında yaşamını yitiren Ömer Bongo’nun naaşına çiçek bırakmak için devlet başkanlığı sarayına giden Sarkozy aracından indiği anda çevrede bulunan halk, “Sizi istemiyoruz, defolun!”, “Fransa’ya hayır!” sloganları attı. Kalabalığın içinden bir Gabonlu ise “Siz Fransızlar buraya Gabon’u yemeye geldiniz. Buraya giren tüm cumhurbaşkanları cepleri dolu çıktı, ama sonra bizi eleştirdi.” diye bağırınca Sarkozy apar topar içeri kaçmak zorunda kaldı.

Sarkozy’nin protesto edilmesinin altında ise Gabon’un eski bir Fransız sömürgesi olması ve halkın o dönemi unutmaması yatıyor. Ülkenin başkenti Libreville’in adı bile Fransızcada “Özgür Kent” demek. 1839 tarihinde Gabon’u Portekiz’den satın alan Fransız sömürgeciler, binlerce Gabonluyu ellerine ve ayaklarına zincir vurarak köle tacirlerine sattı. Gabon ancak 1960 yılında bağımsızlığını kazanabildi. Fransız sömürgesi olduğu dönemde yürütülen misyonerlik çalışmaları yüzünden hem etnik hem de dini bakımdan ülkede bugün bıçak sırtında bir denge var. Afrika’da kişi başına düşen milli gelirin en yüksek olduğu ülkelerden birisi olmasına karşın halkın büyük bölümü hâlâ yoksullukla boğuşuyor. Yani Gabonluların Fransa’ya karşı öfkesi boşuna değil.

Aslında Sarkozy’nin ve Fransızların yaptığı iş timsah gözyaşı dökmekten farksız. Çünkü Fransa hükümeti daha yalnızca 4 ay önce Bongo’nun Fransız bankalarında bilinen bütün parasına el koymuştu. Ama şimdi işin içine Fransa’nın çıkarları girince ve Bongo da Fransız emperyalizmin kara kıtadaki en büyük yardımcılarından birisi olunca hiç çekinmeden timsah gözyaşı dökebiliyorlar.

Ne yazık ki ölenin arkasından da iyi şeyler söyleyemeyeceğiz. Afrika’nın kişi başına geliri en yüksek ülkelerinden birisi olması, Afrika’nın en büyük 3. petrol ihracatcısı olmasına rağmen Gabon halkı yoksulluk içinde yaşarken, Bongo ailesinin Fransa’da 70 ayrı banka hesabı, 10 lüks arabası ve 15 lüks evi bulunuyordu. Hatta Fransız medyasının yaptığı araştırmaya göre Bongo, Fransa’da en fazla mülkü bulunan yabancı devlet adamıydı. Yani petrol ihracından gelen para, Bongo ailesinin kişisel serveti olarak birikiyordu. Onun iyi olarak anımsayacağımız tek sözü ise “Demokraside iktidarsız olan Amerikalıların başkalarına verecek dersi yoktur.” olacak.



Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: